MAVİ VE KARDEŞLERİ

Somuncu Baba

Eve henüz girmiştim ki gelen bir telefonla¸ telaşla tekrar sokağa fırladım.

Eve henüz girmiştim ki gelen bir telefonla¸ telaşla tekrar sokağa fırladım. Mavi¸ kaza geçirmiş. Durumu ağırmış. Ben olayı kavramaya çalışırken bir yandan da taksi bakıyordum. Birden cebimde taksiye verecek param olmadığını hatırladım Bursum yarın yatacaktı ve benim birkaç gündür yol parasından başka param yoktu. Şimdi ise cebimde sadece üç milyon vardı.
Durağa doğru koşarken gözümün önüne aydınlık yüzü¸ ışıl ışıl gözleriyle Mavi geliyordu hep. Onu ağır yaralı olarak düşünemiyordum.
Adı Kerem¸ soyadı Mavi'ydi. Belki gözlerinin maviliğinden¸ belki de hayat dolu tavırlarından kimse ona adıyla hitap etmiyor¸ Mavi diyordu.
Onunla çok sıkıntılı olduğum bir gün okulun bahçesinde karşılaştık. Ben Mardin'den İstanbul'a henüz gelmiş¸ okula kayıt için uğraşıyordum. Çok perişan görünmüş olmalıyım ki bana yardım etmeye başladı. Onda bana yabancılığımı unutturan bir hâl vardı. Gülümseyerek yanıma yaklaştığı o an iki iyi dost olacağımızı anlamıştım. Nitekim o günden sonra çok yardımını gördüm. İstanbul'da geçici olarak bir akrabamın yanında kalıyordum. Yurtta yer bulana kadar yalnız yaşayan bir tanıdığının yanında yer ayarladı. Burs başvurularımda yol göstererek burs almamı da sağladı.
Kendisi çok güzel bir evde¸ ailesiyle birlikte yaşıyordu. Beni sık sık evine götürür¸ aile ortamında yemek yer¸ bazen birlikte çalışırdık. Sonra geri getirip bırakırdı. Mardin'den ilk geldiğim günlerde¸ belki bir savunma olarak burada yaşayanlara karşı tavırlı bir tutum içindeydim. Onlar İstanbul'da rahat bir ortamda yaşıyor¸ doğuda imkansızlık içinde olanlar umurlarında değil diye düşünüyordum. Hatta Mavi'nin hep güler yüzlü¸ hep iyimser ve mutlu görünmesini de ilk zamanlarda buna bağlıyordum. O da benim bu düşüncelerimin farkındaydı. Ama beni bu düşüncelerim için hiç eleştirmedi.
——–
Durakta otobüsün gelmesini beklerken içimden hep 'Kötü bir şey olmayacak İnşallah¸ Allah'ım onu kardeşlerine bağışla!' diye dua ediyordum. Geçen bir sene boyunca bana arkadaşlığın¸ dostluğun bütün güzelliklerini yaşatmıştı.
Mavi'nin öyle bir huyu vardı ki¸ yardıma muhtaç birini gördü mü kesinlikle kendini ona yardım etmeye mecbur hisseder¸ o kişinin ihtiyacı giderilene kadar kendini rahat hissetmezdi.
Geçen senenin ilk yarısından sonra onunla daha seyrek görüşmeye başladık. Okulda dersi bitince Mavi¸ hemen ortadan kayboluyor¸ dersi olmadığı haftanın bir gününde ne arıyor¸ ne de görünüyordu. Ne yaptığını sorduğumda ise gülümseyerek¸ 'İyi işler yapıyorum¸ bir gün sana da göstereceğim¸' diye cevap veriyordu.
Bir gün bu iyi işleri hemen görmekte ısrar edince ders sonrası birlikte çıktık. Okul Beşiktaş'ta¸ kendisi de karşıda oturduğu için genellikle arabasıyla gelmezdi. Bugün arabasını da getirmişti.
– Nereye gidiyoruz? diye sorunca:
– Şimdi görürsün¸ diye cevap verdi. Ben daha çok meraklandım:
– Oğlum¸ bu esrarlı hâlin ne?
– Biraz sabret¸ esrar falan yok.
Yıldız Yokuşu'nu inerken oldukça trafik vardı. Ben:
– Off! Bu İstanbul'un trafiği de sıktı artık. Günün her saati aynı yoğunluk¸ diye şikayet ettim.
– Şehrin canlılığını gösteriyor¸ oğlum. Bak¸ herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor.
– Buna da bir şey buldun ya¸ Mavi. Doğrusu pes!
Yaklaşık bir saat yol aldıktan sonra şehrin kalabalığından uzaklaştık. Burada yollar bozuk ve çamurluydu. Büyük apartmanlar yerine etrafta tek katlı gecekondular vardı. Ben merakla ne yapacağımızı beklerken biraz daha gidip ilerideki bir okulun önünde durdu. Öğle saatiydi. Öğlenciler okula geliyor¸ bahçede toplanıyordu. Gelen çocuklardan bazıları Mavi'yi görünce sevinçle yanımıza gelip öz ağabeylerine sarılır gibi sarılıyorlardı. Mavi de onlara aynı hareketle mukabele ediyor¸ hepsine ayrı ayrı ilgi gösteriyor¸ hatırlarını soruyordu.
Ben şaşkınlık içinde:
– Bu çocukları nereden tanıyorsun¸ oğlum? diye sordum.
– Bunların hepsi benim kardeşim¸ arkadaşım. Birkaç ay önce babam bir alacak meselesi için beni bu tarafa müşteriye göndermişti. Buranın yol ayrımında tesadüfen bu çocuklardan birini gördüm. Üzerinde eski bir önlük¸ altında ince bir pantolon¸ ayağında da terlik vardı. Hava da öyle soğuktu ki. Ben de o gün üzerime yeni aldığım kabanımı giymiş¸ sıcak arabamla yol alıyordum. Onu öyle görünce kabanın birden sırtıma battığını hissettim. Garip bir içgüdü ile o çocuğu takip ettim. Çocuk okula girdi; ama beni¸ asıl üzen okula gelen çocukların çoğu aynı durumdaydı.
Ben şöyle bir etrafa baktım:
– Bugün o görüntüde pek kimse yok¸ dedim.
– O günden sonra sık sık buraya gelip gerek harçlığımdan¸ gerek çevremden topladıklarımla ihtiyaçlarını gidermeye çalıştım; ama baktım¸ yetmiyor. O zaman ders vermeye başladım. Biliyorsun¸ derslerim iyidir. Kazandığımla da ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyorum. Yaşadıkları evlerde de sefalet diz boyu. Çevremden eşya değiştiren ya da hayır yapmak isteyenleri takip edip hepsini buraya aktarıyorum.
– Peki¸ bunca işin arasında kendi derslerini nasıl yetiştiriyorsun?
O aynı mutlu gülümsemesiyle:
– Allah yardım ediyor. Geceleri de birkaç saat daha az uyudun mu işler yoluna giriyor. Ama asıl okul bir bitsin¸ çalışmaya başlayayım. O zaman yapacaklarımı göreceksin.
– Bravo sana valla! Bundan sonra ben de senin yanındayım.
O günden sonra birlikte çalışmaya başladık. Hafta sonları gelip okulda birkaç saat çocukları çalıştırıyorduk. Sene sonunda okuldan üç çocuk Anadolu Lisesi'ni kazanınca biz sevinçten ne yapacağımızı şaşırmıştık. Bu o okulun tarihinde de bir ilkti.
Bunları düşünürken gözlerimin dolmasına engel olamadım. Yol bir türlü bitmek bilmiyordu. Otobüste geçen yarım saat bana bir gün gibi uzun geldi. Hastanede onu görünce çok fena oldum. Koma hâlindeydi. Başında ve bacağında sargılar vardı. Annesi:
– Kerem'imi gördün mü? Ne hâle getirmişler..¸ diye ağlayarak bana sarıldı. Boğazıma bir şeylerin tıkandığını hissettim. Güçlükle konuşarak:
– Doktorlar ne diyor? diye sordum.
– Bu geceyi atlatırsa yaşama şansı var¸ diyorlar. İçim yanıyor¸ oğlum. İçim yanıyor.
Ben de göz yaşlarımı tutamıyordum.
– Üzülme teyzeciğim. Allah onunla. Dua edelim¸ iyileşecek İnşaallah.
Kerem¸ kırmızı ışıkta durunca hızla gelen kamyon arkadan gelip çarpmış. Hurda hâline gelen arabadan onu zorlukla çıkarmışlar.
Tekrar odanın penceresinden ona baktım. İçimden sürekli:
– Allah'ın izniyle iyileşeceksin¸ arkadaşım. Daha seninle yapacağımız çok iş var¸ diyordum.
Birden fenalaştığımı hissettim. Ailesinin yanında bu hâlimi hissettirmemeye çalışarak bahçeye çıktım.
Bahçede gördüğüm manzara beni çok şaşırttı. 40 – 50 kadar çocuk gelmiş¸ başlarında birkaç öğretmenle bekleşiyordu. Bunlar nereden haber alıp da böyle toplanmışlardı? Beni görünce yanıma yaklaştılar. Biri ağlamaklı:
– Mavi Ağabeyim iyileşecek¸ değil mi ağabey? diye sarıldı.
Ben de saçını okşayarak:
– İyileşecek¸ tabii. Ona dualarımızla güç vereceğiz¸ dedim.
Hepimiz bahçede beklemeye başladık. Hava kararmış¸ gece bütün ağırlığı ile çökmüştü. Kıpırdayan dudaklarından çocukların dua ettikleri anlaşılıyordu. Bazıları çok küçük olduğu hâlde hiç uyumadan¸ dimdik oturuyordu. Arada bir geceyi yırtan ambulans sesiyle irkiliyor¸ sonra gecenin sessizliğiyle birlikte tekrar kendi acımıza dönüyorduk. Umutla umutsuzluk arasında geçen bu çok uzun gecenin ardından sabah ezanları okunmaya başladı. Ezan henüz bitmeden Mavi'nin annesi göründü. Hem gülüyor¸ hem ağlıyordu. Ben hâlinden iyi bir haber olduğunu anladım. Oturduğum yerden yanına gittiğim anda o beklediğim müjdeyi verdi:
– Oğlum gözünü açtı. Allah onu bize bağışladı.
Çocuklar da iyi haberi duymuş¸ 'Mavi Ağabeyimiz iyileşmiş!' diye bağırmaya başladılar. Ben gülerek¸ 'Sessiz olun¸ hastalar rahatsız olur¸' diye susturmaya çalışırken bazıları gelip sevinçle bana sarıldı. Ben de onlara sarılırken içimden sürekli Allah'a şükrediyordum.

Sayfayı Paylaş