KALEMİ KILICINDAN KESKİN SAHABE ABDULLAH BİN RAVAHA (R.A)

Somuncu Baba

“Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki¸ onun sözleri¸ Kureyş müşriklerine ok yağdırmaktan daha tesirlidir.

“Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki¸ onun sözleri¸ Kureyş müşriklerine ok yağdırmaktan daha tesirlidir. Ey Ravaha'nın oğlu sen bildiğin gibi yap!”

İslam öncesi Arap toplumunun¸ bütün cehaletine rağmen şiir sanatı¸ güçlü şairleriyle belki de tarihinin en parlak dönemini yaşamaktaydı. Özellikle Zilhicce ayında kurulan panayırlarda¸ şairlik gücünü sergilemek için bütün şairler boy gösterir unutulmaz mısralara imza atarlardı. Hicaz gibi şair kaynayan bir diyarda her edip söylenmeyen sözleri söylemeye¸ yazılmayan mısraları yazmaya çalışırdı. Taaa ki… Ta ki Kur'an-ı Kerim ininceye kadar. Birçok şair Kur'an-ı Kerim'le tanışınca¸ O'ndaki belâgati¸ fesâhati görünce şairliğinden utanarak şiir yazmayı bırakıp¸ karalamalarını yırtıp atarak Müslüman oldular. Abdullah b. Revâha (r.a.) da¸ bu şairler içinde İslâm'ı kucaklayanlardan biridir.
Abdullah b. Ravaha ve arkadaşları “İkinci Akabe Biati”nde Server-i Kâinat (s.a.v.) Efendimizle buluşma şerefine nail olurlar. Efendimiz onlara Kur'an okuyup nezaketle onları İslâm'a davet etti. Abdullah b. Ravaha¸ Âlemlerin Rabbi'nin Kelâm'ını Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'den dinlediğinde¸ kalbinde meydana gelen coşku¸ dilinde “Kelime-i şehadet” olarak ifadesini bulmuştur.
Daha sonra Allah Rasulü kendilerinden”Allah ü Teâlâ'dan başka ilâh olmadığına ve kendisinin Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmeye¸ darlık ve genişlik zamanında her hal ve kârda itaat etmeye” dair söz istedi.
Medineliler sözümüzü yerine getirmek karşılığında bize ne mükâfat vaat ediyorsun Yâ Rasulallah? dediler.
Rahmet Peygamberi (s.a.v.) derin bir huzur ve sükûnet içinde cevap verdi:
– Allah ü Teâlâ'nın rızası ve Cennet!
Bu müjdeden sonra Abdullah b. Ravaha (r.a.): “Bu alış-veriş kârlıdır¸ bu sözleşmeyi ne bozarız¸ ne de bozulmasına müsaade ederiz. Ey Allah'ın Rasûlü! Hz. İsa'nın on iki Havarisi'nin yaptıkları biat üzerine ben de size biat ediyorum” diyerek Âlemlerin Efendisine biat etti.
Abdullah b. Ravaha Havarilerin Hz. İsa (a.s.)'a biat ettikleri gibi biat etmekle¸ müşriklere karşı malıyla¸ canıyla Allah'ın Rasulü'ne yardımcı olacağını¸ onu koruyacağını anlatmak istemişti.
Allah Rasulü (s.a.v.)'ne İtaati
Abdullah b. Ravaha¸ Nebi (s.a.v.) Efendimizin bütün emirlerini hiç tereddüt etmeden hemen yerine getiren seçkin bir şahsiyetti. Bu onun en belirgin özelliğiydi. Bunun için de teslimiyette müstesna bir yere ulaşmıştı. Çünkü gönül verdiği insan Allah'ın Rasulü idi¸ her emrinde bir hikmet¸ her hareketinde büyük manalar vardı. O bütün bunların bilincindeydi.
Bir gün Peygamber Efendimizin huzuruna geliyordu. Rasulullah da o esnada mescitte hutbe irad ediyordu. Abdullah b. Ravaha (r.a) mescide yaklaşmış; fakat içeri girmemişti. Peygamberimiz (s.a.v.)'in tam o sırada cemaate¸ “Oturun” dediğini işitti. Bu emri duyar duymaz hemen bulunduğu yere çöküverdi. İki Cihan Güneşi'nin hutbeleri bitinceye kadar da¸ yerinden kalkmadı. Ashap¸ Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e¸ “Ya Rasulallah! Ravaha oğlunun nerede oturduğunu görüyor musunuz? Sizin cemaate¸ 'Oturun' diye emrettiğinizi işitince¸ hemen olduğu yere oturdu” dediler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)¸ Abdullah (r.a.)'ın teslimiyetini ve itaatini gösteren bu hareketinden çok memnun oldu ve “Allah¸ senin Kendisine ve Peygamberine olan itaatini arttırsın” diye dua etti.
Şairliği
Abdullah b. Ravaha (r.a.) aynı zamanda şairdi. Şiir ağzından¸ tatlı ve güçlü bir şekilde çıkardı. O¸ Müslüman olur olmaz şairlik gücünü İslam'ın hizmetinde kullanmıştı. Rasulü Ekrem (s.a.v.) onun şiirlerini sever onun çok şiir söylemesini isterdi. Özellikle Müşriklerin küfür ve cehaletlerini yüzlerine vuran¸ onları his ve şuuru olmayan putlara tapmakla ayıplayan şiirleri¸ Rasulullah'ın takdirini kazanmıştı.
Efendimiz (s.a.s.)'in Umre ziyareti için Mekke'ye girdikleri sırada¸ Abdullah b. Ravaha Kusva'nın (develerinin) yularını tutmaktaydı. Bir yandan da emsalsiz beyitlerle müşriklere çağrı yapmaya başlayınca Hz. Ömer (r.a.)¸ susması için kendisine ikazda bulundu. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) de¸ “Bırak ya Ömer! Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki¸ onun sözleri¸ Kureyş müşriklerine ok yağdırmaktan daha tesirlidir. Ey Ravaha'nın oğlu sen bildiğin gibi yap!” buyurdular.
Mute Destanı ve
Abdullah bin Ravaha'nın Şahadeti
Basra Emiri Şurahbil¸ Rasulullah'ın mektubunu taşıyan elçiyi¸ bütün edep sınırlarını çiğneyerek ve kendi karakterlerini sergileyerek küstahça katleder. Bu alçaklığa üzülen Rahmet Peygamberi (s.a.v.) hemen¸ hepsi de gönüllü olan 3.000 kişilik mücahitler ordusu hazırladı ve Sancağı şeriflerini de¸ Hz. Zeyd (r.a.)'e teslim ettiler. Sonra da “Zeyd bin Harise şehit olursa yerine Cafer bin Ebî Talib geçsin¸ o şehit olursa yerine Abdullah b. Ravaha geçsin o da şehit olursa kumandan olarak aranızdan münasip birini seçin” buyururlar ki adı geçen mücahitlerin şehit olacakları bellidir.
Sahabe ordusu¸ Bizans topraklarına girdiğinde yüz bin kişilik bir düşmanla karşılaştı.
Bu kadar kalabalık bir ordu ile hemen savaşa girmeyip Peygamberimiz (s.a.s.)'e bir mektup yazarak durumu arz etmeyi düşündüler. Bu sırada Abdullah b. Ravaha¸ “Kardeşlerim! Şu anda sizin hoşunuza gitmeyen husuş sizin arzuladığınız şehitliktir. Sizler şehit olmak için yola çıkmamış mıydınız? Biz¸ ne sayı çokluğu ne de silahlarımızla savaşıyoruz. Biz¸ sadece Allah'ın bize lütfettiği İslâm dini gayretiyle savaşıyoruz. Haydi¸ düşmana doğru ilerleyin! Allah sizlere iki güzellikten birini verecektir: ya gazilik¸ ya da şehitlik.!” deyince arkadaşları¸ “Vallahi söyledikleri doğrudur!” dediler ve düşmanın üzerine doğru ilerleyerek kıyasıya çarpışmaya başladılar.
Zeyd (r.a) aldığı onlarca yara ile şehit olarak yere düşerken sancağı hemen Cafer (r.a) aldı. Cafer (r.a)'da savaştı ve şehit oldu. Sancağı Abdullah b. Ravaha aldı. Abdullah b. Ravaha sancağı eline alınca¸ atının üzerinde düşmana doğru ilerledi. Bunu yaparken¸ nefsini kendisine boyun eğdirmeye ve bazı tereddütlerini gidermeye çalışıyordu. Bu sırada parmağı yaralandı. Yaralanan parmağı kılıç sallamasına engel oluyordu. Atından yere indi¸ yaralı parmağını ayağının altına aldı ve çekip kopardı. Tereddüdü gitmemiş nefsine:
“Ey nefis! Şehit olmaktan seni çekindiren¸ sakındıran¸ hangi şeylerdir? Eğer çekingenliğin hanımından mahrum kalmaktan ileri geliyorsa¸ o üç talakla boşanmıştır. Kölelerinden mahrum kalmaktan ileri geliyorsa¸ onlar azat edilmiştir. Yok¸ eğer bahçenden¸ hurmalıklarından ileri geliyorsa¸ o Allah ve Rasulü'ne bırakılmıştır.”dedi.
Bütün gücüyle savaşmaya¸ fırtına gibi düşmanların üzerinde esmeye başladı. Bir müddet sonra aldığı mızrak yaraları ile yere yıkıldı. Çok geçmeden de temiz ve şehitliği arzulayan ruhu Refîk-ı A'la'ya yükseldi.
Bu esnada¸ Mescid-i Nebi'de bulunan Allah Rasûlü haber veriyordu¸ “Zeyd b. Harise düştü ve şehit oldu.. İşte şimdi sancağı Cafer b. Ebî Talib aldı¸ işte O'nu da şehit ettiler.. İşte sancağı Abdullah b. Ravaha aldı ve o da şehit oldu. Ve şimdi de sancağı Allah'ın kılıçlarından bir kılıç aldı ve Müslümanlara zafer verdi.”
Ne şerefli bir yolculuktu… Ne mutlu bir anlaşmaydı… Savaşa hep birlikte gitmişler Cennet'e hep birlikte yükselmişlerdi. Ve Sevda Peygamberinin şu sözleriyle iltifatların en güzeline nail olmuşlardı:
“Onlar Cennet'te benim yanıma yükseltildiler.”

Sayfayı Paylaş