ŞIHABEDDİN SUREVERDİ VE TÜRK HÜKÜMDARLARI İLE İLİŞKİLERİ

Somuncu Baba

Suhreverdi ile Muhyiddin İbnü'l-Arabi görüşmüşler fakat aralarında konuşma olmadan sadece birbirlerine nazar ederek adeta gözleriyle ve kalp lisanlarıyla konuşmuşlardır.

Suhreverdi ile Muhyiddin İbnü'l-Arabi görüşmüşler fakat aralarında konuşma olmadan sadece birbirlerine nazar ederek adeta gözleriyle ve kalp lisanlarıyla konuşmuşlardır. Bu görüşmeden sonra İbn-i Arabî'ye Suhreverdi'den sorulduğunda “Baştan ayağa sünnetle dolu bir zat” cevabını vermiş¸ Suhreverdi de onun hakkında “Hakikat Deryası” tabirini kullanmıştır.

Şıhabeddin Suhreverdi'nin yazmış olduğu en meşhur eseri Avarifü'l-Me'ariftir. Bu eserde tasavvuf ve tasavvufa ait esaslar çok güzel bir şekilde anlatılmakta¸ örnekler verilmektedir.

Kendisinin gerçek adı Ömer¸ babasının adı Muhammed'dir. Genellikle Ebu Hafs ve Ebu Abdullah künyesi ile anılır. İslâmî ilimlere vukufu ve asrında sağladığı tesir ve nüfus sayesinde “Şıhabeddin”¸ “Şeyhü'l-İslam” lakaplarıyla meşhur olmuştur. Hz. Ebubekir soyundan geldiği bilinir. Bunun içinde “El-Bekri”¸ “El-Teymi”¸ “El-Kuraşî” nisbeleriyle anılır. Şıhabeddin Suhreverdi içlerinde pek çok âlim ve mutasavvıf yetişmiş seçkin bir aileye mensuptur. Babası Ebu Cafer Muhammed¸ amcası Ebu'n-Necip Abduhkahir Es-Suhreverdi ve büyük dedesi Amuyye lakabıyla meşhur Abdullah bin Saad âlim ve mutasavvıf simalardır.
Suhreverdi'nin biri doğup büyüdüğü diğeri yetişip hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği iki memleketi vardır. Birisi İran'ın Irak-ı Acem bölgesinde bulunan Zencan'a bağlı küçük bir kasaba olan Suhreverd'dir. Kendisinin doğduğu ve çocukluğunun geçtiği yer burasıdır. İkinci memleketi ise Bağdat'tır. O doğduğu memleketinde ilk ilimleri öğrendikten sonra on altı yaşlarında iken amcası ile birlikte Bağdat'a gitmiş ve burada ilim tahsil etmiş pek çok hocadan ders almıştır. Ömrünün seksen yıla yakın bir kısmını ise Bağdat'ta geçirmiştir.
Kendisinin yetişmesinde çok büyük emekleri geçen meşhur mutasavvıf ve ilim adamlarının isimlerini şöyle zikredebiliriz. Şeyh Abdulkadir-i Geylânî¸ Abdulkadir Suhreverdi¸ Ebu'l-Kasım bin Fadlan¸ Ebu'l-Feth İbnü'l-Batti¸ Ebu'l-Muzaffer Hibetullah el-Şıbli¸ Ma'mer bin El-Fahir¸ Ebu Züra El-Maksidi¸ Ebu'l-Fütuh et-Taî'dir.
Suhreverdi¸ sufilik ve şeyhliğinin yanı sıra Şafiî mezhebinde fakih¸ hadis ilminde üstaddı. Yani tasavvuf (ledün ilmi)'un yanı sıra zahir ilimlerinde de devrinin tanınmış simalarındandır. Nefahatü'l-Üns adlı meşhur eserde kendisi ile Şeyh-i Ekber vasfıyla anılan Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretlerinin karşılaşması şu şekilde olmuştur: Suhreverdi ile Muhyiddin İbnü'l-Arabi görüşmüşler fakat aralarında konuşma olmadan sadece birbirlerine nazar ederek adeta gözleriyle ve kalp lisanlarıyla konuşmuşlardır. Bu görüşmeden sonra İbn-i Arabî'ye Suhreverdi'den sorulduğunda “Baştan ayağa sünnetle dolu bir zat” cevabını vermiş¸ Suhreverdi de onun hakkında “Hakikat Deryası” tabirini kullanmıştır. Böylece tarihin müstesna kişileri birbirleri hakkında gerçek kimliklerini ortaya koymuşlardır.
Şıhabeddin Suhreverdi'nin yazmış olduğu en meşhur eseri Avarifü'l-Me'ariftir. Bu eserde tasavvuf ve tasavvufa ait esaslar çok güzel bir şekilde anlatılmakta¸ örnekler verilmektedir.
Türk Hükümdarları ile İlişkileri
Suhreverdi'nin devlet ricali ve halifelerle yakın ilişkiler kurduğu¸ onların sempatisini kazandığı görülmektedir. Bunun için de kendisine bazı diplomatik görevler ve elçilik görevleri verilmiştir. Halife El-Nasır-ı Lidinillah döneminde Büyük Selçuklu Devletininde zayıflamasıyla çıkan fitneleri engellemek için görevlendirilmiştir. Görüştüğü bazı Türk hükümdarlarını etkilemiş¸ onların da desteğiyle bu fitnelerin bir bölümünü ortadan kaldırmıştır.
Şam'da Melik Eşref ünvanıyla tanınan Eyyubî Sultanı ve Harzemşah hükümdarı ile görüşmeler yapmıştır. Harzemşah hükümdarının 400.000 kişilik bir orduyla Bağdat'ı almak üzere yola çıkmıştır. Bu hükümdarın halifeyle arasında çatışmalar yaşanmaktadır. Durumdan endişelenen Halife¸ Suhreverdi'yi Harzemşah Hükümdarını ikna için görevlendirmiş¸ Bağdat şehrinin işgalden kurtarılmasını istemiştir. Suhreverdi Hazretleri çok uğraşmasına rağmen bu hükümdarı işgalden vazgeçirememiş fakat hükümdarın inadı karşında olağanüstü bir doğa olayıyla çok şiddetli ve uzun süreli kar yağmış böylece Harzemşah ordusu telef olmuş Bağdat ise işgalden kurtulmuştur.
Eyyubi Sultanı Melik Eşref ise Suhreverdi'yi çok iyi karşılamış¸ hiçbir elçiye yapılmayan hüsn-ü muamele kendisine yapılmış aralarında çok güzel bir muhabbet kurulmuş ve Eyyubi Sultanı Suhreverdi'nin maneviyatından istifade etmiştir.
Suhreverdi elçilik görevlerinden birini de Konya'ya gelerek ifa etmiştir. Bu sırada Konya'da Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Alaaddin Keykubat bulunmaktadır. Bu dönem Selçukluların en güçlü ve en parlak dönemidir. Kendisi Konya'ya geldiği anda Selçuklu Sultanı Gavale kalesinde Sultanu'l-Ulema Bahaeddin Veled'le görüşmektedir. Suhreverdi'nin Konya'da olduğunu haber alan Alaaddin Keykubat kendisini hemen Gavale Kalesine çağırtmış burada görüşmüşlerdir. Resmi görüşme tamamlandıktan sonra Suhreverdi¸ Bahaeddin Veled ve Alaaddin Keykubat derin bir sohbete dalmışlar ve harikulâde haller tezahür etmiştir. Bu sırada Şıhabeddin Suhreverdi henüz 14-15 yaşlarında olan Mevlânâ Celâleddin Rumî Hazretleriyle de tanışmıştır.
Sohbetten sonra Alaaddin Keykubat gördüğü bir rüyanın üzerinde bıraktığı etkiyle Bahaeddin Veled ve Suhreverdî Hazretlerine çok kıymetli hediyeler ve ihsanlarda bulunmuştur. Suhreverdi ise birkaç gün Konya'da Sultanu'l-ulema Bahaeddin Veled'in misafiri olarak kalmış devamlı sohbet etmişler ve hem-hâl olmuşlardır.
Vefatı
Şıhabettin Suhreverdi Hazretleri gerek diplomatik seyahatleri gerekse manevi yaşantısı sebebiyle hayatta iken büyük bir şöhrete kavuşmuş onun yanına dünyanın her yerinden ziyaretçiler gelmiş bunların bir kısmı ise etkilenerek tasavvufa intisap etmişlerdir. Kendi asrının şeyhleri müşküllerini yazılı olarak veya şifahi bir şekilde ona sorarlar o da cevaplandırırdı. Hatta bu cevapları içeren bir eser kaleme alınmıştır.
Suhreverdi Hazretleri bir asra yaklaşan ömrünün sonlarında gözlerini kaybetmesine ve çok fazla hastalanmasına rağmen evrâd ve zikrini terk etmemiş halkı ise irşada devam etmiştir. Vefatı yaklaştığında ise iyice zayıflayıp dışarı çıkacak takati kalmamıştır. 26 Kasım 1234'te vefat ettiğinde cenazesi çok kalabalık ve Allah dostlarının bulunduğu bir cemaatle kılınan namaz sonrası Verdiyye semtinde bulunan tekkesindeki türbeye defnedilmiştir.
Devlet ricali ve halkın her kesiminin sevgi ve sempatisini kazanan Suhreverdi Hazretleri kendisine yapılan ihsanlarda büyük bir servete nail olmasına rağmen¸ eline geçen malı¸ tam bir zühd anlayışıyla hemen fukara ve dervişlere dağıtırdı. Bu yüzden vefatında kendisini kefenlemek için evinde bir bez parçası bile bulmakta sıkıntı çekilmiştir. 26 Kasım'da vefatının 771. yıl dönümüdür. Cenab-ı Hak rahmet etsin ve razı olsun.

Sayfayı Paylaş