THE İMAM FİLMİ ÜZERİNE YÖNETMEN İSMAİL GÜNEŞ İLE RÖPORTAJ

Somuncu Baba

1977 yılında çektiği ilk kısa metraj filmi olan “Karanlık Bir Dönemdi” adlı çalışmasıyla ilk meyvesini veren¸

1977 yılında çektiği ilk kısa metraj filmi olan “Karanlık Bir Dönemdi” adlı çalışmasıyla ilk meyvesini veren¸ 1986’da ilk uzun metraj filmi olan “Gün Doğmadan” ile sinema çalışmalarına hız kazandıran¸ “Ateş Böceği”¸ “Biz Doğarken Gülmüşüz”¸ “Küçük Sonsuz Yürek”¸ “Çizme”¸ “Beşinci Boyut”¸ “Gülün Bittiği Yer” filmlerinin yönetmeni İsmail Güneş ile “The İmam” filminin çekimleri sırasında Darende’de Somuncu Baba Dergisi için bir röportaj yaptık.

Siz¸ rahmetli Natuk Baytan'a asistanlık yaptınız. Sinemanın artizenal (zanaatçılık) bir boyutu olduğunu düşünüyor musunuz? Bu anlamda ustaçırak ilişkisinin işlevi nedir?
Şimdi rahmetli Natuk Baytan sinemayı teknik olarak Türkiye'de en iyi bilen insanlardan biriydi. Ben kendimi onun çırağı olarak görmekten her zaman onur duymuşumdur¸ gurur duymuşumdur.
Çünkü sinema bir şey¸ bir sanat barındırıyorsa da zanaatçı tarafı da bir teknik¸ bir işçilik¸ yani teknik itibariyle bir bilmek tarafı da gerekiyor. O açıdan sinema adına bütün bildiklerimi ondan öğrendim diyebilirim. Bu usta çırak meselesini bugünlerde pek de revaçta olmasa da ben kendi adıma öyle bir yerden gelmiş olmaktan mutluyum.
Sinema için en iyimser tanım¸ 'teknolojik bir sanat' olduğudur¸ buna katılır mısınız? Sinema nasıl bir sanattır? Nasıl bir estetik ortamdır? Nasıl bir iletişim ortamıdır?
Şimdi tabii doğru bir tariftir. Teknolojik bir tarafı vardır yani olmazsa olmaz bir durumdur. Yani şairsiniz¸ bir kaleminiz bir kağıdınız olsa üretebilirsiniz¸ romancısınız keza yine bir kaleminiz ve bir kağıdınız olduğu sürece üretebilirsiniz¸ tiyatro yazabilirsiniz¸ müzik üretebilirsiniz yine kağıtla kalemle¸ ille de bir enstürmana ihtiyaç yok¸ eğer iyiyseniz nota biliyorsanız¸ kulağınız sağlamsa. Bu açıdan ben sinema sanatını mimariye benzetiyorum. Geçmişte mimarlık nasıl çok önemli bir estetik fenomendi¸ bugün geçmişte biz nereden öğreniyoruz¸ mimariden mimari kalıntılarından öğreniyoruz. Mimar¸ iyi bir mimarın iyi paraya ihtiyacı var. Şöyle söyleyeyim eğer Sultan Süleyman¸ Mimar Sinan'ı maddi ve manevi açıdan desteklemeseydi bugün biz Mimar Sinan diye bir insanın yaşadığını bile bilemezdik. Çünkü yapılan camiler¸ yapılan köprüler¸ hanlar¸ kervansaraylar çok büyük. Bunlar o zaman göre de bu zamana göre de çok büyük paralar isteyen çok büyük zamanlar isteyen¸ mimarlıkta da sanatın bir çok alanını bilmek gerekiyor. Yani hem görsel bir tarafınız olacak yani plastik sanatlarını bileceksiniz¸ hem heykel sanatınızı bileceksiniz¸ tabiatla uyumu bileceksiniz filan bir çok unsuru içinde barındırıyor. Mimarlık diğer sanatlarla biraz iç içe. Hele ibadethane olduğu zaman bu sefer ses de işin içine giriyor yani akustik meselesi de işin içine giriyor. Hem teknolojik olarak hem de estetik olarak çok yoğun bir durumu vardır mimarlığın.
Bugün tam da mimarlığın karşılığını ben sinemada görüyorum. Şöyle ki; altı tane sanatı iyi olmasa bile muhakkak bileceksiniz ve o altı sanattan yedincisini oluşturacaksınız ve bunu bir takım teknik aletlerle yapacaksınız. İyi kameranız olacak¸ iyi objektifleriniz olacak¸ iyi bir çekim malzemeniz olacak¸ iyi bir filminiz olacak. Her şeyin¸ yani herşey size ait değil başkalarına ait. Başkalarının yaptığı aletlerden istifade ediyorsunuz. Ve bunları ne kadar iyi kullanabilirseniz¸ güzel kullanabilirseniz¸ kafanızdaki dünyayı bir şekilde peliküle¸ yani filme aktarabilirsiniz.
Şimdi iletişim açısından tabii bugün sinemanın yerini biraz televizyon aldı ama televizyon da yine biçim itibariyle¸ dil itibariyle sinemanın unsurlarını kullanıyor ama bunun temelide aslı yine sinema. İletişim¸ bir yerde film üretiyorsunuz. Eğer iyiyse ve sanayinin¸ yani Hollywood'un filmlerinden biriyse bu¸ bütün dünya ile iletişim kuruyor¸ milyonlarca insan seyrediyor sizin ürettiğiniz hikayeyi¸ sizin ürettiğiniz dramı¸ sizin ürettiğiniz rüyayı¸ insanlarla paylaşıyorsunuz ve bir birini görmeden insanlar bir ibadet sessizliğinde¸ bir ortak paydada buluşurlar. Yani şöyle düşünün¸ işte hac zamanı nasıl ki bütün dünyada insanlar bir yerlerden bir yerelere toplanıp Kabe'de bir ortak sinerji bir enerji oluşturuyorlar. Burada da bir film vizyona giriyor¸ Amerika'nın bir vilayetinden¸ eyaletinde başlayarak vizyona giriyor ve Japonya'nın bir kasabasına kadar tam da aynı anda aynı zamanda neredeyse iç içe bir iletişim ağı oluşuyor. Ya bu biraz böyle bir ortak “din” duygusu sanki. “din” i tırnak içinde kullanıyorum bir ortak ibadet duygusu imiş gibi insanlar akın akın o filmleri izliyor ve neredeyse aynı duygularla o filmlerden çıkıyorlar.
“Beşinci Boyut” adlı filminizde Efendimiz'in bir hadisini bize olağanüstü etkileyici bir biçimde aktardınız¸ bu yönde çalışmalarınız olacak mı? Kieslowski'nin On Emir'i “Dekaloglar” adıyla sinemalaştırdığını biliyoruz. “Beşinci Boyut” bize o çalışmayı da çağrıştırıyor¸ bu yönde yeni çalışmalarınız olacak mı?
Tabii ki¸ orada çok büyük bir hazine var. Hz. Peygamberin hayatında çok dramalar var. Yaşanmış acılar var¸ her konusu ile ilgili yani adam “On Emir” yapmış. Biz “On Hadiş Yirmi Hadis” yaparız ama bu bir donanım gerektiriyor. O kültürü¸ o dünyayı iyi bilmek¸ bilenlerle de çalışılabilir ama en azından böyle sinema ile içli dışlı olabilecek. Sinemanın diline uygun çok büyük anektodlar var orada da. Onunla ilgili bugün birebir hazırlandığımız birşey yok ama bu bir endüstri biliyorsunuz. Karşılığı olmadan¸ sizi destekleyen birşey olmadan bunu yapabilmeniz çok zor. Ben en son filmimi 1999'da çektim. Altı yıl olmuş. Oysa ki insanlar senede dünyada bir tane iki tane film yapıyorlar. En az yapanı böyle bunlar ülkede eskiden bizim sinemamızda bir yönetmen senede iki tane üç tane film çekermiş yani. Biz altı senede bir film çekiyoruz. Ondan evvel de en son filmimizi 93 te çekmişiz. Sonra 99 da çekmişiz. Altı yıl geçmiş. Ve şimdi 2005 te çekmişiz. Bir altı yıl daha beklemeyelim yani.
“Beşinci Boyut” zenginlerin oturduğu bir apartmanda kapıcılık yapan yoksul bir insanın bir gün Cuma vaazında “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadisini duyup ¸”eyvah benim komşularım aç mı?” diyerek bunu yanlış anlayarak¸ çorba dağıtması ile başlar. Ve öyle bir her şey terse sarar ki bu yanlış anlama yüzünden¸ işinden olur¸ servetinden olur¸ çevresinden olur¸ çocuğundan olur. Orada bildirimiz şuydu : “Kapıcı yanlış anladı¸ siz bunu doğru anlayın”. Siz bir sorun bakayım¸ komşunuz aç mı diye? tok mu? diye. Büyük kentin insanlar üzerindeki kötü tesirini anlatan bir filmdir “5. Boyut”. Çünkü bizim köylerde evlerimiz birbirine uzak ama içleri birbirine fevkalâde yakındır. Mahallenin en uç noktasındaki veya köyün en uç noktasında kim hastadır¸ kim evlenecektir¸ kim sünnet olmuştur¸ kimin ne derdi vardır¸ en uçtaki adam bilir. Ama şehir hayatında hemen dibinizdeki komşunuzun ölüsü mü vardır¸ dirisi mi vardır. Karnı mı açtır¸ Bunun bilmeyiz. Medine Nedir? İnsanlığın gittikçe gelişmesini anlatması lazım değil mi?. İnsanlığın gelişip¸ dayanışmasını anlatmak lazım. Öyle olmak durumundadır. Şehir ve Medeniyet böyledir. Ama bugün bu şey tam tersine dönmüştür¸ ters düz olmuştur. İnsanlar bloklaştıkça¸ çoğaldıkça birbirlerinden uzaklaşmaya başlıyorlar. 5. Boyutun temel vurguladığı nokta budur.
Şimdi 'The İmam' filmi için Darende'de bulunuyorsunuz? Niçin burayı seçtiniz?
Filmin yapımcılarının¸ Darende'deki EsSeyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı ile dostlukları var¸ işte Anadolu'da bir köyde geçmesi gerekiyordu. Yapımcılar Somuncu Baba Dergisi Tanıtım Geceleri Organizasyonu sırasında bu köyü görmüşler¸ mekan için Darende'nin iyi olabileceğini düşünmüşler. Bana da gösterdiler. Ben önce biraz itiraz ettim¸ ulaşım çok zor¸ uçaklarda yer yok¸ insanlar günübirlik gidip gelemiyor. Ama bir şekilde¸ iyi de oldu. Güzel resimleri oldu. Çok zor; çünkü toz var¸ her taraf toz¸ bildiğimiz toz değil yani¸ hayvanların pislediği yerlerdeki tozlar bizim yüzümüze gözümüze bulaşıyor. Bir de alışkın değil insanlar herkesin yüzünden uçuklar çıktı. Hava şartları çok zor¸ alışkın olmadığımız kırk derecenin üzerinde sıcaklık var. Ama filmde hoş duracak. Neticede bir ücra köyü anlatıyor¸ Adamın en ücra köyde imamlık yapmasını anlattığı için denk düşüyor. Çalışma şartları çok zor¸ bu da filmciliğin handikaplarından biri.
Darende'de biliyorsunuz ünlü melamî arifi Somuncu Baba'nın manevî tasarrufu da söz konusudur¸ O'nun neslinden olan merhum EsSeyyid Osman Hulusi Efendi'nin de hayatı burada geçti. Darende'yi bu açılardan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şöyle söyleyeyim¸ Darende benim hafızamda sadece Vakıf olarak kalacak diyebilirim. Çünkü Türkiye'nin birçok yerini gezdim¸ bir çok tadilat gördüm¸ eski tarihi eserlerinin yeniden yapılanmasını gördüm ama¸ Darende'deki kadar kaliteli gördüğümü söyleyemem. Darende'de ne kadar güzel bir iş varsa¸ imza olarak Vakfı gördüm ben. Otelinden (Otel Tiryandafil Binası) ¸ Es Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı binasına¸ Türbesine¸ o kamelyasına¸ başka yerlerde yapılmış¸ küçücük küçücük tadil edilmiş camilerine varıncaya kadar ben çok başarılı gördüm. Darende deyince aklıma Es Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı gelecek.
Burada manevi bir atmosfer buluyor musunuz? Bu sizi nasıl etkiledi?
Şimdi tabii bütün bunların çok hoş olması¸ bu tadilatların güzel yapılmış olması¸ zaten hep çocukluğumuzdan beri kafamızda bir Somuncu Baba imajı vardı. Ama bunun nasıl birşey olduğunu bilmezdik. Hep duyardık. Burada ilk defa bununla karşılaştım ve özellikle o atmosferin¸ o mahallenin içine girdiğiniz zaman¸ farklı bir iklime girdiğinizi hissediyorsunuz. Bunu ne sağlıyor ben tam bilemiyorum. Tarifi çok güç birşey¸ çok farklı bir zemin ve zamanda olduğunuzu hissediyorsunuz.
The İmam'ın 'The'sının açılımı ve mantığı nedir¸ açıklar mısınız?
Müsade etseler çocuklarımızın adını İngilizce koyacağız¸ iyi ki de etmiyorlar. Ama nereye baksak¸ ne yeni birşey üretsek¸ dondurmamıza¸ elbisemize¸ bluejeanimize bilmem neyimize kadar herşeyimizi İngilizce istila etmiş. Ben onu böyle bir ters köşeden vurayım¸ bu kültürün en uç noktası nedir? İmam mıdır? Onun başına “The” koyuyorum. “THE” nın Tarık¸ Hasan ve Emre olduğunu söylüyorum¸ Bunların baş harfi Türkçe'nin bu yaralanmışlığına bu zedelenmişliğine karşı ben onun¸ imamın başına “THE” koyuyorum. Orada rahatsız olun ki¸ öbür tarafta da rahatsız olmuş olun.
Türkiye'de çatışmalı alanlardan birine giriyor ve neşter vuruyorsunuz. Bu bağlamda Türkiye'miz insan haklarına ve onuruna lâyık bir toplumsal ve siyasal kültüre / yönetime kavuşabilmiş midir? Yolun neresindeyiz?
Vallahi ben¸ Türkiye'nin bu konularda geri olduğunu düşünüyorum¸ zaten filmde de vurguladığımız¸ o zencilik durumu¸ bir şekilde İmamHatipli olmuş bir insanı ki; kendi elinde değildir İmamhatipli olması¸ annesi ve babasının bir seçimidir. Ve daha sonra bu yafta ona ömür boyu¸ sanki annesinden zenci doğmuş gibi¸ onun için bir sıkıntı nedeni oluyor. Okulunda sıkıntı oluyor¸ çevresinde sıkıntı oluyor¸ işyerinde sıkıntı oluyor. Nereye gitse¸ toplumun her karesinde bir sıkıntı ile karşılaşıyor¸ oysa ki diğer vatandaşlarla aynı yükümlülüklere sahip. Diğer vatandaşlarla aynı hükümlülüklere sahip¸ askerlikten muhaf değil¸ vergiden muhaf değil¸ toplumun bütün kesimlerinin üzerine mükellef olan herşeyi yapmakla mükellefler ama diğerleri ile eşit değiller. Yani İmamHatip Lisesindeki başarılı bir insan eşit şekilde yarıştırılmıyor Üniversite Sınavlarında mesela. Böyle bir korkulan insan imajı var. Bunlar ileride irtica yaparlar¸ bilmem ne yaparlar diye böyle korkulu bir durum var. Şimdi bu Türkiye'de bir İmamHatip meselesi var. Siyasal bir mesele bu . Bugünki siyasî iktidar bile gücüne rağmen¸ arkasındaki seçmen desteğine rağmen çözebilmiş değil. Ama bizim derdimiz burası değil.
Filminiz herşeyden önce estetik bir olay ve çaba. Ama Türkiye'nin özgürleşme sürecine küçük dahî olsa¸ bir katkı olarak düşündünüz mü bu çalışmayı? Bu anlamda filminiz bize neler söyleyecek?
Şimdi bu film¸ bakıldığında özgün gibi duruyor. İmam olarak hiç yapılmamış¸ bir öğretmen olarak¸ bu kaymakam olarak veya bu başka bir meslek olarak¸ polislik olarak¸ subaylık olarak yapılmıştır. Hani şehirden adam bunalmıştır bir beldeye öğretmenlik yapmaya gider ve değişime uğrar. Orayı da değiştirir. Bu bazen kaymakam olur orayı da değiştirir kendisi de değişir. “Buzlar Çözülmeden” böyle bir hikayedir biliyorsunuz. Bu açıdan bakıldığında çok özgün değil¸ imam olarak bakıldığında ve bir kaçış hikayesi olarak bakıldığında özgün. Şu an yaptığımız¸ bugüne kadar çalıştığımız kadarıyla aynı zamanda estetik bir şey olacak. Kalıcı bir film olma gayreti var. Anadolu'da Darende'de çektiğim sahneler itibariyle kendi ruhumuzdan buna birşeyler katmaya farklı kılmaya çalıştık. Bugüne kadar yaptıklarımızdan farklı.
Sinemanın doğasında olgusal ve metafiziksel açıdan rüyanın önemli bir yeri ve ilgisi var. Rüyasinema ilişkilerine dair neler söylersiniz? Sadık rüyalar ve dervişlerin vizyonları bu anlamda sinemasal değil midir?
Ben rüyayı çok önemsiyorum. Ve bizim sinemamızın veya Batı sinemasını taklit ettiği için Batı sinemasının kullandığı manada rüyaları¸ çok doğru bulmuyorum. Çünkü Batının rüyaya baktığı yer¸ Freudyen¸ yani sosyal hayatta bastırılmış duyguların açığa çıkması şeklinde. Oysa ki bizim kültürümüzde rüyalar simge¸ her gördüğümüz objenin veya subjenin sizin hayatınızda geleceğinizde veya geçmişinizde bir karşılığı vardır. Rüya tabirleri kitabında görürsünüz ki¸ rüyada yılan görmek şu manaya gelir¸ bilmem ne görmek şu manaya gelir. Oysa ki Fruedyen’de bir rüyada yılan görmek¸ çocukluğunda yılandan korkmuştur¸ o yüzden kişi yılan görür. Oysa ki bizim kültürümüzde bunların her birinin bir karşılığı vardır.
O açıdan ben bir filmin veya bir dizinin bir sahnesinde rüya tasarlamışsam bunu mümkün olduğunca bizim kültürümüzün simgeleriyle anlatmaya gayret ederim.
Es Seyyid Osman Hulusi Vakfı'nın çalışmalarına ilişkin neler söylersiniz?
Çok modern buldum vakfı¸ modernliği pozitif manada kullanıyorum. Hem çalıştıkları yer itibariyle¸ benim hayal ettiğim¸ hatta “Beşinci Boyut” ta filmin yapımcısı ile sıkı bir tartışmamız oldu. Ben orada bir vakıf var¸ rahmetli Haluk Kurtoğlu'nun oynadığı bir Vakıf Başkanı var orada. İnsan vakfı gibi birşey kurmuş orada. İnsanlara yardım ediyor¸ Onlar çelik dolaplı¸ normal her yerde gördüğümüz olur ya çirkin vakıflar var ya. Bu yüzyılın vakıfları diyeyim. Böyle bir şey önderdiler bana¸ ben dedim ki restore edilmiş bir Konya evi bulalım ve orada çekelim filmi. Bu filmi seyreden desin ki¸ “ne kadar güzel vakıf¸ ne kadar güzelhoş olmuş¸ biz de bundan sonra vakıflarımızı böyle yapalım.” Desin. Çünkü ecdadımızın yaptığı vakıflara bakıyoruz¸ her biri kendi içlerinde inanılmaz estetikler.
Siz ecdadın yaptığı vakıflardan¸ bir tanesini çirkin görebilirmisiniz? Ama bu yüzyılın vakıflarını tamamı çirkinlik abidesi¸ tamamı yani. Es Seyyid Osman Hulusi Vakfı'nı tenzih ederim. Hakkaten inanılmaz. Ben çarpıldım. İstanbul'da ¸ Ankara'da¸ İzmir'de yok böyle birşey. Bu kadar estetik bu kadar güzel döşenmiş. Orada çalışan insan inanılmaz verimli olur. Arslan yattığı yerden belli olur. Güzel bir yere bakıyorsanız çirkinlik üretmeniz mümkün değil. Güzellikten güzellik hasıl olur. O açıdan bakıldığında ben hayranlık duydum. Ve hayalimin burada gerçekleşmiş olduğunu gördüm. Benim de böyle bir niyetim vardı. Vakıf nasıl olur. Hani “Beşinci Boyut” ta güzel bir mekan bulduk¸ restore edilmiş bir Konya evini bir vakıf binası yaptık. Ama burada gerçekten güzel bir vakıf işi¸ gerçekten güzel bir “Vakfın” (tırnak içinde) bütün manasını içinde barındıran bir çalışma gördüm. Somuncu Baba Dergisinin Vakfın yayınladığını öğrenince memnuniyetim bir kat daha arttı. Dergi yayınını da çok seviyeli buluyorum.
Çok teşekkür ederiz¸ İsmail Bey teşekkürler ve başarılar.
Ben teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Sayfayı Paylaş