AŞK İLAHÎ GÜZELLİKLERİN SEYRİDİR

Somuncu Baba

Sadık Yalsızuçanlar¸ 1980'li yılların ilk yarısından itibaren hikaye¸ roman¸ masal¸ deneme ve araştırma türlerinde pek çok eser vermiş¸ günümüz edebiyatının önemli adlarından biri. O'nu “Şehirleri Süsleyen Yolcu” adlı ilk eserinden itibaren hikmetin izini süren bir yazar olarak tavsif etmek yanlış olmaz.

Sadık Yalsızuçanlar¸ 1980'li yılların ilk yarısından itibaren hikaye¸ roman¸ masal¸ deneme ve araştırma türlerinde pek çok eser vermiş¸ günümüz edebiyatının önemli adlarından biri. O'nu “Şehirleri Süsleyen Yolcu” adlı ilk eserinden itibaren hikmetin izini süren bir yazar olarak tavsif etmek yanlış olmaz. Evet Yalsızuçanlar¸ yitiğimiz olanın peşinde geçirdiği çeyrek ömre kırkı aşkın eser sığdırmış. Son olarak Muhyiddin İbn Arabi'ye dair Gezgin adlı romanıyla dikkatleri üzerinde topladı. Almanca ve İngilizceye de çevrilmekte olan eseriyle yazar¸ Türk Edebiyatına tasavvufi bir neşve¸ deruni bir rüzgar estirmeyi başardı. Dergimizde Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi'nin (k.s) Divan'ından çeşitli gazellerle alakalı yazıları da hayli ilgi topladı. Yazarla¸ yazı serüvenine ilişkin konuştuk.

Sizin ilk hikayelerinizden itibaren tasavvufi semboller eserlerinizde önemli bir yer işgal etti. Bu husus nasıl başladı¸ nasıl gelişti?

Bendeniz İlahi Hakikatle arasında zulmani perdelerin kalınlaştığı bir ortama gözlerimi açmıştım. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım bunun acılarıyla ve anılarıyla doludur. Gençlik çağına girerken Risalelerle tanıştım. Bu¸ dünyamda büyük bir değişikliğe yol açtı. Söz ettiğiniz kitaptaki Şehirleri Süsleyen Yolcu'daki öyküler hep o eserin ikliminde kalınarak yazılmıştır. Gözlerimi ışıl ışıl bir dünyaya açınca¸ o gözkamaştırıcı güzelliği anlatma isteğiyle dolduğumu hatırlıyorum.

Fakat sonradan okumalarınızın çeşitlendiği¸ ilgi ve dikkatlerinizin deruni bir alana yöneldiğini görüyoruz. Edebi okumalar yaparken nelere dikkat ettiniz?

Doğrusunu isterseniz sistematik okumalar yapmış değilim. Evet çok okuyordum¸ iştahla¸ ne bulursam saldırıyordum. Roman¸ hikaye¸ inceleme¸ çeviri eserler¸ felsefi kitaplar¸ sosyoloji kitapları¸ tarih¸ estetik¸ edebiyat¸ din¸ tasavvuf ne bulursam okuyordum. Açlığı süratle bastırmak ister gibi…Ama her zaman merkezde Risale vardı. Merkezsiz okumalara inanmıyorum.

Çeşitli türlerde yazıyorsunuz fakat daha ziyade hikayeci olarak anılmak istiyorsunuz¸ bunun nedenini açıklar mısınız?

Doğrudur¸ bir çok yazı türünde kalem oynatmaya çalışmama rağmen¸ asli uğraşımın öykü olduğunu söylemeliyim. Bu¸ sanırım¸ derdimi en samimi şekilde öyküyle dile getirmemden olsa gerek.

Hikayeleriniz modern hikaye tarzına da pek uymuyor¸ geleneksel şekle de. Onları nasıl tavsif edebiliriz?

Bendeniz daha çok bizim hikaye damarımızdan beslenmeme rağmen¸ her kitabımla birlikte daima yeni biçimler¸ yeni anlatım tarzları denemekten kendimi alamam. Şehirleri Süsleyen Yolcu'dan sonraki kitaplarımın her biri bu arayışın şahidi olarak ortaya çıkmıştır. Mesela kısa¸ imgesel ve açıkuçlu metinlerden asla vazgeçmedim. Bizim alegorik tahkiye geleneğimize sadık kalmaya ama yenilikçi çalışmalar yapmaya gayret ettim. Tabi modern yapıları anlayabilmek ve anlatabilmek için bu zorunlu. Bu yüzden hep yenilenmeye¸ yazımı yenilemeye çalışmışımdır.

Sufi geleneğine aşırı bir ilginiz var¸ bu ilgi nasıl doğdu ve gelişti?

Dediğim gibi okumalarım beni bu vadiye doğru sürükledi. Eserleri okurken hep birtakım altmetinler olduğunu hissediyordum. Gitgide İlahi Hakikatin iç boyutu olan tasavvuf irfanına doğru odaklaştım¸ orada yoğunlaştım. Hz. Mevlana'yı sürekli okurdum. Attar¸ Cami gibi sufi sanatçıların kitapları hep başucumdaydı. Nihayet İbn Arabi hazretlerinin derin dünyasıyla karşılaşınca artık okunmaya değer çok az şeyin olduğunu farkettim.

Tasavvufu nasıl tarif ediyorsunuz?

Bu tabi bizim haddimizi aşmamız anlamına gelir ama sadece şunu söyleyebilirim. Tasavvuf¸ dinin batıni boyutudur. Bu anlamda “La mevcude illa Hu” yu¸ “La ilahe illallah”ın iç boyutu olarak okumamız mümkün.

Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin bir tarifi var…

Evet¸ yanlış hatırlamıyorsam şöyle diyor: 'Tasavvuf¸ Allah'ın seni sende öldürüp ebediyyen Kendinde diri kılmasıdır.'

Peki bu nasıl gerçekleşiyor?

Zannediyorum bu¸ insanın öncelikle fakr vadisine doğru sürüklenmesiyle açılıyor. Yani sufiliği bir yol olarak acz ve fakr yolu biçiminde niteleyebiliriz. Bir de insanın kendisini bütünüyle yitirerek Cenab-ı Hakk'ın varlığında ve azametinde varkılma cehdine girişmesi gerekiyor. Biliyorsunuz Melametiyye bir yol adı olduğu kadar bir ahlaki tutumdur da. Hangi gelenekten olursa olsun Nakşi¸ Kadiri¸ Halveti¸ Celveti¸ Rufai¸ Şazeli hangi vadiye girerse girsin insan melami olabiliyor. Melameti tavrın da sufiler kaynağını şu ayette buluyorlar : 'Onlar kınayanın kınamasından korkmazlar.' Yani insanların ne düşündüğü¸ ne söylediği ve nasıl davrandığı önemsizdir¸ Allah'ın dileği¸ rızası ve takdiri önemlidir. Bu hem benliğin hem de ötekinin aradan tümüyle kalkmasıdır. Bir hadiste Efendimiz zaten şöyle buyuruyor : 'Sabah uyandığında ne yapacağını düşünerek değil¸ Allah'ın sana ne yapacağını düşünerek uyu.'

Bilhassa son beş yılda yayınlattığınız kitaplardaki hikayeleriniz yoğun bir tarzda tasavvufi mazmunlarla dolu. Bunu bilinçli bir tercih olarak mı yapıyorsunuz yoksa zuhurata mı tabi olarak yazıyorsunuz?

Sufilerin eserleriyle yoğun bir biçimde ilgileniyorum. Okumalarım daha çok o yönde gelişti. Zannediyorum bu eğilim ve çabalar beni hep tasavvufi imgelere doğru itti. Bendeniz öykülerimi¸ yazılarımı daha çok zuhuratla yazıyorum zaten. Bu benim yazıyla¸ gerçek edebiyatla ilk temasımdan beri böyle olageldi. Bir metin üzerinde öyle uzun uzadıya çalışmam. Kendisini ifade etme tutkusu taşıyan her fikrin dile dönüşme konusunda sabırsız olduğunu düşünürüm.

Divan-ı Hulûsi-i Darendevi'den çok sayıda gazele yorumlar kaleme aldınız. Dergimizde yayınlanan bu yazılarınızda hem Tekke-Tasavvuf edebiyatına vakıf olduğunuz görülüyor hem de Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin (ks) eserlerinden çok etkilendiğiniz anlaşılıyor. Divan'la ne zaman nasıl tanıştınız?

Bir belgesel filmin çekimleri için Malatya'ya gelmiştik¸ oradan Darende'ye uğrayıp çeşitli kayıtlar aldık. Meğer bizim Darende'ye gelişimiz Efendi Hazretlerinin bir hazine kıymetindeki Divan'ıyla karşılaşmak içinmiş. Divan'ı okumaya başladığımda bir hayret hali yaşadım. Sanki Niyazi-i Mısri konuşuyordu¸ Yunus Divanı'ndan nefesler okuyordum sanki¸ Şeyh Bedreddin'in Varidat'ı¸ Molla Cami'nin hikmetleri¸ Hz. Mevlana'nın gazelleriyle karşılaşmıştım. Osman Hulûsi Efendi'nin Divan'ına ilişkin yazdığım ilk yazıda onu elime aldığımda hissettiğim duyguyu anlatmaya çalışmıştım. O¸ tam anlamıyla geleneksel bir dil¸ inisiyatik bir gramer¸ bir ifade tarzına sahip. Şiirlerine dikkatle baktığımızda Efendi Hazretlerinin manevi makamlarını ve menzillerini bulabiliyorsunuz. Bunun için birazcık kalp gözünün açılmış olması gerekiyor. Aksi takdirde insan o hazineden istifade edemez. Kalbini ona açmazsa¸ o da sırlarını okuyana açmaz.

Bir konuşmanızda Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'yi (ks) geleneksel anlamda bir ârif olarak tavsif ettiniz¸ bunu biraz açar mısınız?

Efendim bu mevzular aslında bizim boyumuzu¸ haddimi aşıyor. Bizler henüz yolun başındayız¸ bizde ne tecelli ne inkişaf var. Böyle olunca da o zatlara ilişkin konuşmamız haddimizi aşmamız anlamına gelir. Ama kınanmayı göze alıp şöyle söyleşebiliriz: Merhum Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi¸ geleneksel manada bir ârif¸ bir insan-ı kâmil. Yani insan-ı kâmil olan Efendimiz'in¸ kainatın minyatür hali olan Peygamberimizin kâmil varislerinden. Tabi o kutlu nesilden geliyor. İlmiyle¸ irfanıyla kemale ermiş¸ kemale ermenin yollarını kendi şahsında gösterebiliyor. Hz. Ayşe validemize Efendimiz'in kişiliği¸ ahlakı sorulduğunda şöyle der: 'O'nun ahlakı Kuran'dı.' Nesefi¸ insan-ı kâmil için 'Kuran'ın kardeşi' ifadesini kullanır. Hatta bizatihi Kuran'dır da denir. Yani kâmil İnsan¸ başta Efendimiz olmak üzre bütün Nebi ve Resullerdir ve onların varisleri olan kâmil velilerdir. kâmil insan varlığın hakikatinin nefsinde tecelli ettiği¸ cem olduğu kişidir. Zaten biliyorsunuz fakr makamından sonra cem son düzeydir. Yani başla sonun bitişmesi hakikati. Bu kâmil insanda tecelli eder. Çünkü İlahi Hakikat ancak cem halinde idrak edilebilir. İşin başı ve nihayeti kâmil insanın nazarında aynı anda müşahade edilir. Bütün veliler¸ Allah'ın Kendi ruhundan üflediği ve Kendi suretinde yarattığı kâmil insanın tecelli mahallidir. O yüzden varlıklara şefkatle¸ merhametle muamele ederler¸ adildirler¸ İlahi nizamı korurlar¸ doğayı korurlar¸ her varlığın hukukunun tahakkuku için çalışırlar. Onların gözleri uyur ama kalpleri uyumaz. Zühd ve taat bu sürecin ilk aşamalarıdır. Sonrasında artık başka yetkinlik düzeyleri gerçekleşmeye başlar. Osman Hulûsi Efendi'nin Divanı'nda olsun Mektubat'ında olsun kâmil insanın vasıflarından zuhur eden duygulara fikirlere rastlarız. Açın Divan'ı örneğin tefe'ül edin hep İlahi Hakikat'te ve aşkta müstağrak bir ruhun terennümlerini bulursunuz.

Bunun dışında benim açımdan son derece ilginç olan yönü geleneksel tarzda şiirler yazıyor olması ve manevi birikimini şiirsel bir dille aktarması. Bu da geleneksel bir durum. Zira baktığımız zaman sufilerin¸ âriflerin çoğu manzum konuşmuştur. Her velinin değilse de çoğu evliyanın bir divanı mutlaka vardır. Nefesleri¸ gazelleri¸ mısra-ı bercesteleri vardır. Divan da böylesi bir niteliğe sahip bir eser. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin şiirleri Divan şiiriyle Tekke şiirinin arasında bir yerde duruyor. Onu ne Divan'a ne de sadece sufi tarzına sığıştırabiliriz. Onun dili ve dünyası son derece özgün. Aslında bize müşahadelerini yazıyor. Kendi vizyonlarını aktarıyor. Bunu da şiirle yapıyor. Bu¸ tabi Hz. Mevlana'da kemaliyle gördüğümüz bir tarz¸ bir tavır. Anlatımı son derece içten ve yalın. Ayrıca sözleri doğrudan kalp hayatımızı besliyor¸ ruhumuzdaki incelikleri daha iyi görmemize yol açıyor.

Bir tefe'ül yapalım mı?

Hay hay¸ bakın ne diyor :

“Bu cihanın mülk ü malı eğlemez bu gönlümü
Zevk u şevki mah u salı eğlemez bu gönlümü
Gayrıların hadd ü hali eğlemez bu gönlümü
Düşünüp ruhsar-ı yarı ağlarım ah ağlarım”

Bakın şimdi yar derken¸ had¸ hal¸ ben¸ saç¸ göz¸ yanak¸ yüz¸ göz derken¸ mal derken bütün bu mazmunların kadim geleneksel bir irfanın içinden söylenmiş olduğunu düşünmeksizin¸ bunun farkında olmaksızın O'nu doğru yorumlamanız¸ ondan istifadeniz mümkün olmaz. İnisiyatik metinlerde¸ sufiler meyhane derken tekkeyi kastederler¸ saki mürşittir¸ kadeh feyizdir¸ mesela ağız feyz kaynağını sembolize eder¸ saç kesrettir¸ o yüzden küfr-ü zülf ifadesi kullanılır tevriyeli biçimde yani hem saçın siyahlığından kinaye¸ gece¸ siyah¸ karanlık¸ küfr manası ima edilir hem de küfr'ün gerek kelime gerekse ıstılahi anlamı. Küfr biliyorsunuz örtmek demektir. İnsanın vicdanını¸ asli doğasını örtmesi¸ asli tabiatından uzaklaşması¸ gerçeği gizlemesi¸ hakikati örtmesi. Yunus Emre hazretleri şöyle der: 'Bizim sevdiğimiz Hak'tır/ Bu¸ halka göz ü kaş gelir.' Osman Hulûsi Efendi'nin Divan'ında da nefs mertebesinden bakıldığında sevgiliden¸ kaşından¸ gözünden¸ yanağından¸ saçından¸ beninden söz edilmesi şaşırtıcı gelecektir. Oysa kalp mertebesinden bakılınca¸ Mevlevi şeyhlerinden İbrahim Dede'nin beyan buyurduğu üzere¸ vechin sembolizmi gerçekte İlahi hakikat'in sembolizmidir

Bunu biraz daha açabilir misiniz?

Bu hikmeti aslında Muhyiddin İbn Arabi Füsus'un son fassında temellendirmiştir.

Nedir o bahis?

Biliyorsunuz Füsus'un son fassı¸ Efendimiz'in bir hadisinin yorumudur. Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi : Kadın¸ güzel koku ve namaz gözümün nuru kılındı.' Muhyiddin İbn Arabi bunu yorumlarken¸ aşkın metafiziksel hakikatini ortaya koyar. Bütün muhabbetler¸ aşklar¸ şevkler¸ incizap ve cezbeler¸ hep varolanın Varedici'ye olan iştiyakındandır. Gerçekte seven de sevilen Allah'tır. Şeyh¸ ikiliğin hatta kadının da yaratılmasıyla üçlüğün ortadan kalkması gerektiğinden bahisle¸ seven sevilen ve aşk üçlüsünün yok olmasını sadece O'nun vechinin belirmesini serdeder. Bundan hareketle sufi şair eğer 'yüz'den söz ediyorsa bundan kastı Sevgili'dir¸ yani Mahbub-ı Hakiki olan Allah'tır. İnsan yüzünden kasıt ise âriflerin bulunduğu zikr ve tefekkür meclisidir. Yanak'tan maksat¸ onların toplandığı yerde kandil gibi ışık yayan güzellik kaynağıdır¸ mürşittir. Hat'tan maksat¸ zahittir. Eğer şair 'ben' (hal) diyorsa -ki bu mazmunlar Osman Hulûsi Efendi'nin hemen bütün gazellerinde¸ ilahilerinde karşımıza çıkar- hakikatte taklik düzleminden tahkik mertebesine yol bulan¸ hem nefsini hem de Maşuk'unu hakikatiyle görebilen¸ batınını mamur kılmak için dışını harab etmekten çekinmeyen¸ dünyaya karşı kayıtsız bir âriften¸ 'abdal'dan söz etmektedir. Göz örneğin¸ yani 'çeşm' -bu da Divan-ı Hulûsi-i Darendevi'de sıkça karşımıza çıkar- nazarı daima ehadiyyet aleminde mest olmuş tevhid ehlini simgeler. Kaş (ebru)¸ alem mülkünün taht-ı saltanatında hüküm süren muvahhid sultan'ı sembolize eder. Ağız mesela kutb'un bizatihi kendisini de simgelemektedir. Şimdi buradan bakınca¸ Osman Hulûsi Efendi'nin gazellerinin¸ selefi sufilerinki gibi bütünüyle İlahi Hakikat'i idrakten başka bir şey olmadığı rahatlıkla görülecektir.

Peki niçin bu hakikatleri bu sembollerin¸ mazmunların ardına gizliyorlar?

Bu soru çok önemli zira¸ irfani şiirin¸ yahut şöyle diyelim şiirin irfani niteliğinin ve doğasının ipucunu verir. Osman Hulûsi Efendi'nin ilahilerinde olduğu gibi bütün İslam şiiri¸ yani Efendimiz'in ifadesiyle hikmet olan şiirde dünyevi nazarla idrak edemeyeceğimiz¸ öteki alemlere ait hakikatler dile gelmektedir. Oysa bunların bu dünyanın insanına hitap etmesi yani dile dönüşmesi ancak bu mülke ait kelimelerle¸ sembollerle mümkündür. Bu durumda şair yüz¸ yanak¸ ben veya hat derken¸ biz bu kelimelere dünyevi nazarla değil¸ uhrevi bir bakışla bakmaksızın doğru anlayamayız. Yani bu manaların cismani alemde aranmaması gerekir. Mesela Osman Hulûsi Efendi bir beytinde¸ 'dosttan gayrı ki yok dünyaca hiç varım benim/Olmasın dünyada andan özge bir yarım benim' diyor. Bu iki dize bile tek başına bu muazzam hakikati aktarmaya yetebiliyor. Dostu Allah olan için dünyanın¸ O'ndan gayrının¸ masivanın bir değeri olur mu? Yani kalbini Dost'un aşkı doldurmuş olana cihanı versen bir değer ifade eder mi? O halde O'nun aşkıyla çılgın bir bülbül olup devamlı inleyen bir aşık¸ Allah'tan başkasını anar mı? Her sözü aslında O'nu anlatmaz mı? İbn Arabi hazretleri Tercümanu'l-Eşfak adlı eserinde bunu açıkça dile getirir. Hangi güzelden söz ettiysem hep Sen'in güzelliğinden kinayedir/Hangi evi anlattıysam hep Sen'in Beyt'inden söz ediyorum.'

Bu tam da Hamid-i Veli Hazretlerinin halveti ve melami tavrının ifadesi değil mi?

Kesinlikle öyle. Somuncu Baba biliyorsunuz Üveysü'l-Karani hazretleri gibi kendisini sırlayan bir veli. Rivayet edilir ki Bursa Ulu Camiin açılışında Sultan Bayezid’in ısrarı üzerine namaz kıldırır ve hutbe irad eder. Hutbesinde Fatiha suresini yedi farklı manada tefsir eder ve kimliği deşifre olur. Bunun üzerine sırra kadem basar. Tabi Somuncu Baba'nın ta Horasan'dan Yesevi damarından getirdiği bir fütüvvet ahlakı var¸ onu gözönüne almaksızın bu tutumunu da doğru anlamlandırmak mümkün olmaz. Fütüvvet ahlakında¸ insanın nefsinden ziyade ötekini düşünmesi ve hep diğergam olması¸ başkasının hukuku ve saadetiyle telezzüz etmesi söz konusu. Bu esasında Efendimiz'den gelen bir haslet ama Muhyiddin İbn Arabi'nin tefekküründe de var. Mağrib tasavvufunda fütüvvet ahlakı önemli bir yer işgal eder. Yesevi hazretleri de bunun gürbüz bir damarını teşkil ediyor. O'nun halifelerinden olan Somuncu Baba'da bu ahlakın kâmilen tahakkuk ettiğini görüyoruz. Ondan Hacı Bayram-ı Veli hazretlerine geçiyor. Tabi bu bizim ahilik geleneğine de zemin sağlamıştır. Somuncu Baba'nın Bursa'ya¸ Darende'ye¸ Aksaray'a oradan bütün iklime¸ bütün cihana sirayet eden bu ahlakı¸ O'ndan yüzyıllar sonra yine O'nun neslinden gelen Osman Hulûsi Efendi'de de karşımıza çıkıyor. Halvetiyye ve melametiyye ahlakında insan Hazrettir ve hakikatte safiiyyun olan insanın bir iklim olarak gerek bedeni gerekse nefsi- ki burada nefsi klasik arapçadaki gibi ruh anlamında kullanıyorum- Allah'ın¸ Allah adıyla tecelli mahallidir. O halde O'na hizmet Hakk'a hizmettir. Bunu yaparken de bir elin diğerinden habersiz olması makbuldür. Bu melami tavır sufinin şiirinde de kendisini gösterir. Bir de bu az önce mananın mazmunla örtülmesi meselesine ek olarak şunu belirtmek isterim¸ şimdi bir Yunus beytini hatırladım şöyle diyordu: 'Yunus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemez/Münafıklar elinden örter mana yüzünü.' Tabi bunu nasıl yorumlarsanız yorumlayın¸ yani size geniş bir yorum alanı bırakabiliyor¸ ama hakikati zahiriyle sınırlayanları¸ manayı gizleyerek bir tür cezalandırma eğilimi de söz konusu. İbn Arabi hazretleri bir eserinin mukaddimesinde bunu belirtir. Manaları mazmunların arkasına gizledim. Bundan bir maksadım¸ zahir ulemasını tecziye etmektir der.

Son katıldığınız Somuncu Baba etkinliklerinde bir foruma başkanlık ettiniz. Darende'deki manevi atmosferi yakından görme inkanı buldunuz. Etkinliklerle ilgili intibanız nasıl oldu?

Vakıf yöneticilerinin daveti beni çok mutlu etti. Severek¸ koşarak geldim. Etkinlikler de çok yoğun programlardan oluşuyordu. Forum oldu evet¸ çok da yararlı oldu¸ ama beni asıl Darende'nin manevi havası¸ insanların samimiyeti¸ sadeliği çok etkiledi. Bu yılki etkinliklerde musiki¸ sohbet¸ forum ve çok yoğun görüşme programları vardı. Vakıf¸ Somuncu Baba'nın melametine uygun bir biçimde bir dizi çalışma yaptı. Umarım bu çabalar genişleyerek¸ derinleşerek sürer. Bir de şunu farkettim. Darende bir ilçe¸ Anadoludaki pek çok belde gibi¸ maddi merkezin hayli taşrasında ama İlahi Hakikat'e yakın¸ o açıdan bakıldığında bir merkez. Yani merkezi bir niteliğe sahip. Çünkü İlahi Merkeze yani insandaki kalbe¸ gönle sesleniyor¸ beytullah olan gönlün ortasında yer alıyor.

Divan'la alakalı yazılarınızı kitap olarak görebilecek miyiz?

İnşallah¸ o yönde bir girişimimiz olacak.

Adı ne olacak?

Değişebilir ama 'Aşıkların Sırrı' adı bana sıcak geliyor.

Aşkı burada hangi manada kullanıyorsunuz?

Aşk İlahi güzelliklerin seyridir. Dilerseniz bunu Osman Hulûsi Efendi'nin Divanı'ndan birkaç beyitle açalım:

“İşit aşıkların sırrını ta'n eyleme ey ihvan
Veren aşk u muhabbeti değil mi Hazret-i Sübhan”

diyor. Bu beyitle¸ Osman Hulûsi Efendi bize¸ aşk sırrından haber verir. Aşıkların sırrını duyup da onları yadırgama¸ onları suçlama ey kardeş¸ aşkı ve muhabbeti Cenab-ı Hak bağışlamıyor mu? Öyle ya¸ Yaratıcı'nın Vedut adıyla bahşettiği aşkı ve iştiyakı kula niçin çok görüyorsun? Aşk¸ varlığın mayasıdır¸ özüdür. Allah varlığı yaratmıştır ve onu insanla serfiraz kılmıştır. İnsanı yeryüzüne halife olmak üzere yaratmıştır ve ona gönül adında bir hazine bağışlamıştır. Gönül Rabb'in evidir. Orada aşk adlı sultan oturmaktadır. Allah¸ kulunu yaratmıştır ve ona iştiyak duymuştur. Adem'e Havva'yı eş kılmıştır ve aralarına bir iştiyak vermiştir. Böylece varlıklar¸ aşk iksiriyle can bulmuş¸ sevgi bağışla bağlanmış¸ muhabbet ateşiyle yanmıştır. Sevdiği için aşığı ayıplama¸ suçlama. O bir sırdır¸ sırların sırrından bir sırdır. Aşk bir varlıktır¸ varedici varlıktır. İnsan aşk yolundan yürüyerek hakikate ulaşır¸ hakikate ulaşanın gönlüne aşk ateşi düşer.

“Tecelli eder ol Mevla cemal-i yardan aşıka
Görünen ol¸ gören oldur heman aşıklara her an”

diyor ardından. Bu dizeler bütün bir tasavvuf irfanının özünü ele verir. Cenab-ı Hak¸ güzeldir¸ güzelliği sever ve güzel yaratır. Bedi adı O'nun binbir adından biridir ve her şeyi örneği olmaksızın¸ kusursuz bir güzellikle yaratan anlamına gelir. Mevla¸ sevgilinin güzelliğinden tecelli eder¸ varlık aleminde belirir. Gerçekte görünen de O'dur¸ gören de O'dur. Yani seven¸ sevilen ve aşk adında bir üçlü varoluş yoktur¸ bunların üçü birdir. O halde sevenin sevilende kendisini yok etmesi¸ fani kılması gerekecektir. Sevgi ise aralarındaki iştiyaktır. Yani Vedut adıyla Yüce Yaratıcı sevgiyi¸ seveni ve sevileni var eder. Kaynak birdir¸ yaratan bir¸ bu üçlü de neyin nesi¸ bu çokluk da nereden çıkıyor? Seven¸ sevgilisinde kendisini görür. İkisi birdir. Sevilen¸ seveni öldürür ve kendisiyle birleştirir. Bir sevgi kalır arada¸ sonra o da birleşir ve vahdet olur.

'Nereye baksam seni görüyorum' diyen aşık¸ bize bu sırrı anlatmaktadır.
Aşk bir sırdır¸ sırların sırrından bir parıltı¸ bir alem¸ bir iz¸ bir nişan¸ bir işaret.
Aşk bir kıvılcımdır¸ bir ateştir¸ yakar ve yakıcılığıyla yeni bir vücudun varlığına vesiledir.
Aşk bir kanattır¸ onu takınan yıldırım gibi şimşek gibi uçar¸ berk gibi geçer.

Bize bu sırrı¸ yeniden anlatan Es-seyyid Osman Hulûsi Efendi¸ şöyle sürdürüyor:

“Görününce kılar can u dili hayran cemaline
Cemal-i zatını aşık gözüyle eder ol seyran”

Yani bir bakıma aşk¸ müminin kalbinin arşıdır?

Tam da böyledir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi bir ilahisinde bunu terennüm eder: 'Yolundadır yolluğumuz/Haliyledir halliğimiz/Herkes bilir kulluğumuz/Semt-i Yara doğru gider' 'Demiyledir dermanımız/Dost yüzüdür seyranımız/Çekilüben kervanımız/Semt-i yara doğru gider' Bu kervan¸ bahtiyarlar kervanıdır. Aşıklar kervanı. Sevgili'nin semtine doğru akan o büyük nehrin içindeki damlacıklar gibidir aşıklar. O büyük hakikate katılmış ve deryanın tümü olmuşlardır. Damlanın deryaya katılarak deryanın kendisi olması¸ 'kâmil insan'ın macerasını anlatır bize. kâmil insan olmanın yolu O'nun yolunda hiç olmaktan¸ her türlü dertle dertlenmekten¸ kulluktan¸ muhabbetten ve aşktan geçer. Zerre nasıl Vedud'un aşkıyla dönüp durursa¸ insan da o meczup mevleviler gibi aşkla seyeran etmektedir.

Nereye baksam seni görüyorum diyen sufi şair gibi Osman Hulûsi Efendi de¸ sürekli Dost'un yüzünü seyrettiğinden söz eder: 'Hulûsi paktır özümüz/Yolunda haktir yüzümüz/Duyar ise her sözümüz/Semt-i yara doğru gider' Aşkın bir bahr-ı umman olduğunu söyleyen şair¸ ona haddi kenar da olmayacağını ifade etmiştir. Osman Hulûsi Efendi de¸ gönlün bir bahr-i umman olduğunu söyler : 'Gönül bir bahr-i ummandır¸ ona haddü payan olmaz/Derunu dürr ü cevherdir ki pinhandır ayan olmaz/O dürr ü cevheri bilip¸ heman sarrafına tapşır/Bu cevher cevher-i Hak'tır¸ gayrılara beyan olmaz' Bu cevherin¸ Hakk'tan gelen manevi ilim¸ feyiz ve hikmet olduğu aşikardır. Hikmet ise¸ kulun¸ ona mazhar oluncaya değin ibadet¸ taat ve takva üzere yaşamasını gerektiren ve Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle verilen bir servet olduğu kesindir. Hikmetin 'gayr'ıya verilmediğini ifade ediyor Osman Hulûsi Efendi. Buradaki 'gayr'¸ semt-i yara doğru gitmeyen kimsedir.

Sadık bey bu sıralar üzerinde çalıştığınız bir kitap var mı?

Yeni bitirdiğim bir çalışma var. Adı Ayan Beyan oldu. Bir öykü kitabı. Onun yorgunluğunu biraz attıktan sonra yeni öyküler yazacağım kısmet olursa.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederiz¸ bizimle düşüncelerinizi duygularınızı paylaşma inceliğini gösterdiğiniz için…

Asıl ben teşekkür ederim ilginiz için. Söz uzar yüzyıl olur diyor zarif bir yazar. Dilerseniz bir Yunus beytiyle son verelim:

“Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası”

Sayfayı Paylaş