ANADOLU'DA CÖMERTLİK VE KARDEŞLİK TEŞKİLATI AHİLİK

Somuncu Baba

Yerli sanayiinin imalatçıları diyebileceğimiz¸ kuyumcular¸ ayakkabıcılar¸ dokumacılar¸ dericiler ve diğerleri¸ birer zaviye ve “pîr”e sahiptiler.

"Yerli sanayiinin imalatçıları diyebileceğimiz¸ kuyumcular¸ ayakkabıcılar¸ dokumacılar¸ dericiler ve diğerleri¸ birer zaviye ve “pîr”e sahiptiler. Benimsenen bu sanat ve meslek pirlerini şu şekilde sıralayabiliriz: Tüccarların pîri Muhammed (sav)¸ seyyahların pîri İsa (as)¸ çobanların pîri Musa (a.s)¸ börekçilerin pîri Varaka b. Nevfel¸ hurdacıların pîri Avn İbn İmkân¸ dellâlların pîri Tayfûr-i Mekkî¸ dökmecilerin pîri Ubeydullah el-Bahrî¸ sabuncuların pîri Ahmed ibn Abdullah¸ şerbetçilerin pîri Muhammed İbn Abdullah¸ çiftçilerin pîri Adem (a.s)¸ hallacların pîri Şît (a.s)¸ marangozların pîri Nuh (a.s)¸ devecilerin pîri Salih (a.s)¸ sütçü ve dülgerlerin pîri İbrahim (a.s)¸ terzi ve yazıcıların pîri İdris (a.s)¸ saatçilerin pîri Yusuf (a.s)¸ ekmekçilerin pîri .Zülkifl (a.s)¸ tarihçilerin pîri Lût (a.s)¸ bağcıların pîri Üzeyr (a.s)¸ çulhacıların pîri İlyas (a.s)¸ zırhçıların pîri Davud (a.s)¸ balıkçıların pîri Yunus (a.s)¸ berberlerin pîri Selman-ı Fârisî (r.a)¸ mimarların pîri Muhammed İbn Ebubekir¸ kasapların pîri Ebu'l-Muhcin¸ bakkalların pîri Adiy b. Abdullah¸ sakaların pîri Selman-ı Kûfî¸ hamamcıların pîri Mansur İbn Kasım-ı Bağdâdî¸ debbağların pîri Ahî Evran¸ iğnecilerin pîri Ebu'l-Kasım Mübarek¸ kuyumcuların pîri Nâsır İbn Abdullah¸ attarların pîri Husam İbn Abdullah-ı Kûfî¸ saraçların pîri Ebu'n-Nasr İbn Hâşimiyy-i Bağdâdî¸ çıkrıkçıların pîri Abdullah Habib-i Neccar¸ taşçıların pîri Kasım İbn Nasrullah¸ okçuların pîri Sa'd İbn Ebî Vakkas (r.a)¸ boyacıların pîri Ömer İbn Abdullah-ı Sebbağ¸ bardakçıların pîri Abdulfahhar Medenî ve bahçıvanların pîri Ebu Zeyd Baba Beten-i Hindî.'

Ahî Evran tarafından XIII. asırda kurulan ve meslekî bir hüviyete sahip olan Ahîlik¸ Anadolu'da meslekî eğitimin¸ sanat eserlerinin ve kültürel hayatın gelişmesine önemli katkıları olmuş bir tasavvuf zümresidir. On sekizinci yüzyıla kadar “Ahîlik”¸ XX. asrın başlarına kadar ise “gedik ve lonca” adıyla faaliyet yürüten esnaf teşkilatları cemiyetin ekonomik hayatını tanzimde önemli roller üstlenmiştir. Bu teşkilat adını¸ Arapça “kardeşim” mânâsına gelen “ahî” kelimesinden veya Türkçe'de “yiğit¸ eli açık ve cömert” mânâlarına gelen “akı” kavramından aldığı¸ tahmin edilmektedir1. O devirde “aki'¸ “aka” veya “ahî” ismiyle anılan kişiler soylu zümrelerden sayılıp fütüvvet erbabının reisi konumundaydılar. Fütüvvet mesleğine bağlı olan Ahilerin senetleri¸ Hz.Ali aracılığıyla Hz.Peygamber'e kadar ulaşmaktadır. Diğer mutasavvıfların hırka giymelerine karşılık onlar¸ fütüvvet şalvarı giyerlerdi. Aralarında birçok kadı¸ müderris ve bilgin vardı. Sadece bir esnaf teşekkülünden ibaret sayılmayan Ahîlik Teşkilatı¸ aynı zamanda tasavvufî düşünce ve görüşleri ile bir tarikat özelliğine sahip bulunmaktaydı2. İbn Batuta¸ Antalya'dan başlayarak Burdur¸ Güllhisar¸ Ladik¸ Milaş Barçin¸ Konya¸ Niğde¸ Aksaray¸ Kayseri¸ Sivaş Gümüş¸ Erzincan¸ Erzurum¸ Birgi¸ Tire¸ Manisa¸ Balıkesir¸ Bursa¸ Görele¸ Geyve¸ Yenice¸ Mudurnu¸ Bolu¸ Kastamonu¸ Sinop gibi Anadolu şehir ve kasabalarında uğradığı ve ağırlandığı Ahi zaviyelerinden bahsetmektedir. Dolayısıyla¸ çok yakından tanıdığı Ahi zümreleri hakkında seyahatnamesinde şu ifadeleri dile getirmektedir: “Ahiler Anadolu'ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde¸ şehir¸ kasaba ve köylerde bulunmaktadır. Memleketlerine gelen yabancıları karşılama¸ onlarla ilgilenme¸ yiyeceklerini¸ içeceklerini¸ yatacaklarını sağlama¸ ihtiyaçlarını giderme¸ onları uğursuz ve edepsizlerin ellerinden kurtarma¸ şu veya bu sebeple¸ bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi konularda¸ bunların eş ve örneklerine dünyanın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir.

Ahi¸ evlenmemiş¸ bekâr ve sanat sahibi olan gençlerle diğerlerinin kendi aralarında bir topluluk meydana getirip içlerinden seçtikleri bir kimseye denir. Bu topluluğa da 'Fütüvve – gençlik' adı verilir. Önder olan kimse bir tekke yaptırarak burasını halı¸ kilim¸ kandil vb. eşya ve gerekli araçlarla donatır. Kardeşler¸ gündüzleri geçimlerini sağlayacak kazancı elde etmek üzere çalışırlar ve o gün kazandıkları parayı ikindiden sonra topluca getirip öndere verirler. Bu para ile tekkenin ihtiyaçları karşılanır¸ topluca yaşama için gerekli yiyecek ve meyveler satın alınır. Mesela¸ o sıralarda beldeye bir yolcu gelmişse¸ onu tekkede misafir ederler ve alınan yiyeceklerden ikram ederler. Bu tutum yolcunun ayrılışına kadar sürer gider. Bir misafir olmasa bile¸ yemek zamanında yine hepsi bir araya gelip topluca yerler¸ rakslar ederler¸ türküler çağırırlar ve ertesi sabah işlerine giderek ikindiden sonra elde ettikleri kazançlarla önderlerinin yanına dönerler. Bunlara 'Fityan – gençler'¸ önderlerine ise 'Ahi – kardeş' adı verilir”3. İbn Batuta¸ Ladik¸ Dongozla veya Tonuzlu adını verdiği Denizli'ye geldiğinde¸ Ahi Sinan mensupları ile Ahi Duman mensupları arasında¸ onu önce hangi tarafın misafir edeceği hakkında epeyce gürültü koparıldığından¸ nihayet kur'a usulü ile Ahi Sinan mensuplarının kendilerini ağırladığından bahsetmektedir4.

Yine İbn Batuta¸ Ladik Beyi Yenenç Beyin5 bir bayram alayını tasvir ederken¸ Ahilerin teşkilatı hakkında şu bilgiyi veriyor:

“Namazgâha gittiğimizde sultan da askerleriyle çıkmış¸ bütün sanatkârlar davul zurna ve boruları¸ bayrakları ile hazırlanmışlar¸ gösterişleri ve silahları ile de birbirleriyle yarışa girişmişlerdi.

Her sanatçı kolu¸ yanlarında getirdikleri koyun¸ öküz ve ekmek yüklerini taşıyorlar¸ kabristanda kestikleri kurbanları¸ ekmeklerle birlikte fakir fukaraya dağıtıyorlardı. Bayram alayı kabristandan başlamakta idi. Oradan namazgâha geliniyordu. Bayram namazını kıldıktan sonra¸ sultanla birlikte konağına gittik. Yemek hazırlandı. Fakihler¸ şeyhler ve ahiler için ayrı bir sofra¸ fakirler¸ düşkünler için de ayrı bir sofra kurulmuştu. Bugün hükümdarın kapısından bey olsun¸ fakir olsun kimse çevrilemezdi”6.

XIII. asrın ikinci yarısı ile XIV. asrın başlarında Anadolu'nun önde gelen bir takım devlet erkânı¸ kadı¸ müderris ve tacirlerin¸ değişik tarikatlara mensup şeyhlerin bir ahî kuruluşu olan “fütüvvet teşkilatı”na girdikleri görülmektedir7. O dönemde bu teşkilatın ne derece yaygın olduğu¸ İbn Batuta'nın “Ahiler Anadolu'ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde¸ şehir¸ kasaba ve köylerde bulunmaktadır.”8 ifadesinden anlaşılmaktadır. İbn Batuta'ya¸ “Anadolu'nun şeffaf diyar” olduğu hükmünü verdiren ahîler¸ belli başlı merkezlerde¸ bir nevî özerk idare ile¸ bölge halklarını dağılmaktan¸ cemiyet hayatını parçalanmaktan kurtarmışlar ve Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna kadar bu coğrafyayı korumuşlardır. Böylece tekke mensupları¸ yıkılan bir devletin yerine¸ kurulacak yeni bir düzen ve yeni bir devletin de ilk hazırlayıcısı olmuştur. Halkı¸ kol ve kanatları altına alan ve onları her türlü tehlikeye karşı koruyup kollayan bu teşkilatlar¸ devlet kurma fikrinde olan Beyler için¸ yegane güç ve kuvvet kaynağı durumunda idi. İbn Batuta¸ Aksaray'daki Şerif Hüseyin¸ Niğde'deki Ahi Çaruk¸ Kayseri'deki Ahi Emir Ali ve Sivas'taki Ahi Bıçakçı Ahmed ve Ahi Çelebi zaviyeleri ile Emir Alaaddin Eretna'yı9 tanıtırken¸ Ahilerin siyasî konumlarına şu şekilde vurgu yapmaktadır:: “Bu ülke törelerinden biri de¸ bir şehirde hükümdar bulunmadığı takdirde ahilerin hükümeti yönetmeleridir. Ahi¸ kudreti ölçüsünde geleni gideni ağırlar¸ giydirir¸ altına binek çeker¸ davranışları¸ buyrukları¸ binişleri ile aynen bir hükümdarı andırır”10.

Bünyelerinde alp ve alperenleri barındıran ahî teşkilatları aynı zamanda¸ fetih ve gaza hamlelerini kolaylaştıran¸ ordunun ikmâl ve lojistik ihtiyaçlarını imkânları ölçüsünde karşılayan askerî birer teşekküldü11. II.Gıyaseddin Keyhüsrev'in zaafından ve kötü yönetiminden yararlanan Moğollar Anadolu'yu işgal edip¸ Sultanın ordusu Kösedağ'da Moğol ordusu karşısında ağır bir yenilgiye uğrayınca¸ Kayseri Ahileri Moğollara karşı şehri müdafaa etmişlerdir. Moğollar karşısında on beş gün süreyle şehri savunan Ahilerin gerçekleştirdikleri en şiddetli çarpışmalar¸ Debbağlar Çarşısı tarafındaki surlar önünde gerçekleşmiş ve Moğol ordusuna ağır kayıplar verdirmişlerdi. Moğol ordusu komutanı Baycu Noyan'ın muhasarayı kaldıracağı bir sırada Selçukluların Kayseri Subaşıcısı Hacok oğlu Hüsameddin¸ Baycu ile anlaşarak Moğolların şehre girmelerini sağladı12. Bu acı mağlubiyetten sonra Kayseri Ahilerinin topluca imha edildikleri ve teşkilatlarının dağıldığı anlaşılmaktadır.

Meslekî hayatın temel prensiplerine sadık kalan Ahilerle¸ bugünün esnaf dernekleri diyebileceğimiz Ahi zaviyeleri içerisinde her sanat dalından insanlar bulunmaktaydı. Aynı zamanda onlar¸ manevî mertebesi yüksek bir “pîr”in gözetiminde tasavvufî eğitim de almaktaydılar. Aldıkları terbiye gereğince¸ herkesin kendi mesleğinin gereklerini yerine getirmesi¸ işinin ehli olması ve ürettiklerinin kalitesine dikkat etmesi istenmekteydi. Çalışma hayatı ve hizmet sahalarında gösterecekleri en küçük bir ihmal ve kusurla¸ pîrin sevgi ve himmetinden mahrûm kalacakları telkin edilmekteydi. Böylesi bir terbiye ocağında ve kültür ve sanat okulunda eğitim gören değişik meslek zümreleri¸ çalışma hayatlarını ve meslekî faaliyetlerini ibadet coşkusu içerisinde yerine getirmişlerdir. Bunun sonucu olarak¸ ok atıcılar -toz koparanlar-¸ değil müsabakalarda¸ günlük idmanlarında bile abdest alıp iki rekat namaz kılmadan¸ herhangi bir sebeple de olsa ok ve yaylarını ellerine almaz ve el sürmezlerdi. Tûfanda inananları kurtardığı için gemilerini mukaddes sayan gemiciler¸ gemilerinin üzerinde abdestsiz dolaşmamışlar¸ manasız ve gereksiz iş yapmayı hatalı saymışlar¸ insanlık hâli olarak bilmeden gemilerine çer-çöp atmayı bile günah telâkki etmişlerdir. Geçimini zırh yaparak kazandığı için Davud (as)'ı pir ittihaz edinen demirciler¸ örslerinde demir döverken onunla bütünleşmişler¸ bu duygu ve heyecan içinde çeliğe su vermişlerdir. Pehlivanlar¸ abdest alıp iki rekat namaz kılmadan ve kendilerine cazgır tarafından pîrleri Hz.Hamza'nın ruhaniyeti hatırlatılmadan güreşe başlamamışlardır[89].

Anadolu Selçukluları zamanında¸ Ahi zaviyelerinin kurulmasını zaruri kılan sebeplerden biri¸ Türkmen halkın göçebelikten yerleşik hayata geçişidir. Göçebelikten yerleşik hayata geçişin en önemli şartı¸ yerleşim yerlerinde iş sahibi olunmasıdır. O günün toplumunda Ahi zaviyeleri¸ Türkmen halkın şehir hayatına adaptasyonunu sağlamaktaydı. Göçmen Türkmenlerin birer meslek sahibi hâline gelmelerine öncülük etmeleri ve onların şehir hayatına uyum sağlamalarına önem vermeleri ile Ahi zaviyeleri¸ meslek ve sanat dallarının Türklerin eline geçmesine sebep olmuştur. Moğol istilası sonucu Anadolu'ya gelen yeni sanat erbabı desteklenmiş ve kendilerine sunulan imkanlarla takviye edilmiş¸ yerli Hristiyan esnafa karşı rekabet kabiliyeti geliştirilmiş ve böylece Türklerin iş hayatını ellerine geçirmesine imkan sağlanmıştır. Ayakkabı¸ çizme¸ at koşumu ve silah gibi devletin zaruri ihtiyaçlarını gideren iş kollarını millî hâle getiren ahî zaviyeleri¸ aralarında gerçekleştirdiği dayanışma ruhu ile Türk esnafını güçlendirmiş ve karşılarında gayr-i Müslim zümrelerinin tutunabilmesini imkansızlaştırmıştır14.

Esnaf ve sanat kuruluşlarının eğitimini¸ üretim¸ kalite kontrolü ve fiyat politikası gibi esaslarını düzenleyen Ahîlik¸ usûl ve âdâbını¸ iç-tüzükleri diyebileceğimiz fütüvvet-nâmelerle15 tespit etmiştir. Ahîliğin iç tüzükleri¸ diğer tarikatların usûl ve âdâbı mukayese edildiğinde¸ çoğu zaman paralellik arz ederken bazı önemli noktalarda farklılıkların bulunduğu da görülmektedir. Bu farklılıkları şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Müridlere kıyafet olarak ahîlikte¸ “şedd-kuşak” bağlanması ve şalvar giydirilmesi tercih edildiği hâlde¸ tarikatlarda¸ “hırka”nın esas libas olarak kabul edildiği görülmektedir.

2. Ahîlik ve fütüvvet'de¸ “yiğit¸ ahî¸ şeyh veya ahbâb¸ nîm-tarîk¸ müfred¸ nakîb¸ nakîbü'n-nukab⸠halîfe-i dâim-makam-ı şeyh¸ şeyh ve şeyhu'ş-şüyûh” şeklinde derecelendirilen teşekkül içi hiyerarşi¸ tarikatlarda¸ “mürid-şeyh” veya “mübtedî¸ mutavassıt¸ müntehî¸ mürşîd” şeklinde bir tasnife tâbî tutulmaktadır.

3. Ahîlikte müritliğin ilk şartı¸ esnaf¸ sanatkar¸ ya da bir meslek mensubu olduğu ve müntesiplerini seviye ve kabiliyetine göre¸ gerek iş başında ve gerekse iş hayatı dışında iki yönlü bir eğitime tâbî tuttuğu bilindiği hâlde¸ tarikatlarda böyle bağlayıcı bir hüküm bulunmamaktadır16.

Kuralları Sühreverdî'nin Avârifü'l-maâarif'indeki tasavvufî prensip ve kurallarla hemen hemen aynı olduğu görülen Ahîlik¸ usul¸ âdâb ve erkânlarında dış görünüş itibariyle Sühreverdiyye ve Rifâîyyeden pek çok iktibasta bulunduğu gibi¸ değişik noktalarda Mevlevîlik¸ Bektâşîlik¸ Halvetîlik gibi tarikatlarla da ilgili olduğu anlaşılmaktadır.

Anadolu'yu en ücra köşelerine kadar kuşattığını bildiğimiz Ahî zaviyelerinde¸ müntesiplerine¸ meslekî eğitim ve formasyon kazandırma yanında¸ kendilerine “muallim ahî” veya “emir” denilen yetişkin ahîler tarafından¸ Türkçe fütüvvet-nâme¸ Kur'an tilaveti¸ tarih¸ terâcim-i ahvâl¸ tasavvuf¸ Arapça¸ Farsça ve ilmîhal bilgilerinin öğretildiği¸ edebiyat okutulduğu da nakledilmektedir. Ahî sohbetlerinde: “Kur'an¸ hadiş menâkıb¸ muâmelât-ı hukem⸠evsâf-ı müzekk⸠sergüzeşt-i şüheda¸ nisbet-i ahıbba¸ letâif-i züref⸠esrâr-ı fukar⸠sulûk-ı evliyâ ve belâgat-ı şuara” da okutulmakta idi17.

Yapılan tüm bu açıklama ve değerlendirmelerden sonra¸ Ahilerin genel özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz: Anadolu beldelerinde oturup¸ Türkmenlerin köylerine kadar nüfûz etmeleri¸ Anadolu'yu bir şefkat diyarı hâline getirmeleri¸ doğruluktan ayrılmamaları¸ yabancıları korumaları¸ cömert¸ misafirperver¸ alçakgönüllü¸ iyi huylu olmaları¸ kendilerini halka adamaları¸ kitleleri iyiliğe yöneltmeleri¸ hoşgörülü¸ affedici ve nezaket ehli olmaları¸ bir sanat veya iş dalından çalışmaları¸ her meslek ve sanatın bir pire sahip bulunması18¸ son derece dindarane yaşam sürmeleri¸ utanma ve ar duygusunu canlı kılmaları¸ hile yapmaktan¸ yalan söylemekten¸ dedikodu yapmaktan¸ içki içmekten¸ zina ve fuhşa yönelmekten ve kusur aramaktan son derece kaçınmaları¸ zengin ve ekâbir takımına minnetsiz davranmaları¸ kimseye karşı düşmanlık ve kin duymamaları¸ büyüklere hürmetkâr¸ küçüklere şefkatli davranmaları¸ giyindikleri fütüvvet alâmet ve elbiseleri ile Allah'tan başka kimseye bel bağlamamaları¸ nefis ve şeytanla mücadeleyi şiar edinmeleridir.

Dipnotlar


1 Çağatay¸ Neşet¸ Bir Türk Kurumu Olarak Ahilik¸ Ankara 1974¸ s.51-52;Güllülü¸ Sabahattin¸ Ahî Birlikleri¸ İstanbul 1977¸ s.18.
2 Köprülü¸ Fuad¸ Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar¸ sad.Orhan F.Köprülü¸ Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları¸ Ankara 1993¸ 8.Baskı. s.212-213.
3 İbn Batuta¸ İbn Batuta Seyehatnamesi'nden Seçmeler¸ haz.İsmet Parmaksızoğlu¸ Kültür Bakanlığı Yayınları¸ Ankara 1999¸ II. Baskı. s.5.
4 Aynı eser¸ s.11-13.
5 Selçuklıu veziri Sâhib Atâ ailesinden Ali Bey'in oğlu olup¸ Şücaaddin İnanç Bey adıyla tanınır. Denizli'de kendi adıyla anılan bir beylik kurmuştur.
6 İbn Batuta¸ a.g.e.¸ s.14-15..
7 Uzunçarşılı¸ İsmail Hakkı¸ Osmanlı Tarihi¸ Türk Tarih Kurumu Basımevi¸ Ankara 1988¸ V. Baskı. c.I¸ s.530.
8 İbn Batuta¸ a.g.e.¸ s.5.
9 Alaaddin Eratna (ö.753/1335)¸ İlhanlı hükümdarı olup Irak sultanı unvanıyla anılan Ebu Said Bahadır Han'ın Anadolu genel valisi Şeyh Hasen-i Buzurg'un vekili olarak 1327-1335 tarihleri aasında Anmadolu'ya hakim olmuş ve daha sonra müstakil bir beylik kurmuştur.
10 İbn Batuta¸ İbn Batuta Seyehatnamesi'nden Seçmeler¸ s.21-24.
11 Çağatay¸ Ahilik¸ s.3.
12 Bayram¸ Mikâil¸ Bâciyân-ı Rûm (Selçuklular Zamanında Genç Kızlar Teşkilâtı)¸ Gümüş Matbaası¸ Konya 1987.¸ s.41-42
13 Daryal¸ Ali Murat¸ Kurban Kesmenin Psikolojik Temelleri¸ İstanbul 1994¸ s.153-155.
14 Çağatay¸ Ahilik¸ s.90-95.
15 Fütüvvet hakkında sözler¸ an'aneler¸ rivayetler ve fütüvvet ehlinin erkânı “fütüvvetnâme” denen kitaplarla tespit edilmiştir. Fütüvvetnamelerin çoğunda temel ibadetlerin yanında gündelik hayatta yapılması gereken görgü kuralları ve fetâda bulunması gereken yüksek ahlâki değerler etraflıca sıralanır. Bildiğimiz en eski fütüvvetnâme¸ Abdurrahmân es- Sülemi (ö.412/1021)'nin “Kitâbu'l-fütüvvesı”dir. Bundan sonra Hâce Abdullah el-Ensârî (ö.481/1089)'nin “Fütüvvet-nâme”si ile Şihâbuddin es-Sühreverdî'nin “Risâletu'l-fütüvve”si de önemli fütüvvetnamelerden biridir. Gölpınarlı¸ Abdülbâkî¸ “İslâm ve Türk İllerinde Fütüvvet Teşkilâtı ve Kaynakları”¸ İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası¸ İstanbul 1951¸ c.XI¸ s.11-13.
16 Çağatay¸ a.g.e.¸ s.29-59
17 Çağatay¸ Ahilik¸ s.96.
18 Bkz.Gül¸ Kemal Vehbi¸ Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması¸ İstanbul 1971¸ s.182-183.

Sayfayı Paylaş