“KADERE İNANAN KEDERDEN EMÎN OLUR!…”

Somuncu Baba

Hiç şüphesiz korkusuz insan olmaz. Zira korku insanî bir duygudur; sıkıntı verici bir heyecan türüdür. Ancak¸ korkunun kabul edilmez olanı¸ aşırısıdır. İnsana¸ özgürlüğün ve imanın cesaretini yaşamasını engelleyeceğinden dolayı böylesi bir korku¸ bilhassa mü'mine asla yakışmaz. Zira yersiz korku korunması gerekenleri korumaya ve hakları savunmaya mani olur¸ şahsiyeti yıpratır¸ mü'min kişiliği zayıflatır; Allah'la bağların kopmasına sebep olur; neticede insanı¸ korktuğu şeylere kul¸ köle; korkmadığı şeylere karşı da zâlim olmaya sevk e

Hiç şüphesiz korkusuz insan olmaz. Zira korku insanî bir duygudur; sıkıntı verici bir heyecan türüdür. Ancak¸ korkunun kabul edilmez olanı¸ aşırısıdır. İnsana¸ özgürlüğün ve imanın cesaretini yaşamasını engelleyeceğinden dolayı böylesi bir korku¸ bilhassa mü'mine asla yakışmaz. Zira yersiz korku korunması gerekenleri korumaya ve hakları savunmaya mani olur¸ şahsiyeti yıpratır¸ mü'min kişiliği zayıflatır; Allah'la bağların kopmasına sebep olur; neticede insanı¸ korktuğu şeylere kul¸ köle; korkmadığı şeylere karşı da zâlim olmaya sevk eder. İşte bundan dolayı Rasulüllah (s.a.v.)¸ “Allah'ım! Korkaklıktan¸ tembellikten ve cimrilikten sana sığınırım” duâsını¸ peygamberlik hayatı boyunca dilinden hiç düşürmemiştir.

Allah'a inanan kişi¸ tedbiri elden bırakmayıp üzerine düşen görevleri eksiksiz¸ hatta kusursuz olarak yaptıktan sonra gerisini Allah'a bırakmalı; artık Rabb'ine güvenip dayanmalı /tevekkül etmelidir.

“Kadere inanan kişi¸ kederden emîn olur.” Hadis-i şerifinde de belirtildiği üzere mü'min bilir ki: “Rabb'inin yazdığından /kaderden başkası başına gelmeyecektir.” Şâyet¸ Rabb'i onun için bir zarar takdir etmişse¸ bu da mutlaka imtihan amacıyladır; artık O'nu engelleyecek hiçbir güç yoktur. Böyle bir durumda yapılması gereken en güzel şey¸ “İnna lillah ve inna ileyhi raciuun” / “Biz Allah'a âitiz; neticede yine O'na döndürüleceğiz…” diyerek Allah'a iltica etmek ve sabretmektir.

Bu yazımızı Sevgili Peygamberimizin örnek alınması gereken bir özelliğini tanıtmaya tahsis ettik. O'nun şahsında Allah'a güven duygusunun¸ bütün korkuları nasıl yok edip paniği önlediğini; Allah'ın da¸ kendisine güvenen ve tevekkül eden kimseyi nasıl koruduğunu örnekleriyle açıklamaya çalışacağız.

Söz gelişi¸ Rasulüllah (s.a.v.)'ın endişe verici bir durumla karşılaştığı zaman yaptığı şu du⸠bizim de her zaman için başvuracağımız güzel bir sığınak olabilir:

“Allahümme! Eslemtü nefsî ileyke; ve veccehtü vechî ileyke¸ ve fevvaztü emrî ileyke ve elce'tü zahrî ileyke… Lâ melcee velâ mencâ minke illa ileyke… âmentü bi kitabikellezî enzelte ve bi nebiyyikellezî erselte.”
Meali:

“Allah'ım! Çekinerek ve umarak nefsimi sana teslim ettim; yüzümü sana döndürdüm;; işimi sana havale ettim; sırtımı yalnız sana dayadım… Senden gelecek olana karşı bile¸ senden başka bir sığınağım ve dayanağım yoktur. Senin indirdiğin kitabına ve gönderdiğin elçine iman ettim.”

Rasulüllah'ın peygamberlik hayatı¸ doğrudan doğruya canına yönelik tehlikeler ve bâdirelerle dolu bir hayattır. Fakat¸ ne kadar korkunç olursa olsun¸ yaşadığı tehlikeli anların hiçbirisi O'nu çekingenliğe itmedi; günlük işlerini yapmasına engel olamadı¸ risâlet görevini amacına ulaştırmasına mani olmadı; daha da önemlisi¸ bu tehlikelerin hiçbiri onu¸ Rabb'inden başkasına sığınma duygusuna dahi sevk etmedi; edemezdi de… Aksi halde günde beş vakit namazda Rabb'inin divanına durup da nasıl: “İyyake nabudü ve iyyake neste'în” / “Yalnız sana kulluk ediyoruz ve yalnız senden yardım diliyoruz” diyebilirdi ki!?

İnanan her insanın olması gerektiği gibi¸ onun yegâne sığınağı Allah idi. Mesela o¸ amcası Ebu Talib'e gelerek: Eğer yeğenin bu davasından vazgeçmeyecek olursa¸ onu öldüreceğiz¸ tehdidini açıkça savurmakta bir beis görmeyen Kureyş'in önderlerine: “Siz benim cesedimi çiğnemediğiniz sürece¸ yeğenime bir fiske dahi vuramazsınız!” cevabını veren hâmisi ölmüş; müşriklerin baskısı bir kat daha artmış olduğu bir dönemde Taif'e gitmişti. Şâyet izin ve güvence verirlerse tebliğ görevini orada sürdürmek istiyordu. Fakat Taif halkından beklediği ilgiyi göremedi. Tam aksine ummadığı biçimde bir şiddet ve saldırıya maruz bırakıldı; Rasulüllah'ın geçeceği yolun iki tarafına dizilen halk onu taş yağmuruna tutmuştu. Eli¸ yüzü kan ve yara içerisinde bir hurma bahçesine sığınmak zorunda kaldı. Biraz gölgelenmek ve dinlenmek maksadıyla gölgesine oturduğu hurma ağacının altında başını semaya doğru kaldırdı ve: “Allah'ım! Kuvvetimin azlığını¸ insanların aşağılamalarını sana şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Zayıf görülerek ezilenlerin Rabbi sensin. Benim Rabbim de sen… O halde sen beni kime emanet edeceksin? Bana surat asmakta olan uzağa mı¸ yoksa bütün işlerimi eline tevdi ettiğin düşmanlarıma mı? Fakat ne olursa olsun… Ben hepsine razıyım; yeter ki sen de benden razı ol¸ bana gazap etme! (…) Ben senden başka bir güç ve senden başka bir kuvvet tanımıyorum!…

Mekke'de¸ şirki terk edip tevhîd üzere yaşamak ve yalnız Allah'a kulluk etmek imkânsız hâle gelmişti… Sahabe ikişer¸ üçer… gruplar halinde Medine'ye hicret etmek üzere yola koyulmuştur… Bu durumu gören Kureyş telâşa kapıldı; Muhammed'i elimizden kaçırırsak¸ bir daha onu engellememiz mümkün olmaz… O nedenle acele edip¸ Mekke'den çıkmadan onu öldürmeliyiz¸ dediler. Darunnedve’de aldıkları karar gereği her kabileden bir kişi olmak üzere on kişiyi bu işle görevlendirdiler. Bu on kişi ellerinde kılıçlarıyla Rasulüllah'ın evinin önünde toplandı ve dışarıya çıkmasını beklemeye koyuldular. O ise¸ ellerinde kılıçlarıyla kapısının önünü kesmiş caniler karşısında hiç tereddüt etmedi. Emanetleri sahiplerine vermek üzere görevlendirdiği Hz. Ali'yi yatağına yatırdı¸ sonra da Rabb'ine sığınarak onların gözleri önünde yürüdü gitti… Caniler ise¸ Allah'ın Elçisini önlerinden geçip giderken ya şafak vaktinin alaca karanlığı sebebiyle onu göremediler¸ ya da bu şecaat karşısında sâdece bakakaldılar!…

Hicret esnasında Rasulüllah ve yol arkadaşı Hz. Ebu Bekir¸ geceyi geçirmek maksadıyla bir mağaraya sığınmışlardı. Onlar mağaradayken¸ başlarına konulan ödülü kazanmak için peşlerine düşen caniler mağaranın önüne kadar geldiler. Bunları görünce Hz. Ebu Bekir¸ Rasulllah hakkında endişelenerek telaşa kapıldı. Can dostunun yol arkadaşının telâşını hissedince Rasûl: “Lâ tahzen” İnnellahe maanâ” / “Üzülme! Hiç şüphen olmasın ki¸ Allah bizimle beraberdir” demiş¸ onu teskin etmeye çalışmıştı. Öyle ya: Allah var¸ gâma ne hacet var!…

Rasulün¸ belki de Allah'ın düşmanları onu ne zaman rahatsız etmediler ki!… Yine bir sefer esnasında O yüce insan¸ yağan yağmurda ıslanmış¸ biraz da yorulmuştu… Sığınılacak bir ağaç altı gördü¸ zırhını sırtından çıkardı kılıcıyla birlikte ağaca astı ve dinlenmek üzere oraya oturdu. Tepeden vaziyeti gözetleyen çeteye mensup bir gözcü¸ hemen reisleri Dasur'a koştu:

– “Dasur!… Dasur¸ çabuk ol! Muhammed¸ işte şuracıkta¸ hem de yapayalnız…” dedi. Dasur¸ hemen kılıcını çekip¸ koşarak tepeden indi; iki büklüm olarak sinsi sinsi yanına yaklaştı ve âniden Rasulüllah'ın karşısına dikiliverdi: “Söyle bakalım! Şimdi seni benim elimden kim kurtarabilir?” dedi.
Rasulüllah (s.a.v.) oldukça sâkin bir tavırla: “Allah… ” dedi ve hiç telâşlanmadan yerinden kalktı¸ ona doğru vakur bir tavırla yürümeye başlayınca iri gövdesine¸ heybetli duruşuna ve elindeki kılıca rağmen Dasur¸ birdenbire dehşete kapıldı ve kılıcı elinden düştü.

Rasulüllah¸ Dasur'un kılıcını yerden aldı ve ona çevirdi: “Şimdi sen söyle!… Ya seni benim elimden kim kurtaracak?” dedi.
Dasur¸ gördüğü bu şecaat ve yaşadığı dehşet ve panik karşısında: “Allah bir… Allah bir… İnandım ki¸ sen gerçekten Allah'ın elçisisin” dedi ve iman etti.

Rasulüllah(s.a.v.)¸ elindeki kılıcı sahibine verdi¸ hakikati görüp Allah'a ve Elçisine iman ettiği için Dasur'u kutladı ve onu¸ diğer kardeşlerini de İslâm'a davet etmesi için görevlendirdi…

Rasulüllah (s.a.v.) peygamberlik hayatı boyunca karşılaştığı bütün saldırılarda asla metanetini bozmadı¸ Rabb'inin koruması altında olduğu bilincini kaybetmedi ve O'ndan başka hiç kimseye güvenmedi¸ başka kurtarıcı beklemedi… Zira o biliyor ve inanıyordu ki¸ “Allah¸ seni insanlardan koruyacaktır” vaadinde sadık olan Rabbi¸ kendisiyle olduğu sürece¸ hiç kimse ona zarar veremezdi… Allah¸ kendisine güveneni hayal kırıklığına uğratmazdı…

İnsan haddini bildiği¸ insanlara¸ hatta canlı-cansız bütün varlıklara saygılı olduğu¸ toplumsal yasalara; âdab ve erkâna riâyet ettiği sürece korkmamalı! Bilmelidir ki¸ Allah'a ve insanlar da dahil çevresindeki eşyaya karşı görev bilincini taşıdığı ve bile bile suç işlemediği sürece kişi¸ her türlü saldırı karşısında ma'dur ve mazlumdur. Mazlumların yardımcısı ise¸ Hazreti Allah'tır…

Allah'a dayan¸ sa'ye sarıl¸ hikmete râm ol!…
Yol varsa¸ budur… Bilmiyorum başka çıkar yol.

* Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Sayfayı Paylaş