İSLÂMÎ YAPITLARIN GÖRKEMLİ VE CÂZİBE MERKEZİ HALİNE GELMESİNDE ÇİNİ SANATININ ROLÜ

247 Dergi-34

İnsanlık tarihi boyunca içerisinde yaşanılan tabiat şartları bağlamında pek çok el sanatı vücûda gelmiştir. Ortaya çıkan el sanatları daha çok korunma, barınma ve örtünme gereksinimleri ile kendini göstermeye başlamıştır. El sanatlarından her biri kendi ürünlerini her dönemde gelişerek ve çevre şartlarını dikkate alarak sunmaya çalışmıştır. Mensup olduğu toplumun duygu dünyasını, sanat kimliğini ve kültürel dinamiklerini yansıttığı için ortaya çıkan bu el sanatları geleneksel bir özellik kazanmıştır. Anadolu’daki geleneksel el sanatları da binlerce yıllık Anadolu tarihindeki farklı medeniyetlerin birer kültür mîrâsıdır. Farklı dönemlere ait değişik motifleri kendi özünde koruyan bu sanatlar âdetâ zengin bir mozaiğin bir yansıması niteliğindedir. Anadolu coğrafyasının iklim, çevre, tarih, kültür ve yaşam kalitesini bağrında barındıran Anadolu Türk el sanatları, tarihin ince süzgecinden geçerek günümüze kadar gelen Anadolu uygarlıklarının birer yansımalarıdır.

Anadolu’da ortaya çıkan Türk el sanatları o kadar geniş ve zengin bir hüviyet kazanmaktadır ki, âdetâ “Anadolu, sanat zevkinin neşv ü nemâ bulduğu bir coğrafya hâline gelmiştir.” dersek yerinde olur. Halıcılık, kilimcilik ve kumaş dokumacılığındaki renk, âhenk ve doku el sanatlarımızın ilk etapta göze ve gönle, hayata ve zevke hitap eden başlıca örneğidir. Ebrû sanatının el emeği ve göz nurunu yansıtan ehemmiyeti, sumak sanatının inceliği, yazmacılığın bir gereksinim oluşu ve sanat zevkini yansıtması, çinicilik, seramik ve çömlek yapımcılığının Anadolu halklarının tarih boyunca mehâretini ortaya koyması, örmecilik, işlemecilik ve oya yapımcılığının hayata bakışın seyrini gerçekleştirmesi, deri işçiliğinin uzun soluklu ve yorucu ameliyesi, müzik aletleri yapımcılığının sesin ve duygunun âhenge bürünmesini sağlayan duygu derinliğini yansıtması, ciltçilikle sanatkârların kitaba özen göstermeleri, taş işçiliğindeki kalitenin tarihe meydan okuması, bakırcılık sanatındaki anlayış ve zarâfetin göz alıcılığı, sepetçilik ve semercilikle sağlanan hayata dokunuşları, maden işçiliğindeki özen ve çabanın seyri, keçe yapımcılığındaki hayatın gerçekliği, ahşap ve ağaç işçiliğindeki ince dokunuşları, arabacılıktaki ihtiyaçları karşılarken beğeni duygusunun dışa vurumu, geleneksel Türk el sanatlarının ne denli hayatın içinde olduğunu ve Anadolu insanının ne kadar güçlü duygu derinliğine sahip bulunduğunu göstermektedir.

Her birisinin insanı derinden etkilediği, tarihe, insana, hayata ve kültüre ait nice zenginlikleri taşıdığı bu geleneksel Türk el sanatlarından çiniciliğin seyrini ele alarak bu yazımızda bir geleneğin mâhiyetine dikkat çekmek istiyoruz.

Çinicilik; porselen sanatını dünyaya tanıtan Çinlilerden hareketle “Çin’e” ait ve “Çin işi” anlamlarında kullanılan bir kavramdır. Çini sanatına “kâşi” veya “sırça” adı da verilmektedir. Yararlanılan malzemenin çeşidine göre geçmişte” toprak evâni” veya “çini evâni” denilen ürünlere günümüzde “seramik” veya “keramik” adı verilmektedir.[1] Çini sanatının esası farklı ebat ve şekillerdeki levhaların renklendirilmesi, sırlanarak fırınlanması, eriyen sırın çini hamurundan yapılmış levha üzerinde koruyucu saydam tabaka oluşturmasıdır. Özenle üretilen çiniler mîmârî eserlerin süslemesinde solmayan bir renklilik kazandırmıştır. Çini sanatı mîmârî yapıtların iç ve dış süslemelerinde olduğu kadar, ev eşyalarının süslemesinde de kullanılan bir sanattır.[2]

Zengin çini sanatının farklı dönemlerde ve değişik coğrafyalarda kimi teknik değişimler gösterdiği görülmektedir. Günümüze kadar zenginleşerek gelen çini sanatının ilk örnekleri eski Mısır ve Mezopotamya’da görülmektedir. O da tuğla üzerinde renkli sırın kullanılması şeklinde husûle gelmiştir.[3]

Emevîler ve Abbasîler Dönemlerinde levha hâlindeki çini üretimi gerçekleştirilmiş ve bunun ilk örneği Samerrâ’da ortaya konulmuştur. Perdahlı çini veya seramik tekniğinde üretim yapmaya çalışan Müslümanlar kendi imalatları ile çini tekniğinin gelişimine imkân hazırlamışlardır.[4]

Karahanlılar, Gazneliler ve Harezmşahlar’dan itibaren çini sanatının mîmârî eserlerimizi süslediğini ve tarihî süreç içerisinde gelişimini sürdürerek varlığını devam ettirdiğini görmekteyiz. Özellikle Selçuklular çini sanatının işlevselliğine zenginlik kazandırmışlar, 11. ve 12. yüzyıllarda Horasan ve İran coğrafyasındaki yapıtlarını çinilerle süslemişlerdir. Selçukluların İran coğrafyasında geliştirdikleri seramik sanatı, tekniklerindeki farklılıklar, desenlerindeki âhenk, üslup ve formlarındaki uyum sebebiyle İslâm sanatları arasında çiniciliğin yenilikler kazanmasını sağlamıştır.[5]

  1. yüzyıla geldiğimizde İlhanlılar mozaik çini sanatını mîmârî yapı ile uyumlu olacak şekilde yerli yerince kullanır olmuşlardır. 15. yüzyılda Timur Hânedanlığı, Semerkant ve Buhârâ’daki mîmârî yapıtlarında ihtişamlı çini örneklerini sergilemiş, boyama tekniğini renkli sırla gerçekleştirerek çini sanatına üstün bir pâye kazandırmıştır. Çini sanatının zengin motiflerine ve teknik gelişmişliğine Safevîler Dönemi İran mîmârî yapıtlarında da görmekteyiz. Şark mîmârî geleneği kadar Mağrib ve Endülüs mîmârîsinde de İslâmî zevkin çini mîmârîsine güç kattığı görülmektedir. Memlüklüler Devri’nde çini sanatının Mısır’da görünür konuma geldiği bir gerçektir. Sultan Nâsırüddin Muhammed’in (1293-1341) yaptırdığı sebil çini mozaik tekniğinin Mısır’daki ilk örneklerinden biridir.[6]

Mîmârî yapıtları süsleyen ve câzibe merkezi haline dönüştüren çini süslemeleri büyük çaptaki gelişimini daha çok Anadolu’da gerçekleştirmiştir. Anadolu çinilerindeki teknik ne kadar zengin ve gelişmiş olursa olsun içerisinde bulunduğu mîmârî yapıyı gölgede bırakacak bir hüviyete bürünmemiştir. Oluşturduğu renkli atmosferle çiniler o mîmârî yapıtın mekânsal dokusuna güç katmıştır. Anadolu Selçukluları ortaya koydukları farklı mîmârî eserlerle çini sanatının gelişimine ve varlığını günümüze kadar devam ettirmesine imkân sağlamışlardır. Her dönemde bir öncekine oranla çini süslemeleri daha üstün meziyetler kazanmış, önceki kazanımları devam ettirirken yeni teknik ve daha özel renklerle gelişimine katkı sağlamıştır. Dolayısıyla çini sanatı Anadolu Selçukluları Dönemi’nde gelişerek varlığını devam ettirmiştir.[7] Anadolu Selçuklu sanatında sırlı tuğla tekniği yerine artık çini mozaik tekniği benimsenmiştir.[8]

Anadolu’da kullanılan en eski çini eserlerinden önde gelenleri olarak 12. yüzyıl yapıtlarından Siirt Ulu Camii ve minaresi, Divriği Kale Camii’nin taç kapısı (1180) ile Konya II. Kılıçarslan Türbesi’ni (1155-1192) zikredebiliriz.[9]

Sivas Keykâvus Dârüşşifâsı’ndaki türbe, Anadolu’daki çini süsleme sanatının ilk örneklerinden biridir. Türbede Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus (1211-1220) metfun bulunmaktadır. Sultanın vefâtını belirten levha çinileri, türbenin cephesi, türbede kullanılan mozaik çini süslemeleri türbeye görkemli bir görünüm kazandırmaktadır. Binada daha çok geometrik kompozisyonlar yer almaktadır. Kazıma tekniği ile yapılmış iki küçük kartuş içinde ise ustanın Marendli olduğu belirtilmiştir.[10] Anadolu Selçuklu Devleti’nde çini sanatının ulaştığı noktayı görmemiz açısından dikkat çeken en önemli yapıt Sivas’taki Gökmedrese (1272) olmuştur. Eyvan tonozundaki örnekler ve mozaik çininin kabartma olarak uygulanması, eyvanın arka duvarının süslemesi Gökmedrese’nin bâriz özelliklerindendir. Anadolu Selçuklu Dönemi mozaik çinilerinde kullanılan motiflerin en güzel özetini bize Tokat’taki Gökmedrese’nin eyvan cephesindeki çiniler vermektedir. [11]

Anadolu Selçuklu Devleti’nin Konya’da yaptırdığı mîmârî yapıları süsleyen çiniler, Konya’nın çini sanatı bakımından âdetâ bir merkez konumuna gelmesini sağlamıştır. Çini sanatının seçkin örneklerine Alâeddin Camii’nin (1192) mihrap ve kubbeye geçiş kısmındaki çini süslemelerinde, Sırçalı Medrese’nin (1243) eyvanındaki mozaik çini süslemelerinde, Konya Karatay Medresesi’nin (1251) kubbesi, Sâhib Ata Külliyesi’ndeki (1258-1283) çini süslemeleri başta olmak üzere medresenin hemen her bölümünü kaplayan mozaik çini süslemelerinde görmekteyiz. Sırçalı Medrese’nin kitâbesinde Tûslu bir sanatçının ismi yazılmaktadır. Tûs kentinden gelip Anadolu’da sanatını sergileyen bu usta, çini sanatının Konya ve çevresinde yaygınlaşmasına katkı sağlamıştır. Bütün bu örnekler çini sanatının Anadolu Selçuklu Devleti Dönemi’nde ulaştığı üstün konumu göstermektedir.[12] Selçukluların tasvir anlayışlarını sergileyen çini süslemelerine örnek olarak Konya’da Alâeddin Köşkü’nün (1156-1192) saray kalıntısında, Sultan I. Alâeddin Keykubad tarafından inşâ ettirilen Kayseri Keykubâdiyye Sarayı (1224-1226) ve Beyşehir’deki Kubadâbâd Sarayı’nın (1226-1237) çinilerinde görebiliriz.[13]

Karaman’daki İbrahim Bey İmâreti (1433) ile Germiyanoğulları’na ait Kütahya II. Yâkub Bey Türbesi (1429) çini sanatının Beylikler Dönemi’nde bâriz örnekleridir. Bahsi geçen imâretle türbedeki çiniler renkli sır tekniğiyle yapılmış dikdörtgen levha özelliğine sahiptir.[14]

Emevîler’den Karahanlılar’a, Gazneliler’den Selçuklular’a, Anadolu Selçuklu Devleti’nden Beylikler Dönemi’ne gelişerek devam eden çini sanatı, Osmanlı Dönemi’ne gelince geliştirilen yeni tekniklerle yaygın ve seçkin örneklerini vermiştir. İlk dönem Osmanlı çini sanatının en bâriz örneği Bursa Yeşilcami ve Külliyesi (1419-1422) ile Murâdiye Cami ve Medresesi (1425) olmuştur.[15] Topkapı Sarayı çinileri (1478) ile Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı Çinili Köşk çinileri (1472) Osmanlı çini sanatının her devrini bir bütün hâlinde içerisinde toplamaktadır. Topkapı Sarayı ile Çinili Köşk’ün çinileri, Osmanlı’nın ilk dönemlerindeki mozaik çini sanatının üslup gelişimini yansıtmakta, yepyeni bir kompozisyon oluşturmakta ve renklendirilmiş gözde örneği hâline gelmektedir.[16] Çini süslemelerinde renkli sır tekniğinin mîmârî örnekleri bağlamında Edirne’deki Üç Şerefeli Cami (1437-1447), Yavuz Sultan Selim Cami ve Türbesi (1522) ile Şehzade Mehmed Türbesi’ni (1548) zikredebiliriz.[17]

Nakkaşbaşıların rehberliğinde kendi özel çalışmalarını ortaya koyan çini ustaları farklı desenlerdeki çinileriyle Osmanlı çinisinin özgün yapıtlarını ortaya koymuşlardır. Nakkaşhânelerde çalışan çini ustalarının 16. yüzyılda ortaya koydukları özgün çini sanatının örneklerini; İstanbul Süleymaniye Camii (1550-1557), Rüstem Paşa Camii (1561), Sokullu Mehmed Paşa Camii (1571), Piyâle Paşa Camii (1573) ve Edirne Selimiye Camii (1569-1575) olarak sıralayabiliriz.[18]

Türk çini sanatının en güzel ve en gelişmiş örneği İstanbul Sultan Ahmet Camii’nin (1609-1617) çinileridir. Sultan Ahmet Camii’nde 21.043 çini kullanılmış, üst kat mahfillerindeki çini panolarda çiçek açmış ağaçlar, asma dalları sarılmış selvi ağaçları, üzüm salkımları, lâle, sümbül, karanfil demetleri, Çin bulutları ile kuşatılmış iri şakayıklar ve sembolik üç top desenleri, yıldızlı geometrik geçmeler gibi çok farklı motiflerin ayrı ayrı panolar halinde bir araya getirildiği görülmektedir. Sultan Ahmet Camii’nde İznik ve Kütahya çinileri bir arada kullanılmıştır.[19]

  1. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı çini sanatında teknik açıdan bir duraklama ve gerileme başlamıştır. Bu dönemde renkler solmaya başlar, mercan kırmızısı kahverengiye dönüşür, sır parlaklığı kaybolur, sır altında akmalar görülür, çatlaklar belirir, beyaz zeminin kirli ve benekli bir görünüm kazandığı görülür, desenlerin giderek inceliklerini yitirdiği ve donuklaştığı bir gerçektir. 17. yüzyılda İznik’teki atölyelerin ayakta kalmakta zorlandığı görülmüş, artık Kütahya çinileri İznik çinilerinin yerini almaya başlamıştır. Üsküdar Çinili Camii (1640) mihrabı, minberin külâhı ve nişli duvarları ile Kütahya çinilerinin İznik ürünlerini hatırlatan başarısını gözler önüne serer. 18. yüzyıl başlarında İznik çiniciliği tamamen son bulur. Bu dönemden sonra Kütahya tek çini merkezi olmuştur. Kütahya çinilerinde saray sanatının görkeminden uzak, daha çok çiçek buketleri ve rozetlerin ortaya çıktığı görülür. Üsküdar Yeni Vâlide Camii (1708) ile Kütahya Hisar Bey Camii’nin (1750) çinileri bu dönemin özelliklerini yansıtmaktadır.[20]

Makalemizi Selçuklu ve Osmanlı çini sanatına attıkları imzalarıyla katkı sağlayan çini ustalarından birkaçının ismini teberrüken zikrederek bitirmek istiyoruz. Mîmârî yapıları görkemli hâle getiren çinilerin arkasındaki güç, ustalarının mehâreti olmuştur. Sivas’taki I. Keykâvus Dârüşşifâsı’nda bulunan İzzeddin Keykâvus’a ait türbedeki çinilerin güzelliğini yansıtan usta Tebriz’den gelen Marendli Ahmed olmuştur. Malatya Ulu Camii’nin (1224) çinilerine imzasını atan usta Yâkub b. Ebûbekir el-Malatî’dir. İznik’te Orhan Gazi zamanından günümüze yansıyan çinilerde Musullu Abdullah’ın imzası yer almaktadır. Eyüp’teki Sultan Reşat Türbesi’ndeki (1914) çinilerin ustası Hafız Emin Usta’dır. Akşehir Seyyid Mahmud Hayrânî Türbesi’ndeki (1268) çinilerin sanatkârı Ahmed İbn-i Abdullah bin Aslî olmuştur. Konya Sahip Ata Camii (1258) ile İnce Minareli Medrese (1264) çinilerinin ustası Kölük bin Abdullah’tır. Sivas’taki Gökmedrese (1271) çinilerinin ustası Kaluyan el Konevî olmuştur.[21]

Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE

Ahmet ÖZDERE

[1] Aziz Doğanay, “Türk Çini Sanatı”. Türk İslam Sanatları Tarihi, ed. Muhittin Serin, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 2014, s.171.

[2] Celâl Esad Arseven, Sanat Ansiklopedisi, Maarif Basımevi, İstanbul 1958, c. I, s. 410; Fatmagül Saklavcı, “Çini Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 11, Ekim-Kasım-Aralık 2017, s. 68.

[3] Şerare Yetkin, “Çini”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1993, c. 8 s. 329.

[4] Aziz Doğanay, “Türk Çini Sanatı”. Türk İslam Sanatları Tarihi, ed. Muhittin Serin, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 2014, s. 172; Saklavcı, “Çini Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 11, s. 68.

[5] Gönül Öney, “Büyük Selçuklu Seramik Sanatında Resim Programı ve Gelişen Figür Üslubu”, Sanat Tarihi Dergisi, c. 13, Sayı: 1, Yıl: 2004, s. 61.

[6] Şerare Yetkin, “Çini”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1993, c. 8 s. 329.

[7] Yetkin, “Çini”, İslam Ansiklopedisi, c. 8 s. 329.

[8] Saklavcı, “Çini Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 11, s. 68.

[9] Saklavcı, “Çini Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 11, s. 69.

[10] Şerare Yetkin, “Çini”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1993, c. 8 s. 330.

[11] Yetkin, “Çini”, İslam Ansiklopedisi, c. 8 s. 330.

[12] Yetkin, “Çini”, İslam Ansiklopedisi, c. 8 s. 330.

[13] Saklavcı, “Çini Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 11, s. 69.

[14] Saklavcı, “Çini Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 11, s. 69.

[15] Hülya Bilgi, Ateşin Oyunu. Vehbi Koç Vakfı Yayınları, İstanbul 2009, s. 16-23; Saklavcı, “Çini Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 11, s. 69.

[16] Yetkin, “Çini”, İslam Ansiklopedisi, c. 8 s. 333.

[17] Hülya Bilgi, Ateşin Oyunu. Vehbi Koç Vakfı Yayınları, İstanbul 2009, s. 16-23; Saklavcı, “Çini Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 11, s. 69.

[18] Yetkin, “Çini”, İslam Ansiklopedisi, c. 8 s. 332-333; Saklavcı, “Çini Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 11, s. 69.

[19] Yetkin, “Çini”, İslam Ansiklopedisi, c. 8 s. 333.

[20] Yetkin, “Çini”, İslam Ansiklopedisi, c. 8 s. 334; Bilgi, Ateşin Oyunu. s. 16-23; Saklavcı, “Çini Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 11, s. 70.

[21] Doğanay, “Türk Çini Sanatı”. Türk İslam Sanatları Tarihi, s.189; Saklavcı, “Çini Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 11, s. 71.

Sayfayı Paylaş