TEVHÎD NAZARIYLA BAKABİLMEK

245 Dergi-28

Tasavvuf, kulu hakîkî kulluk makamına eriştiren, ahlâkî erdemler ve güzel huylarla bezendiren bir gönül mektebidir. Tasavvuf, böylece kulu Hakk ile buluşturma, varlık ve Allah çizgisinde varlıkta birliği öğretme, Hakk ile kâim olmayı hedefleme bakımından bir mânevî sistemdir. Dinin temeli tevhîd olduğuna göre tasavvufun temeli de tevhîddir.

Tasavvufî anlamda tevhîd, Bir/Allah’ı bilmekle başlayan, Bir’i tanımak ve anlamakla yükselen, Bir için amel ve ibâdetle gelişen ve nihâyet muhabbet ve aşkla Bir’i yaşamak sûretiyle zirveye ulasan bir disiplindir. Bilmek zihnî, anlamak aklî, tanımak kalbî, yaşamak ise hem kalbî hem bedenî bir eylemdir. Bu yüzden tasavvufî telakkîde birlik sâdece zihnî ve aklî faaliyetten ibâret değildir. Aksine zihnî ve aklî faaliyete kalbî ve bedenî aksiyon da eklenmiştir. Tasavvufta tevhîd, sâlikin varacağı nihâî Birlik anlayışıdır. Felsefede sâdece zihnî ve aklî, ilm-i kelâmda aklî ve bedenî anlayışa, tasavvuf kalbî aksiyonu hayâtî bir eylem olarak ilâve etmiştir.[1]

Kalp ve gönül, duyguları etkileyip, görüş ve düşünceleri yönlendirir. Yönetim merkezi gönül olunca kişinin hayâtı algılama, varlığı okuma ve olayları yorumlama biçimi de elbette değişir. Tevhîde ermenin yolu zihni bilgiyle, aklı düşünceyle, kalbi aşk ve muhabbetle doldurmaktan geçmektedir. Aşk ile dolmuş bir gönül nereye nazar edecek olursa sâdece O’nu görür. Gayrı sıfatları unutur.  Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde şöyle buyurur:

 

Bir kez cemâlin perdesin lütfun ile ref‘eyledin 

Anı gören gözler kamu gayrı sıfâtı unutdu

(Yüzünün örtüsünü lütfun ile bir kez kaldırdın. Cemâlini apaçık gören gözler başka yüzleri unuttu.)

Çünkü Kur’ân’da, “Nereye dönerseniz dönün Allah’ın yüzü oradadır.”[2] buyrulmaktadır.

Mekânlar, yönler ve kâinatta mevcut olan bütün şeyler, ilâhî sıfatlarıyla ayakta durmaktadır. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın yüce zâtı karşısında yok hükmündedir. Allah’ın varlığı yanında hiçbir şeyin varlığından söz edilmez. Artık siz her ne tarafa yönelseniz, Allah’ın zâtı oradadır. İlâhî nurların parlamasıyla bütün varlıklar görünmez olur, zât-ı ahadiyyetin sırları karşısında da nurlar silinir gider; sonunda bir ve kahhâr olan Cenâb-ı Hak zâtıyla kalır.

 

Allah şu sözün sahibine rahmet eylesin, bakın ne demiş: “Yüce ilâhımı tanıyınca, (kâinatta) başka birini görmedim. Zaten başkaları bizim yanımızda (kalbe girmekten) menedilmiştir. Kalbimi bütünüyle O’na verdikten bu yana ayrılıktan korkmadım. Ben bugün de kalbim O’nunla birlik içinde kendisine vâsıl olmuş bir haldeyim.”

 

Bir başkası da der ki:

“Allah’tan başka her şey, eğer gerçek halini bilirsen, bütünüyle yokluktan ibarettir. Bir varlık ki Allah’ın zâtı olmadan bir varlığa sahip değildir, eğer O olmasa onun varlığı imkânsızdır.”

 

Kasîde-i Ayniyye sahibi Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.) şöyle demiştir: “Sevdiğim, cemâlini yansıtan aynalarda (varlıklarda) tecellî etti; her bir varlıkta sevgiliye ait alâmetler vardır. O’nun güzelliği değişik şekillerde kendini gösterince her birine ayrı bir isim verildi. Hepsi O’na nazar edilecek birer mahal oldu.”

Şüşterî demiştir ki: “Sevdiğim bütün varlıkları kuşattı, bütün beyaz ve siyahlarda hep O zuhûr etti.”

Bu konuda şu mânâdaki beyitler okunur:

“Ârifler yüce ve ulu Allah’tan başka hiçbir şeyi görmeyerek O’nda fânî oldular. Onlar, gerçekte Allah’tan başka bütün varlıkların geçmişte, şimdiki halde ve gelecekte yokluğa mahkûm olduğunu gördüler.”

Aklı sarhoş eden ezelî aşkı anlattığı bir şiirinde İbni Acîbe şöyle demiştir:

“Zât-ı bârî, sıfatı itibariyle herhangi bir varlığa girmekten münezzehtir/yüce ve uzaktır. O, ezelde nasılsa, o halden başka bir şekle girmemiştir. O’nun sıfatları, cemâlini yansıtan aynalarda (varlıklarda) sürekli tecellî etti, ancak O, varlıkların üzerine azamet ve yüceliğini gizleyecek perdeler çekti. Kâinatta O’nun sıfatlarının güzelliğinden başka görünen bir şey yoktur; ancak bu güzellik insanlara, kalplerindeki perdelerden dolayı perdelendi.”[3] İşte Hulûsi Efendi (k.s.) perdenin açılmasıyla cemâle tevhîd nazarıyla gördüğünü ifade buyurmaktadır.

 

İnsanın kendine ait bir varlığının olmadığını kavraması, tevhîdde önemli bir merhaledir. Çünkü insan bu anlayışa erdiği zaman “ben, ben” demekten kurtulacak ve benim sandığı şeylerin kendisinin olmadığını, hattâ kendisinin de kendine ait olmadığını kavrayacaktır. Mevlânâ bu gerçeği Mesnevî‘sinde ne güzel belirtmektedir:

“Biz ney gibiyiz. Bizdeki ses, Sen’dendir. Biz dağ gibiyiz, bizdeki yankı Sen’dendir. Ey bizim cânımıza cân olan Rabbim! Biz kim oluyoruz da sana karşı, “biziz” diye ortaya çıkalım. Allah’ım! Bizim varlığımız aslında yoktan, “gerçek varlık” ise Sen’den ibârettir. Görünüşte biz bayrakların üstündeki arslanlarız. O arslanların zaman zaman oynayışı rüzgârın tesiri iledir. Arslanların oynayışı görünür de onları oynatan rüzgâr görünmez. İşte o görünmeyen var ya, O eksik olmasın hiçbir zaman bizden uzak kalmasın. Allah’ım bizi hareket ettiren güç de bizim var oluşumuz da Sen’in ihsânındır. Varlığımızın hepsi Sen’in eserindir.”[4]

 

Mektubat-ı Hulûsi-î Darendevî’deki bir beyit şöyledir:

Tevhîd ihlâs dayanışıyla

Tertemiz insân inanışıyla[5]

 

Tasavvufî anlamda tevhîd, sûfînin Allah’ı birlemesi ya da kendi beşerî sıfatlarından sıyrılarak ilâhî sıfatlarla donatılmasıdır. Bu çerçeveyi genellikle mutasavvıflar Fenâ ve Bakâ kavramlarıyla açıklarlar. Fenâ ve bakâ mevzûu, tasavvuf ilminin en hassasiyet gösterdiği konularındandır. Fenâ ve bakânın bir hâl olduğun söyleyenler bulunduğu gibi, bir makam olduğunu savununlar da vardır. Tasavvufî bir çizgide hayatını devam ettiren bir mürit, bir mürşid-i kâmilin gözetiminde ve mânevî bir denetim altında, kâbiliyetine göre değişik riyâzet usulleri ve mücâhedelerle nefis terbiyesinde yol alır.  Bu terbiye ve tezkiye neticesinde varılan noktaya “fenâ-bakâ” adı verilmektedir. Bu terimleri “sekr-sahv”, “cem-tefrika” ve “gaybet-huzur” terimleriyle aynı anlamda kullanan sûfîler de vardır.[6] Tasavvuf düşüncesinde tevhîdle başlayan anlayış, fenâ nazariyesi ile gelişmekte ve “Ene’l-Hak” noktasına ulaşmaktadır. Bir başka deyişle, tevhîd, fenâ ve vahdet-i şuhûdla gelişen bu his ve sezgi, vahdet-i vücûda kadar uzanmaktadır.[7]

 

Hulûsî Efendi bir kıt‘asında elest meclisinde Hakk’ın huzurunda aşk yükünü yüklenip taşıma sözü verenlerden ve aşk meydanında baş ve can verip saâdet topunu kapanlardan olduğunu ifade ettikten sonra “şerîat ve tarîkat yolumuz, hakîkat ve mârifet değerimiz ve rütbemiz, tevhîd kulemiz, Hak sığınağımızdır.” diyerek mücâdelede ölçülerini sıralar:

Elest hitâbında Hak dîvânında

 Ahd ile peymânı yapanlardanız

Baş u cân verip de aşk meydânında

Saâdet topunu kapanlardanız

 

Şerîat tarîkat resm-i râhımız

 Hakîkat ma‘rifet izz ü câhımız

 Tevhîddir hısnımız Hak penâhımız

 Sanma bizi yoldan sapanlardanız[8]

 

Tasavvufî ahlâkın en temel gayesi, mârifetullah/Allah’ı bilme ve muhabbetullah/ Allah’ı sevmedir. Sâlikin Mutlak Varlık’ı tanıması ve oluş seyrine katılmasıdır. İnsân-ı kâmil, varlık mertebelerinin sonuncusudur, ama bütün merhalelerin nüzûl ve urucûnu gerçekleştiren bir âriftir. Bu hususu Kadir Özköse Bey’in şu tespitleriyle tamamlayalım:

“Kesrette vahdeti, vahdette kesreti yaşama deneyimini başaran tecellîgâh-ı ilâhîdir. Tevhîdin sırrına erip birlik dükkânına erebilendir. Kesret âleminin fânîliğine takılmadan, bakâ yurdunun ulvîliğine kanat çırpandır. Tasavvufî tecrübeyi tahalluk (ahlak haline getirme) boyutuyla gerçekleştirebilen, sadâkatle şer’-i şerîfe ve ilâhî hükümlere râm olan, sünnetullahı idrâk eden, kulluk bilincini, tâat ve ibâdetlerini en derûnî duygularla icrâ edebilen sâlik, zamanla latîfelerinin açıldığını, gönül âleminin aydınlandığını, idrâk sürecinin geliştiğini, coşku ve heyecanının arttığını fark edecektir. Zâhirî hükümlere riâyetle ve edebe uygun hareketle, bâtınî donanımının gelişeceğine, tahalluk boyutuna tahakkuk sürecinin eşlik edeceğine şahit olacaktır. Nefsin tezkiyesi, kalbin tasfiyesi ve ruhun yükselişi, birtakım tasavvufî makâmların kat edilmesini sağlarken, aynı zamanda sâlikin iç dünyasında da bir takım vehbî oluşumlar, mânevî zenginlikler ve duygusal gelişimler belirecektir. Tâat ve ibâdetlerinde, tezekkür ve tefekküründe, devran ve semâ’ında sâlikin bezendiği bu tasavvufî hâllerin en coşkun sellerinden biri de vecddir. Yaşanılan bu mânevî his ve heyecan, şu üç aşamada gerçekleşmektedir: Tevâcüd, vecd ve vücûd.

Özetle Tasavvuf, sâlikin benlik kaygısından kurtulup vuslat şerbetini içmesini sağlar. Nefsânî arzuların değil, mânevî duyguların hazzına ermeyi amaçlar. Sonlu, fânî, basit ve bayağı duyguların değil, sonsuzluk sırrının idrâk edilmesini ister. Tevhîdin özüne sahip olmayı, kulluk şevkine kavuşmayı ve mânevî heyecanı taşımayı öngörür. Zira vecdle elde edilen huzûr, şehevî, nefsânî ve dünyevî hazların ötesinde, dinmeyen bir coşku ve mutluluk sağlar.”[9]

 

[1] Hasan Kâmil Yılmaz, Çağları Aşan Mevlâna Çağrısı, Erkam Yayınları, İstanbul, 2008, s. 101.

[2] 2/Bakara, 115.

[3] İbn Acîbe el-Haseni, Bahrü’l-Medîd, (Terc. Dilaver Selvi), Semerkand Yayınları, İstanbul, 2015, C.1 s. 422-223.

[4] Mesnevî, VI, b. 811.

[5] Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Mektûbât-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz), Nasihat Yay., İstanbul, 2013, s. 284.

[6] Kelâbâzî, et-Taarruf, s. 149.

[7] Mustafa Kara, Dervişin Hayatı, Sûfînin Kelâmı Hal Tercümeleri-Tarikatlar-Istılahlar, Dergâh Yayınları, İstanbul 2005, s. 87.

[8]Nihat Öztoprak, 20. Yüzyıl Mutasavvıf Divan Şairi Seyyid Osman Hulûsî Efendi Divanı (İnceleme-Metin-Nesre Çeviri), Nasihat Yayınları, İstanbul 2020, c.1 (4 cilt) s.92.

 

[9] Kadir Özköse, Dervişin Günlüğü, Ensar Yayınları, Konya, 2008, s. 82.

Sayfayı Paylaş