HZ. YÛSUF’UN SINAV SORUSU OLAN SARAY KADIN(LAR)I

245 Dergi-6

Hayat Kitabımız Kur’ân, şu sınav dünyasında her zaman karşılaşabileceğimiz zorlu sorulara hazır olmamız için, geçmiş dönemlerde yaşanmış kıssalarla bize mesajlar sunar. İşte onlardan biri de Hz. Yûsuf’ın zorlu sınav sorularından biri olan kadın konusudur. Kardeşlerinin kıskançlık ve ihâneti sonucu kuyuya atılan Yûsuf, yolcular tarafından kuyudan çıkarılıp Mısır’a götürülür ve köle diye satılır. Onu Mısır Aziz’i karısıyla birlikte satın alır. Kaynaklardaki bilgilere göre Yûsuf’u satın alan Mısır kralının malî işlerinden sorumlu olan vezir Kıtfîr ve karısı kralın kız kardeşi olan Züleyhâ lakaplı Râil Hanım’dı.

Onların niyeti Yûsuf’u büyütecekler, o onların hizmetini görecek, ileride uygun görürlerse onu evlatlık edineceklerdi. Nihâyet Yûsuf, gelişip serpildi ve son derece yakışıklı bir delikanlı oldu. Aziz’in karısı Züleyhâ ondan yararlanmak istedi ve ona kendini sundu. Ancak Peygamber ocağında yetişmiş olan Yûsuf, bu teklifi, “Allah korusun, ben ihânet edemem.” diyerek reddetti. Suçsuz olduğu hâlde, gözden ırak olsun, dedikodular unutulsun diye Yûsuf, senelerce hapsedildi. Mısır Meliki’nin rüyasını yorumlayıp zindandan çıkarılınca da Mısır’a sultan oldu. Olay âyetlerde şöyle anlatılır:

“Mısır’da onu satın alan kimse karısına: ‘Ona güzel bak, belki bize faydası olur yahut ta onu evlat ediniriz.’ dedi. Biz işte böylece Yûsuf’u o yere yerleştirdik; ona, rüyaların nasıl yorumlanacağını öğrettik. Allah, işinde hâkimdir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

Erginlik çağına erince ona hikmet ve bilgi verdik. İyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapıları sıkı sıkı kapadı ve ‘Gelsene!’ dedi. Yûsuf, ‘Günah işlemekten Allah’a sığınırım, doğrusu senin kocan benim efendimdir; bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar şüphesiz başarıya ulaşamazlar.’ dedi.

And olsun ki kadın Yûsuf’a karşı istekli idi; Rabb’inden bir işaret görmeseydi Yûsuf da onu isteyecekti. İşte ondan kötülüğü ve fenâlığı böylece engelledik. Doğrusu o bizim çok samîmî kullarımızdandır.

İkisi de kapıya koştu, kadın arkadan Yûsuf’un gömleğini yırttı; kapının önünde kocasına rastladılar. Kadın kocasına, ‘Ailene fenâlık etmek isteyen bir kimsenin cezâsı ya hapis ya da can yakıcı bir azap olmalıdır.’ dedi.

Yûsuf: ‘Beni kendine o çağırdı.’ dedi. Kadın tarafından bir şâhit, ‘Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, erkek yalancılardandır; şâyet gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir, erkek doğrulardandır.’ diye şâhitlik etti.

Kocası gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, karısına hitâben, ‘Doğrusu bu sizin hilenizdir, siz kadınların fendi büyüktür.’ dedi. Yûsuf’a dönerek, ‘Yûsuf! Sen bundan kimseye bahsetme.’; kadına dönerek, ‘Sen de günahının bağışlanmasını dile, çünkü suçlulardansın.’ dedi.

Şehirde birtakım kadınlar: ‘Vezirin karısı kölesinin olmak istiyormuş, sevgisi bağrını yakmış, doğrusu onun besbelli sapıtmış olduğunu görüyoruz.’ dediler.

Kadınların kendisini yermesini işitince onları davet etti, koltuklar hazırladı, geldiklerinde her birine birer bıçak verdi. Yûsuf’a, ‘Yanlarına çık!’ dedi. Kadınlar Yûsuf’u görünce şaşıp ellerini kestiler ve ‘Allah’ı tenzih ederiz ama bu insan değil ancak çok güzel bir melektir.’ dediler.

Vezirin karısı şöyle dedi: ‘İşte sözünü edip beni yerdiğiniz budur. And olsun ki onun olmak istedim, fakat o iffetinden dolayı çekindi. Emrimi yine yapmazsa, and olsun ki hapse tıkılacak ve küçük düşenlerden olacak.’

 Yûsuf, ‘Rabb’im! Hapis benim için, bunların istediklerini yapmaktan daha iyidir. Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara meyleder ve bilmeyenlerden olurum.’ dedi.

Rabb’i onun duâsını kabul etti ve kadınların tuzağına engel oldu… Zira O, işitir ve bilir.

Sonra, kadının ailesi delilleri Yûsuf’un lehinde gördüğü halde, onu bir süre için hapsetmeyi uygun buldu.” [1]

Anlatılanlardan çıkarabileceğimiz mesajları şu şekilde özetlememiz mümkündür:

  1. İnsanların en şiddetli belaya maruz kalanları öncelikle peygamberlerdir. Bir peygamber adayı olan Yûsuf da peygamber olmadan önce zorlu sınavlarda pişerek hazırlanmıştır. Kardeşlerin ihânetiyle küçük yaşlarda ailesinden ayrılması, kuyulara atılması, köle diye satılması, iftirâlar sonucu zindana tıkılması, sonra variyet ve saltanatla sınanması gibi.
  2. Yûsuf’un Mısır’da iken içerisinde bulunduğu saray ortamı, sahip oldukları makam, konum, variyet ve benzeri güçlerle istedikleri her şeye nâil olmaya çalışan varlıklı insanların yaşadığı bir ortamdı. İşte böyle bir ortamda kocasıyla Yûsuf’u evlatlık olarak sahiplenmek isteyen bir kadının, yanında büyüyüp yetişen Yûsuf’a sahip çıkmak istemesine tanıklık etmekteyiz. Bu kadın, Yûsuf’un güzelliği karşısında nefsine esir olan, bu esâreti sonucu gözü hiçbir değer görmeyen biri haline gelmiştir. Oysa kadın olsun, erkek olsun insan, her güzel/her yakışıklı karşı cinsi görünce niyetini bozmamalı, meşru olmayan birliktelikleri düşünmemelidir. Karşımıza çıkan Yûsufların yakışıklı, Züleyhâların güzel olması aslâ günahı meşrûlaştırmaz.
  3. Şehvet, şeytana davetiye çıkaran bir penceredir. Şehvet, aklı örter; kontrol altına alınamazsa insana olmadık şeyleri yaptırır. Sahibini yanlış işler yapmaya sürükleyen aşk, muhabbetin haddini aşmasıdır. Kur’ân, insanın duygu ve tutkularını da yönetir. Önemli olan onların yerli yerince kullanılmasıdır. Şehvetini kontrol edip dizginleyemeyen insanlar, yanlış yaparlar sonra da suçu şeytana yahut başkalarına atarlar. Bütün bunları kıssadaki kadında görmekteyiz. Şöyle ki:
  4. Kadın, Yûsuf’un yanında sahip olduğu dünyevî üstünlüğü, günahı için kullanmak istemiş, günah ortamını hazırlayıp, “Ben senin için hazırım, gelsene.” diyerek onu davet etmiştir.
  5. Kadın, ona niyetlenmiş, onu elde etmek için her şeyi yapmayı kafasına koymuştu. Buna karşılık Hz. Yûsuf, “Allah korusun, ben O’ndan korkarım, ben Rabb’ime de ihânet edemem, bana iyi bakan efendime de ihânet edemem.” diye karşılık vererek herkes için en güzel örnekliği sunmuştur. O, bu duruşu ile hem Rabb’ine karşı hem de efendisine karşı nankörlük yapmayacağını ortaya koymuştur.
  6. Daha sonra kadın, kapıda efendisiyle karşılaştıklarında, hiç düşünmeden, “Ailene fenâlık etmek isteyen bir kimsenin cezâsı ya hapis ya da can yakıcı bir azap olmalıdır,” diyerek iftirâdan çekinmemiş, kendine göre suçluya cezâyı da kendi kesmiştir.
  7. Saray kadınları olaydan haberdar olup dedikodu yapmaya başlayınca bu sefer kadın, onlara güya kendisinin haklı olduğunu anlatmak için bir başka şeytanî plan yapmıştır. Bir taraftan suçunu itiraf ederken, diğer yandan kendisinin Yûsuf’u elde etmek için kararlı olduğunu tehditlerle ifşâ etmekten de geri durmamıştır. Ben suçluyum, ama siz de suçsuz değilsiniz düşüncesi, doğru bir mantık değildir. Sonuçta suçu kadının işlediği sâbit olmuş, fakat cezâyı çeken Yûsuf olmuştur.
  8. Yûsuf yıllarca zindanda kaldıktan sonra tahliye olacağında, diğer kadınlarla birlikte o kadın da şöyle diyerek gerçeği ilan etmiştir: “Hâşâ! Onun bir fenâlığını görmedik… Şimdi gerçek ortaya çıktı, onun olmak isteyen bendim, doğrusu Yûsuf doğrulardandır.”
  9. İftirâ atmak büyük günahtır. Kendi işlediği suçları, başkalarına atmaya çalışanlar, bunun âhiretteki hesabının ağır olacağını unutmamalıdırlar. İftirâ atmanın dünyevî cezâsı da ağırdır. Kur’ân âyetlerinde adam öldürme, hırsızlık, zinâ, terör cezâları yanında iftirâ atmanın dünyevî cezâsı da belirlenmiştir. Hadd-i kazf, seksen değnek cezâsı ve şâhitlik ehliyetinin alınması gibi ağır sonuçları olan bir şer’î cezâdır. “İffetli kadınlara zinâ isnat edip de sonra dört şâhit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şâhitliğini kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Ama bundan sonra, tevbe edip düzelenler bunun dışındadır. Şüphesiz Allah bağışlar ve merhamet eder.”[2]
  10. Günü kurtarma adına suçu örtbas etmek, suçluyu cezâsız bırakmak, yeni suçlara kapı aralayacak, suç işlemek isteyenleri cesâretlendirecektir. Bu yüzden mahkemeye intikal etmiş ve suçu sâbit olmuş kimselere cezâları verilmelidir.
  11. Hakk’ın ölçülerine göre, güçlüler değil, haklılar güçlüdür. Hakk’a inananlar, güçlerini haktan alırlar. Halîfe seçildiğinde ilk hitâbesini yapan Hz. Ebu Bekir, bu gerçeği şöyle deklare ediyordu: “İçinizdeki güçsüzler, haklarını kendilerine teslim edinceye kadar benim katımda Allah’ın izni ile güçlüdürler. Güçlüleriniz ise, kendilerinden güçsüzlerin haklarını alıncaya kadar benim katımda Allah’ın izni ile zayıftır.”[3]
  12. “Doğrusu bu sizin hilenizdir, siz kadınların fendi büyüktür…” Yüce Yaratıcı kadın erkek herkese farklı özellik, güzellik ve câzibeler vermiştir. Önemli olan, bunları Yüce Yaratıcı’nın ölçüleri doğrultusunda kullanmaktır. Akıl, güzellik, güzel konuşma, güzel ses ve benzeri mahâret, kâbiliyetler… Bunların hepsi birer sınav sorularıdır. Önemli olan bunları, meşru ölçüler doğrultusunda yerli yerince kullanabilmektir. Karı kocanın sahip oldukları meziyetleri birbirlerine sergilemeleri övülmüş; bunların yasak yollarda telef edilmesi ise yerilmiştir. Bakışlarınızı haramdan koruyun… İşveli konuşmayın… Yürüyüşünüze dikkat edin… Güzelliklerinizi başkalarına sergilemeye kalkmayın… Harama açılan kapıları kapatın… Zinâya yaklaşmayın… Zinâyı düşünmeyin… Düşünce, yazışma, söylem, eylem ve dünyanıza zinâ şâibeleri bulaşmasın… Zinâ da zinâya kapı aralamak da bir çeşit zulümdür. Onda Yüce Allah’ın cinsellikle ilgili koyduğu ölçünün dışına çıkma vardır.
  13. Arkadaşlık ve kardeşlik, dini yaşamada birbirine yardımcı olmayı; yanlış işlerde birbirine mâni olmayı gerektirir. Gerçek kardeş/arkadaş, kardeşi/dostu düştüğünde elinden tutan, zor zamanda yardımına koşan, kaydığında düştüğü yerden onu kaldırandır. Dedikodu, erdemli insanlara yakışmaz. Üst düzey kişilerden olmak tek başına erdemli/değerli olmaya yetmez. Önemli olan her konumda Yüce Yaratıcı’nın ölçüleri doğrultusunda hareket edebilmektir. Allah’a ve âhirete inanan kimsenin dedikodu ve entrika ile işi olmaz. Bâtılı tasvir, temiz zihinleri bozar. Tüm çeşitleriyle fuhşu yapmak kadar, fuhşu konuşmak, anlatmak, yaymak da kötüdür. “Mü’minler arasından hayâsızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve âhirette can yakıcı azap vardır. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.”[4]

 

Hz. Yûsuf’un zindandan çıkacağı sırada kadınlarla ilgili olarak yaşananlar da âyetlerde şöyle anlatılır:

“Hükümdar, ‘Onu bana getirin.’ dedi. Yûsuf’a elçi gelince, ‘Efendine dön, kadınlar niçin ellerini kesmişlerdi bir sor; doğrusu Rabb’im onların hilesini bilir.’ dedi.

Hükümdar kadınlara, ‘Yûsuf’un olmak istediğiniz zaman durumunuz neydi.’ dedi. Kadınlar, ‘Hâşâ! Onun bir fenâlığını görmedik.’ dediler. Vezirin karısı, ‘Şimdi gerçek ortaya çıktı, onun olmak isteyen bendim, doğrusu Yûsuf doğrulardandır.’, dedi.

Yûsuf, ‘Maksadım, vezire, gıyâbında ihânet etmediğimi, hâinlerin tuzaklarını Allah’ın başarıya erdirmediğini bilmesini sağlamaktı.’ dedi.

Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefis, Rabb’imin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder. Doğrusu Rabb’im bağışlayandır, merhamet edendir.”[5]

  1. Sonunda kadınlar gerçeği itiraf etmişlerdir. Yıllar sonra hakikate teslim olan kadın. “Ben nefsimi temize çıkarmam, zira nefis, hep kötülükleri emreder.”[6] deyip Rabb’ine dönen kadın olmuştur. Mevdûdî, Hz. Yûsuf’un kocası öldükten sonra Züleyhâ ile evlendiğine dair rivâyetleri, sâbıkalı bir kadınla bir peygamberin evliliğinin doğru olmayacağı gerekçesiyle kabul etmez. Çünkü Kur’ân, Kötü karakterli kadınlar öyle erkeklere, kötü karakterli erkekler öyle kadınlara. Temiz karakterli kadınlar, öyle erkeklere temiz karakterli erkekler öyle kadınlara layıktır .”[7] âyetiyle bunu teyit eder.

Kadın olsun erkek olsun bizlere düşen, Kur’ân’da anlatılmayan ayrıntılar içerisinde kaybolmadan, anlatılanlardan ibret almaktır.

 

[1] 12/Yûsuf. 21-35.

[2] 24/Nûr. 4-5.

[3] Suyûtî, Târihu’l-Hulefâ, s. 3

[4] 24/Nûr, 19.

[5] 12/Yûsuf, 50-53.

[6] Çoğu müfessir bu sözün Hz. Yûsuf’a ait olduğunu söylerken, İbn Kayyım isâbetli bir tespitle bu sözün kadına ait olduğunu söylemiştir.

[7] 24/Nûr, 26.

Sayfayı Paylaş