HİKMETİN ÖZÜ SEVGİLİNİN SÖZÜ

244 Dergi-18

Tasavvufî anlamda hikmet kelimesi, ilham yoluyla verilmiş bâtın bilgisi yahut mârifetle özdeş sayılmıştır. Eşyânın hakîkatini olduğu gibi bilen, Allah ile kâinat, insanla âlem arasındaki bağları, âlemle ilgili gerçekleri kavrama ilmine sâhip kimselerin sözleri hikmetli sözler olarak kabul edilmiştir.  Hikmetten kasıt, hikemî kelamlarla insanı iyi olan şeye yönlendirmek, çirkin ve kötü olandan alıkoymaktır. Hikmeti anlamak; işitilen sözün mânâsını idrak etmekten geçer.

Tefsir âlimleri Kur’an’da geçen hikmet terimini farklı şekillerde yorumlamışlardır. İbn Cerîr et-Taberî, “Onlara kitap ve hikmeti öğretir.”[1] âyetiyle, “Hikmeti dilediğine verir; kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiş demektir; ancak akıl sahipleri düşünürler.”[2] meâlindeki âyeti yorumlarken bu terimi etraflıca ele almıştır. Ona göre verildiği belirtilen hikmet “söz ve fiilde isâbet”tir.

“Hikmet Mü’minin Yitiğidir”

Hikmet kelimesinin hadislerde de Kur’an’daki anlamları doğrultusunda çeşitlilik arzettiği görülmektedir. “Hikmet mü’minin yitiğidir, onu bulduğu yerde alır.”[3] meâlindeki hadis Müslümanların, işlerine yarayan bilgiyi ve doğru sözü kimden ve nereden geldiğine bakmaksızın alabileceklerine işaret etmiş, bu durum dış kültürlerden uygun biçimde faydalanmaya meşrûiyet kazandırmıştır. Hulûsi Efendi (k.s.) bir hutbesinde Kur’ân-ı Kerim’e göre hakîkî bir Müslümanın başlıca evsâfını sayarken, “İlmi hüneri, hik­meti hakîkati nerede bu­lursa oradan almakta ku­sur etmez.” cümlesiyle yukarıdaki hadîs-i şerifin mânâsını ifade eder.

Hatırlama ve iyi bir şekilde anma da diyebileceğimiz güzel öğütler insanı irfan fazîletine ulaştırır. İşte bu hikmetli sözün kalpteki tesiridir. Hikmet yüce bir meleke olarak bir kâmil insana zuhûr ettiğinde sadece içte kalmaz davranışlara da yansıtılır. İşte bu seçkinlik hali idrak sahibi kimselerin dengeli davranışları olarak hayata tatbik edilir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî hikmeti, insan rûhunun kemâl mertebesi olarak tarif etmiştir. Hikmet ehlinin öğütleri veya hikmetâmiz rehberliği neticesinde insan; güzel haller kazanır, çirkin şeyleri bırakarak nefsini kötülüğe meyilden men eder ve iç âlemini güzellikle süslemeyi başarır. Hikmet diğer bir açıdan bir hakîkat ilmi olarak güzel amellere yaklaşmayı sağlar. Hikmetli söz söyleme kâbiliyetini hâiz kâmil insanlar olanlar, her yönden mârifet sahibi olmayı ister.

Şiirdeki Hikmet

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in, “Şüphesiz bazı şiirler var ki hikmettir.”[4] hadisi de genel olarak şiirde hikmet aranabileceğini belirtmesi bakımından dikkat çekicidir. Hulûsi Efendi Hazretleri sevgilinin hikmetli kelâmlarının tesirini şöyle dile getiriyor:

Ger mağz-ı hikmet oldu yârın sözü Hulûsî

Kim gayrını unutdu yârı ayân göründü[5]

(Ey Hulûsî! Sevgilinin sözü, eğer bir kimseye hikmetin özü olduysa o kimse Allah’tan başkalarını unutmuştur ve Allah ona apaçık görünür.)

Yukarıda arz ettiğimiz, şiirin hikmetine işaret eden hadîs-i şerifte belirtilen hakîkatten hareketle, “20. Yüzyıl Mutasavvıf Dîvân Şairi Seyyid Hulûsî Efendi Dîvânı’nın Nesre Çevirisi” adlı eserin takdim bölümünde H. Hamideddin Ateş Efendi’nin görüşlerini sizlerle paylaşalım:

“Es-Seyyid Osman Hulûsî Efendi çocukluğundan itibaren Dîvân edebiyatı geleneğinin güzel örneklerini oluşturan şiirler yazdı. O, şair olma hevesiyle değil şair yaratılışıyla şiirler yazdı. Şiir onun konuşma şekli oldu. Kendi gidemediği yerlere şiirleriyle ulaşıp sohbetlerini, mesajlarını devam ettirdi. İlâhî aşkın en samîmî, en içten terennümünü yaşatan gazel ve ilâhiler yazdı. Esasen onun hangi biçimde olursa olsun şiirleri muhtevâ itibarıyla ilâhidir. Bu sebeple uzmanlar onu mutasavvıf bir dîvân şairi olarak da tanımladı. Halka hitap etmesi sebebiyle de halk şairi sayıldı. Velhasıl o, her kesime hitap eden çok yönlü bir şair idi. Hulûsi Efendi bu huzur ikliminde Allah ve peygamber sevgisiyle yoğrulmuş, vatan ve millet derdiyle dertlenmiş şiirler yazdı… İslâm medeniyetinde şiir, varlıkların bâtındaki hakîkatini zâhirdeki mecaz ile örterek ifadesinden ibarettir. Bu yüzden şiir sözün en kısa, en özlü ve en hâlisidir.”

Hikmetli İrşad

Hulûsi Efendi Hazretleri 1930-40’lı yıllarda tekke ve tarîkat faaliyetlerinin çok zor şartlarda devam ettirildiği dönemlerde şiiri bir irşad aracı olarak kullanmıştır.  Hikmetli sözleri muhabbetli gönüllere sohbetlerde ulaştırabilmek için şiirin serbestliğinden faydalanmıştır. Şiirle sohbet etmiş, şiirle nasîhat etmiş, tebliğini şiir diliyle yapmıştır.

İslâm’ın ilk nesilleri arasında hikmet kelimesinin bazen Hz. Lokman’a nisbet edilen sözler, bazen da tecrübe birikiminin ürünü özlü sözler anlamında kullanıldığını gösteren örneklere çeşitli kitaplarda rastlanmaktadır. Lokman Hekîm hikmetli öğütlerde bulunduğu için “Hakîm/Hikmetli söz söyleyen” kimse olarak ifade edilmiştir. Gönüllere şifâ sunduğu için hakîmdir; yoksa ilaç yapan bir tıp üstadı olduğu için değil. Mürşid-i kâmiller de gönül hakîmleridir:

Karîbu’llâh Hakkî’nin kapısına yüzün tut kim 

Bu derd-i bî-devâna andan ahsen bir hakîm olmaz

(Karîbullâh Hakkı’nın kapısına yüzünü çevir, çünkü bu devâsız gönül derdine ondan daha iyi bir hikmetli sözle devâ bulan olmaz.)

 

Çeşme-i âb-ı hayât yâhûd Mesîhâ’dır lebin

Rûh-ı hikmet nefh olur şîrîn makâlinden senin

(Senin dudağın, âb-ı hayât çeşmesi yahut Mesih/Hz. Îsâ nefeslidir, senin şirin sözlerinden hikmet rûhu üflenir.)[6]

Hikmetli Sözlerin Tesiri

Tasavvuf tarihinde bir sistem kuran kurucu olan Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Kur’ân’da adları geçen peygamberlerin hangi hikmetlerle gönderildiğini anlatan Füsûsü’l-Hikem ile el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye adlı eserlerinde hikmet ve hakîm kavramları üzerinde yoğunlaşmış, özellikle bunlardan ikincisinde bu kavramı müstakil bölümler halinde yorumlamıştır. Buna göre hikmet özel bir bilgidir. Hikmet kelimesinin kök anlamı da dikkate alındığında bilgiyi hikmet adını alacak şekilde özel kılan ondaki yönlendirici ve hükmedici niteliktir. Gerçek anlamda hakîm, hikmetin bilgisine sahip olmakla kalmayıp bu bilgiyi kullanan, uygulayan ve onunla hükmedendir. Gazzâlî gibi İbnü’l-Arabî’nin de “hikmet ehli” dediği kimseler öncelikle peygamberler ve velîlerdir.

İbnü’l-Arabî’ye göre hikmet her şeye hakkını vermeyi, her şeyi yerli yerine koymayı sağlar. Mutlak anlamda hakîm her şeye yaratılışını veren Allah’tır. O yarattığı şeyi en iyi bilen olduğuna göre her şeyi gerektiği gibi düzene de koymuştur. Kul ise eşyâdaki ilâhî hikmetin farkına vardıkça bu bilginin hükmü altına girerek bilgelik yolunda ilerler.[7]

Erzurumlu İbrâhim Hakkı, tasavvufî çizgiyi takip ederek hikmeti velîlere has, kaynağı ilâhî ilham olan, öğretimle kazanılmayıp riyâzetle elde edilen bir bilgi sayar. “İlm-i hâl, ilm-i irfân, ilm-i aşk, ilm-i bâtın, ilm-i ledün, ilm-i sudûr, ilm-i kulûb” adlarıyla da anılan ve esasen Allah’ı bilmekten ibaret bulunan hikmet gerçek bilgidir. Bu hikmete sahip olan kimse “hakîm-i ilâhî” adıyla anılır. Velîlere has bir lutuf olan ilâhî hikmet, kalplere tesiri bakımından ilimden üstün olduğu için hakîm-i ilâhî ulemâdan daha şereflidir.[8]

Ebû Amr İsmail b. Nûrceyd, Ebû Osman Saîd b. Osman Hîrî’nin şöy­le buyurduğu nakleder: “Nefsine söz ve davranış olarak sünneti em­re­debilen kimse, hikmet konuşur. Nefsini kavlen ve fiilen hevâ ve heves­lerinin esîri hâline getirenin ağzından ise, ancak bid’at sözler çıkar.”

İbn Atâullah el-İskenderî Hazretlerinin meşhur eserinin ismi hikmetler anlamında ‘Hikem-i Ataiyye’dir. Hikmetin yayıldığı meclis güzellik yurdu sayılmıştır. Kur’ân-ı Kerim ve sünnetten beslenen Allah dostlarının hikmetli sözleri hikmetin nûrunun insan gönlüne yansıyan huzmeleri olarak kabûl edilmiştir.

İmam Gazzâlî Hazretleri, el-Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi adlı eserinde hikmet hakkında demiştir ki: “Hikmet en yüce varlığı en değerli ilimle kavramaktır. Hikmet ilimlerin en büyüğüdür. İlmin büyüklüğü de bilinenin büyüklüğüne bağlıdır. Allah’tan daha yüce ve üstün varlık yoktur. Kim Allah’ı tanırsa, her ne kadar diğer bilinen ilimlerde kudreti az, lisanı ve beyanı kıt ise de hakîmdir. Cenab-ı Hak, ‘Kime de hikmet verilmişse ona büyük hayır verilmiştir. Bunu ise yalnız akıl sahipleri anlayabilir.’ buyurmuştur. Evet, kim Allah’ı tanırsa onun sözü başkalarının sözüne uymayabilir. Çünkü onun sözleri küllî ile ilgilidir, cüz’iyatla ilgisi pek azdır; geçici olan dünya faydalarıyla alakası yoktur, âhiret menfaatlerine dairdir.”[9]

“Hikmetin Başı Allah Korkusudur”

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde, “Hikmetin başı Allah korkusudur.”[10] buyurmaktadır. Bunu yolundan gidenlere tavsiye eden Şeyh Hâmid-i Veli Hazretleri de şöyle bir öğütte bulunur: “Gizli ve aşikâr her yerde Allah’tan korksunlar.”

Hikmet yolcusunun ilk azığı “Allah korkusu”dur. Zira Allah korkusu mânevî eğitim yolculuğunda birinci adım sayılır. Birinci adım olmazsa yol da olmaz, yolcu da olmaz, yolculuk da gerçekleşmez. Gönül dünyasında Allah korkusu olan gönül ehli mânevî seyâhatinde korku ile ümit arasında bulunur. Allah korkusu, başka korkulara benzemez. Kıymetini bilenler için insanoğluna ihsan edilmiş bir nimettir. Allah korkusunun unutulduğu toplumlarda, adâletten, haktan hukuktan bahsetmek mümkün değildir. Hulûsi Efendi (k.s.) yukarıdaki hadîs-i şerifi iktibâsen bir beytinde şöyle der:

Hikmetin başıdır Allah korkusu

Rabbini bil eyle îfâ-yı salât[11]

Arz ettiğimiz beyitte Allah korkusuyla namaz arasında bir irtibat kurulmuştur. Demek ki namaz Allah’tan korkanların devam ettiği bir ibâdettir. Bunu cami cemâatine hatırlatmak babından Hulûsî Efendi hazretleri, “Hikmetin başı Allah korkusudur.” hadisinin Arapça metnini hattat Mehmet Ali Okhan’a yazdırıp Şeyh Hâmid-i Veli Camii’nin duvarına astırır. İşte o hadisin hat olarak yazılmasıyla ilgili hikmetli satırlar dolu bir mektupla yazımızı tamamlayalım:

 

“Pek muhterem Hulûsi Efendi,

Üç aydan beri hasta yatmaktayım. Bu yazıyı çok sıkıntı içinde yazabildim. Yazı olarak ta’lik usulde tahrir ettim. Hem okunması hem de kazılması kolay olur ümidindeyim. Bundan bir ücret talebinde değilim, teklifini de hoş karşılamadım. Orada benim hâdimi olduğum Hacı Bayram-ı Velî’nin mürşidi Hazret-i Hamîdeddin Hâmid Hazretleri medfûndur. Bu zata da son derece hürmetkârım. Nasib olurda iâde-i sohbet edersem ziyaretinize gelir Somuncu Baba’nın somununu mübârek elinizle evinizde yemek bahtiyarlığı ve mânevî feyzini idrak edersem ücret-i mânevîyi idrak etmiş olurum.

En derin hürmetlerimi sunar gözlerinizden öperim Efendim.

 

25.6.1972

 

El-Hakîr Mehmet Ali Okhan

Hattat ve Desinatör İmza, Ankara”

 

 

[1] 2/Bakara, 129.

[2] 2/Bakara, 269.

[3] İbn Mâce, “Zühd”, 15; Tirmizî, “ʿİlim”, 19.

[4] Buhârî, “Edeb”, 90; Tirmizî, “Edeb”, 69; İbn Mâce, “Edeb”, 41.

[5] Nihat Öztoprak, 20. Yüzyıl Mutasavvıf Divan Şairi Seyyid Osman Hulûsî Efendi Divanı (İnceleme-Metin-Nesre Çeviri), Nasihat Yayınları, İstanbul 2020, c.3 (4 cilt) s.430.

[6] Öztoprak, a.g.e., c.2, s.229.

[7] İbnü’l-Arabî, el-Fütûhât, I, 269-270; IV, 257-259.

[8] İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, Kahire 1263/1847, s. 429-432, 457-458.

[9] Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mâhir, Hikem-i Atâiyye Şerhi (Haz: Tahir Galip Seratlı), Sufi Yayınları¸ İst.,2010, s. 8.

[10] Keşfu’l-Hafâ, 1/507.

[11] Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Mektûbat-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) Nasihat Yay., İstanbul, 2013, s. 292.3

Sayfayı Paylaş