HAKÎKATİ GÖRÜNCE TESLİM OLAN DİRÂYETLİ YÖNETİCİ: SEBE’ KRALİÇESİ

+++sivas.244 Dergi (004)-4

Kur’ân’ın anlattığına göre Hz. Süleyman, güneşe tapan Sebe’* kraliçesine, halkıyla birlikte emrine itâat ederek teslim olmaları için bir mektup gönderir. Mektubu alan kraliçe, Hz. Süleyman’a bir hediye göndererek onun gönlünü almaya çalışır. Hz. Süleyman ise, hediyeyi kabul etmez ve çok büyük bir orduyla üzerlerine gelip onları perişan edeceğini söyler. Bunun üzerine kraliçe, Hz. Süleyman ile bizzat görüşmek üzere Yemen’den Kudüs’e gelir. Ziyareti sırasında Hz. Süleyman’a sorduğu, karşılığı yalnız kendince bilinen her sorunun cevabını alır, sonunda da Müslüman olur.[1] Kur’ân konuyu bize şöyle anlatır:

“Süleyman, kuşları araştırarak, ‘Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplarda mı? Bana apaçık bir delil getirmelidir; yoksa onu ya şiddetli bir azâba uğratırım yahut keserim.’ dedi.

Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman’a, ‘Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe’den doğru bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, her şeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum; onun ve kavminin Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan, gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah’a secde etmemeleri için şeytan, kendilerine, yaptıklarını güzel göstermiş, onları doğru yoldan alıkoymuştur. Bunun için, doğru yolu bulamazlar. O çok büyük arşın sahibi olan Allah’tan başka ilah yoktur.’ dedi.

Süleyman şöyle söyledi: ‘Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu yazımı götür, onlara at, sonra bir yana çekil, varacakları sonuca bak.’

Sebe melîkesi, ‘Ey ileri gelenler! Bana, ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diye başlayan ve ‘Sakın bana karşı başkaldırmayın ve teslim olarak gelin.’ diyen Süleyman’dan gönderilen önemli bir mektup bırakıldı.’ dedi.

‘Ey ileri gelenler! Vereceğim karar hakkında bana fikrinizi söyleyin; siz benim yanımda bulunmadıkça, bir iş hakkında kesin bir hüküm vermem.’ dedi.

‘Biz güçlü kimseler ve zorlu savaş adamlarıyız, emir senindir, sen emretmene bak.’

Melîke, ‘Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselerini aşağılık yaparlar. İşte böyle davranırlar. Ben onlara bir hediye göndereyim de elçilerin ne ile döneceklerine bakayım.’ dedi.

Süleyman’a geldiklerinde, ‘Bana mal ile yardım etmek mi istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği size verdiğinden daha iyidir. Ama belki de siz hediyenizle sevinirsiniz. Onlara dön! And olsun ki, güç yetiremeyecekleri bir ordu ile gelir onları oradan alçalmış ve küçük düşmüş olarak çıkarırız.’ dedi.

Süleyman, ‘Ey cemaat! Bana teslim olmalarından önce, hanginiz o kraliçenin tahtını yanıma getirebilir?’ dedi.

Cinlerden bir ifrit, ‘Sen yerinden kalkmadan önce sana onu getiririm, buna karşı güvenilir bir güce sahibim.’ dedi.

Kitabın bilgisine sahip olan biri, ‘Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm.’ dedi. Süleyman, tahtı yanına yerleşivermiş görünce, ‘Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabb’imin lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; fakat nankörlük eden bilsin ki Rabb’im müstağnîdir, kerem sahibidir.’ dedi.

Süleyman, ‘Tahtını onun tanımayacağı hâle getirin, bakalım tanıyabilecek mi yoksa tanımayacak mı?’ dedi.

Melîke geldiğinde, ‘Senin tahtın böyle miydi?’ denildi. O da ‘Sanki odur, daha önce bize bilgi verilmişti ve teslim olmuştuk.’ dedi.

Melîkeyi o zamana kadar alıkoyan, Allah’tan başka taptığı şeylerdi; çünkü kendisi inkârcı bir millettendi.

Ona, ‘Köşke gir.’ dendi; salonu görünce, onu derin bir su zannetti, eteğini çekti. Süleyman, ‘Doğrusu bu camdan yapılmış mücellâ bir salondur.’ dedi. Melîke, ‘Rabb’im! şüphesiz ben kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber, âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.’ dedi.[2]

 

Bu kıssadan çıkarabileceğimiz dersleri şöyle özetlemek mümkündür:

  1. Rüzgâr, hayvanlar ve cinler başta olmak üzere pek çok şey emrine verilmiş, dünyalık pek çok şey kendisine lütfedilmiş Hz. Süleyman Peygamber, kendisine verilen bütün bu dünyalıkları, Yüce Allah’ın yolunda kullanmış ve bu konuda insanlığa en güzel örnekliği sunmuştur. Âyetlerde onun, Hüdhüd isimli bir kuşu elçilik vazîfesinde kullandığı anlatılmaktadır.
  2. Hüdhüd, sorgusunda Hz. Süleyman’a, “Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” diyerek her bilenin üstünde bir daha iyi bilen olduğunu hatırlatıyor. “Her ilim sahibinden üstün bir bilen bulunur.”[3] Kral ve kraliçelerin dillere destan tahtları varsa, Yüce Allah’ın arşı, bunlarla mukâyese edilemeyecek kadar büyüktür. Zira O, Büyük arşın Rabb’idir.
  3. Süleyman, sahip olduğu gücüne güvenen melîkeye, anlayacağı dilden konuşarak ve sergilediği güçle meydan okur. Onun, Yemen’de korumalar altında bırakıp geldiği dillere destan tahtını Yüce Allah’ın mûcizesiyle, melîke gelmeden getirtir, kraliçeyi su üzerine kurulmuş billur bir köşkte ağırlar ve onu İslâm’a davet eder. Anlatımlardan anlıyoruz ki, güç önemlidir, lakin gücün hakkın hizmetinde kullanılması çok daha önemlidir. Bilgi önemlidir, ancak bilginin Kitaba/vahye dayanması çok daha önemlidir.
  4. Âyetler, dirâyetli, güçlü, istişâreye önem veren, barıştan yana olan bir yönetici olarak bir kadını bize anlatır. Kur’an’da adı verilmemekle beraber, biz bu melîkenin adının Belkıs olduğunu kaynaklarımızdan öğrenmekteyiz. Melîke, Hz. Süleyman’dan davet mektubu aldığında hiç acele etmez, önce maiyetiyle istişâre eder, ardından kıymetli hediyelerle Hz. Süleyman’ın dünyalık peşinde olup olmadığını anlamaya çalışır. Hediyelerinin kendisine iade edildiğini görünce, onun dünyalıklar peşinde koşan bir kral olmadığını anlar ve onu ziyaret etmek için yola çıkar. Her şeyi bildiğini ve pek çok şeye güç yetirdiğini düşünen melîke, su üzerinde kurulmuş billur sarayı bilemez, sorduğu sorulara iknâ edici cevaplar alır, tahtının kendisinden önce getirildiğini görür ve Hz. Süleyman’ın gücü karşısında teslim olur, aldığı cevaplar karşısında da Müslüman olur. Bu, onun gerçeğin peşinde oluşunun ve hakîkati gördüğünde ona teslim oluşunun göstergesidir. O, adâletli bir yönetici olarak hakîkatin peşinde koşmakla hidâyete müstahak olmuştur. O bu hâliyle, insanın yaratılış gayesinin sadece dünyalıklara sahip olmak değil, âlemlerin Rabb’ine teslim olmak olduğunu da göstermiş olur. Melîke şu sözleriyle Süleyman’a değil, onunla beraber âlemlerin Rabb’ine teslim olduğunu ilan eder: “Süleyman’la beraber, âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum…”
  5. Kur’ân âyetleri bize, bu adâlet ve hakkâniyet sahibi melîkeyi övgüyle anlatarak, yönetici olmaktan asıl maksadın ne olduğunu bildirir ve gücün insanlığın sulh ve selameti için kullanılması gereğine dikkat çeker. Bu anlatımdan, şartlarını hâiz olursa kadınlardan da idareci olabileceğine işaretler olduğunu söyleyebiliriz. Zira Kur’ân, hiçbir şeyi boşuna anlatmaz.
  6. Muhabbetin artması niyetiyle hediyeleşmek meşrûdur. Hediyeleşmekte amaç yolsuzluk, iltimas, çıkar sağlama gibi şeyler olmamalıdır. Kaynaklarımızdaki bilgilere göre Kraliçe Belkıs, çok kıymetli taşlardan yapılmış büyük bir hediye/altın bir kap[4] gönderir. O, hediye ile Hz. Süleyman’ı denemek ister. Onun düşüncesine göre Süleyman, hediyesini kabul ederse o, dünyalık peşinde olan bir kraldır, kabul etmezse peygamberdir. İnsanların hidâyeti için görevlendirilmiş bir peygamber olan Hz. Süleyman ise, hediyenin kendisini bu aslî görevinden vazgeçirme niyetiyle siyâsî bir menfaat sağlama amacıyla gönderildiğini anlar ve onu geri çevirir. Belkıs’ın Hz. Süleyman’a sunduğu bir çeşit rüşvet, hakkı batıl ile satın alma girişimi idi. Böyle bir şeyi kabul etmek ise bir peygambere yakışmazdı.[5]

Sonuç olarak bu anlatılanlardan Belkıs’in soyu, güzelliği, tahtının özellikleri, askerinin sayısı, Müslüman olduktan sonra Hz. Süleyman ile evlenmesi gibi konulardaki ayrıntılara takılıp kalmadan, asıl almamız gereken mesajları almaktır. Evet, ilim önemlidir, ancak gerçek ilim Kitab’a/vahye dayanandır. Güç önemlidir, ama önemli olan gücün Hakk’ın emrinde kullanılmasıdır. İlim ve güç sahipleri sahip olduklarını Rabb’in yolunda kullanmalı; emir sahipleri adâlet ve hakkâniyetten ayrılmamalıdırlar. İnsan ne kadar bilirse bilsin, kendisinden daha bilgin birinin olduğunu unutmamalıdır. Ne kadar güç sahibi olursa olsun, Yüce Allah’ın yanında aciz olduğunu bilmelidir. Her şeyi bütün yönleriyle bilen ve erişilmez gücün sahibi olan Yüce Allah, olmazları oldurandır. Hakîkat arayışı içerisinde olanlara kapılar açılır, yeter ki insan o yolda olsun, o yolda bir kısım zorlukları göze alsın. Dünya ne Sultan Süleyman’a kalmıştır ne de Kraliçe Belkıs’a! Geride ne Belkıs’ın tahtı kalmıştır ne de Süleyman’ın billur sarayı! Kalıcı olanlar, samimiyet ve teslimiyetle yapılan sâlih amellerdir. Hz. Süleyman ve onunla beraber âlemlerin Rabb’ine teslim olan kraliçe bu güzel duruşlarıyla bizlere örnek olmaya devam edecektir. O güzel insanlara selam olsun!

 

* Yemen taraflarında bir devlet. Geniş bilgi için bkz. İsmail Yiğit, “Sebe’ “, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.

[1] Bkz. Orhan Seyfi Yücetürk, ‘Belkıs’, DİA.

[2] 27/Sebe’, 21-44

[3] 12/Yûsuf, 76.

[4] Bkz. İbn Kesir, Tefsîr, III, 362-363.

[5] Bkz. Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, XIII, 198-199.

Sayfayı Paylaş