EBRÛ USTALARI VE EBRÛ SANATININ TASAVVUFÎ ANLAM BOYUTU

+++sivas.244 Dergi (004)-21

Ebrûya dair çalışmalar 8. yüzyıl Çin’inde “liu sha shien” adıyla, 12. yüzyıl Japonya’sında “suminagashi” adıyla yapılır olmuştur. 16. yüzyıl Hindistan’ında ise Mir Muhammed Tâhir tarafından ortaya konan çalışmalarla dikkat çekmiştir.[1]

En eski ebrû çalışması Mir Ali Kâtib’in eserinde görüldüğü, daha sonra Ârifî’nin 1539-1540 tarihli Gûy-i Çevgân adlı eserinin kenarlarında yapılan ebrûlar olduğu bilinir. Daha sonra 962/1554 yılına ait Mâlikî Deylemî’nin hafif ebrû üzerine ta’likle yazmış olduğu hattında görülmüştür. Bu ebrûlar Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenmektedir.[2] Tertîb-i Risâle-i Ebrî isimli eser ise ebrû hakkında yazılmış olan en önemli çalışmadır.[3]

Geçmişten günümüze ebrû ustalarının başında Şebek Mehmed Efendi (X./XVI. yüzyıl) gelmektedir. Şebek Mehmed Efendi en eski ebrû ustasıdır. Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-Süedâ isimli eserinin bir nüshasında verilen ebrû resimlerinin altında “Mâ Şebek Mehmed Efendi Ebrîsi” yazmaktadır.[4]

Ayasofya Camii İmamı Hatip Mehmed Efendi (ö. 1187/1773), çiçek formlarının ilk denemelerinin prototipini teşkil eden “müdâhaleli ebrû”yu icat eden önemli bir ebrû ustasıdır. Ebrûları, “Hatib Ebrû”su olarak ün bulmuştur. Kendisi yapmış olduğu ebrûlara “Hatib’in Ebrûsu” ibâresini koymaktadır.[5]

Üsküdar Özbekler Tekkesi şeyhi Şeyh Sâdık Efendi (ö. 1263/1846), ebrû sanatını Buhârâ’da öğrenerek Anadolu’ya getirmiştir.

Şeyh Sâdık Efendi oğullarından Nafiz Efendi ve Hezârfen İbrâhim Edhem Efendi (ö. 1321/1904), ebrû sanatında pâye kazanmış iki önemli sîmâdır.  Babasından ebrû sanatını öğrenen Hezârfen İbrâhim Edhem Efendi, aynı zamanda babasından sonra Özbekler Tekkesi’nde şeyhlik yapmıştır. Ebrû hârici birçok sanat dalında ustalığı bulunması sebebiyle bin sanat sahibi anlamında kendisine “Hezârfen” denmektedir.[6] Hezârfen İbrâhim Edhem Efendi’nin ebrû öğrettiği isimlerin başında Aziz Efendi (ö. 1353/1934) gelmektedir.

Özbekler Tekkesi ebrû sanatı ile özdeşleşen bir hüviyete sahip olmuştur. Hezârfen İbrâhim Edhem Efendi’nin yetiştirdiği ve ebrûnun bugünkü formunda en çok pay sahibi olan, ebrûyu günümüze taşıyan yegâne isim Mehmed Necmeddin Okyay (ö. 1396/1976)’dır. Hocasından öğrenmiş olduğu bu ilmi geliştirmiş, “çiçekli ebrû” denilen türün ortaya çıkmasını sağlamış, hüsn-i hat ile başlattığı sanat yolculuğunu ebrû ile zirveye taşımıştır. Ciltçilik, mürekkepçilik, âhercilik gibi sanatlarla da ilgilenmiştir.[7] Bir hat eseri, Arap zamkıyla yazılıp kurutulduktan sonra ebrû teknesine yatırılırsa zamklı yerler ebrûyu almaz ve yazılı kısım kâğıt rengiyle kalır. Buna akkâseli ebrû denir. Ebrûya da tatbik edilen bu teknikle 17. yüzyılda Hindistan’ın Bîcâpûr şehrinde ebrû-resimler yapıldığı bilinmektedir. Necmeddin Okyay bunları görmediği halde akkâseli ebrûyu uygulamıştır.[8] İbrâhim Edhem Efendi yarım asırlık süren şeyhlik döneminde tekkeyi bir ilim ve sanat merkezine dönüştürmüştür. Tekke ve dergâhların kapatıldığı dönemde Şeyh Necmeddin Efendi meşk meclisleri kurmuş, özel gün ve gecelerde Özbek/Buhârâ pilavı pişirilip dağıtarak geleneği sürdürmesi hasebiyle tekke günümüze kadar varlığını korumuştur.[9] Çok sayıda talebe yetiştirmiş, yetiştirmiş olduğu talebeleri de kendisi gibi bu sanatın gelişmesinde önemli katkıları bulunan isimler olmuştur. İbrâhim Edhem Efendi’nin eserlerinin bir kısmı Özbekler Tekkesi’nde bulunmaktadır.[10] Bunların saklandığı dolabın üstüne metni kendisine ait olan, “Nakışlar dolapta saklıdır, bunları yapan da toprakta gömülüdür.” anlamındaki Arapça beytin yazdırılmasını vasiyet etmiş, bu vasiyeti ebrû talebelerinden hattat Aziz Rifâî Efendi tarafından yerine getirilmiştir.

Hat sanatının yanında ebrû sanatında da önemli bir payeye sahip olan Hattat Sâmi Efendi (ö. 1331/1912), yazılarının kenarlarında ebrûyu kullanmıştır. Beyazıt Kağıtçılar çarşısında battal ebrû yapıp satan ebrû ustası ise Bekir Efendi olmuştur.

Mehmed Necmeddin Okyay’ın oğulları olan Sâmi Necmettin Okyay (ö. 1352/1933) ve Sâcid Okyay (ö. 1419/1999), ebrû sanatında yetişmiş iki dehâdır. Sâmi Bey babasından öğrendiği ebrû sanatında eserler vermiş, Sâcid Okyay (1915-1999) ise babasından öğrenmiş olduğu bu ilmi Güzel Sanatlar Akademisi’nde emekli olana kadar icrâ kılmıştır.[11]

Mehmed Necmeddin Okyay’ın yetiştirmiş olduğu önemli ebrû ustalarından bir diğeri ise Mustafa Düzgünman (ö. 1410/1990)’dır. Düzgünman, 1953’ten 1979’a kadar yirmi altı yıl müddetle Üsküdar Aziz Mahmud Hüdâyî Dergâhı’nın türbedarlığını yapmış, şiirler yazmış ve besteler icrâ etmiştir. Ebrû sanatı ile ilgili, hocası, kendisini geçtiğini belirten övgülerde bulunmuştur. Tasavvufî zevkini Üsküdar’ın üç sırlısından biri olan Hâfız Eşref Ede’den[12] aldığı söylenen Düzgünman; ebrûnun tarihini, gelişim seyrini, özelliklerini anlatan “ebrûnâme” adında bir şiir yazmıştır. Bu şiirde tasavvufun önemli ibârelerine değinmiş, tasavvufî neşvesini ortaya koymuştur. Düzgünman’ın ebrû çalışmaları günümüzde Galata Mevlevihanesi’nde sergilenmektedir.[13]

  1. Alparslan Babaoğlu, M Fuad Başar, Hikmet Barutçugil, Niyazi Sayın, Ahmet Çoktan, Tümuçin Tanarslan, M. Sadreddin Özçimi, Nusret Hepgül, Sabri Mandıracı, Salih Elhan, Feridun Özgören, Nur Taviloğlu, Nail Kesova, Nedim Sönmez, Meliha Erdoğan, Ülker Akçalı, Uğur Göktaş ve Taşkın Savaş günümüz ebrû ustalarıdır.

Düzgünman’ın öğrencilerinden olan Fuat Başar, “Çek benliği aradan, zahir olsun Yaradan” ifadesiyle ebrû sanatında benliğe yer olmadığını dile getirmektedir. Ona göre ebrû teknesinin başına benlik şımarıklığı ile geçen kişinin işi rast gitmez. Düzgünman’ın teknesini üç İhlas bir Fâtiha ile açtığını, bu sanatın ihlas ile yapılması gerektiğini, hatta bir hocasının da ebrû kâğıdının bir Kur’an’ın serlevhası olabileceği hassasiyeti ile gusül abdesti almadan teknenin başına geçmediğini ifade etmektedir.[14]

İslâm sanatları içerisinde mistik yaklaşıma en çok müsait olan sanat alanı ebrûya aittir. “Allah güzeldir güzeli sever.” ilkesi ile hareket eden sûfîler, güzeli ararken güzelliği her bir alana yaymışlardır. Ebrû sanatı sûfînin dinginliğinin, teslimiyetinin, sabrının ve suyun âhengine kendini kaptırmasının bir resmidir. Ebrû, hat sanatındaki ölçüler gibi kurallı bir oluşuma sahip değildir. Bu durum sûfînin irâdesini Allah’ın irâdesine raptetmesinin bir göstergesi olarak ebrûda kendisini gösterir. Sûfî ebrû yaparken her şeyin küllî irâdede oluşmasını bekler. Sûfî fırçasına vurarak bu oluşa katılır ve onun bir parçası olur. Renkler suyun içerisinde tam bir aşkınlıkla taşar, sonra durularak ebrû son şeklini alır. Bu durum sanki sûfînin cezbe halinin ve cezbeden sonra sülûka ermesinin bir yansımasıdır.[15]

Ebrû yapımında kullanılan fırçaların sapları genelde gül dallarından seçilmektedir. Gül dalının esnek ve kolay şekil almasının yanı sıra antiseptik özelliği de vardır.[16] Gül dalının seçilmesinde esnekliğinin payı olmakla birlikte asıl önemi gülün Hz. Muhammed’i temsil etmesidir. “Ebrûcuların fırçada gül dallarını tercih etmesi, ebrû sanatı ile gül yetiştiriciliği arasında bir yakınlığa sebep olmuştur. Bunun en bilinen örneği hem bir ebrûcu hem de bir gül yetiştiricisi olan Necmettin Okyay’dır.”[17] Ebrû sanatında gül dalı sadece esnekliği sebebiyle değil, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e olan bağlılığın bir nişânesi olarak tercih edilmiştir. Aynı şekilde hat sanatı Peygamber Efendimiz’in hilyeleri ile gelişmiş, mûsikî Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yazılan şiirlerin seslendirmesi ile hayat bulmuştur. Sûfîler ebrû sanatını bir ibâdet aşkı ile icrâ kılmışlardır. Güzel bir abdest alan kişi ebrû teknesinin başına geçtiğinde öncelikle besmele çeker ve ebrû duâsını okumadan fırçasını eline almaz. Bu duâ irâdesini Allah’ın irâdesine bırakmasının ve benliğinden sıyrılmasının bir delili niteliğindedir.[18]

Sûfî ebrû yaparken Hakk’a teslim olur, cüz’î irâdesini küllî irâdede eritir, tam bir teslimiyet ile kendisine çizilen kadere râzıdır ve bundan mutludur. Bu sebeple ebrû yapan kişi, kâğıdını çıkarırken tam bir rızâ hali ile yaklaşmalı tevekkül sahibi olmalıdır.[19] Can Ceylan bu durumu kendi hocasının hassasiyeti özelinde şöyle açıklamaktadır: “Hikmet Barutçugil’in Japon araştırmacı Masaru Emoto’nun Suyun Gizli Mesajı (2012) adlı çalışmasından verdiği bilimsel referanslarla desteklediği bilgi uyarınca, sudan çıkan ve göze hoş gelmeyen bir ebrûya verilen olumsuz tepki, su üzerinde olumsuz bir etki oluşturabilmektedir. Bu, ebrûcunun yapacağı diğer ebrûları da olumsuz etkileyebilmektedir. Hikmet Barutçugil, bu yüzden tekne başındakilere olumsuz düşüncelerden kurtulmalarını tavsiye etmektedir.”

Sûfînin gönlü ile ebrû teknesi arasında da bir ilişki vardır. Onun teknesi gönlü gibi genişler ve açılır. Tekneye düşen damla tıpkı kâinatın oluşum safhasının sembolü gibidir. Her şey o bir damla ile başlamıştır. İnsan bir damla sudan yaratılmıştır. Suya düşen damla tıpkı gök cisimleri gibi dâirevî bir hareketle yayılır ve genişler.[20]

Ebrû, aynı zamanda sûfîde sabrı geliştiren bir olgudur. Şu an günümüzde ebrû malzemeleri kırtasiyelerden bulunuyor olsa da, teknenin hazırlanması, karışımların yapılması, kitre ve öd dengesi gibi hususlar, hem bir sabır işidir hem de ancak bir hoca gözetiminde yapılarak tıpkı mürşid ile mürid ilişkisi gibi hoca ve talebe hususiyeti gerektirir.

Ebrû sanatında daha çok geometrik desenlere yer verilmiştir. Daha sonraları ebrûda en çok kullanılan şekil çiçekler olmuştur. İlk defa M. Necmeddin Okyay eliyle tabîî şekline en yakın çiçekli ebrûlar (lâle, karanfil, hercaî menekşe, gelincik, gonca gül, kasımpatı, sümbül) yapılması başarılmış, onun talebesi Mustafa Düzgünman da bunlara papatyalı ebrûyu ilave etmiştir.

Allah’ın “Cemâl” sıfatının bir yansıması olarak çiçek, insanın ruhunu dinlendiren bir sembol olarak ebrûda da kendisine yer bulmuştur. Ayrıca cennetinin bir yansıması olarak çiçek ve nebâtât insana asıl âlemi hatırlatmakta, bu âlemin geçiciliğine karşılık hakîkîsini aramaya yönlendirmektedir. Bu sebeple hiçbir çiçek rastgele yapılmaz, zemini, yaprağı ve rengi ile bakan kişinin hayretine dokunmalıdır. Evinde Allah’ın güzel yaratışını, cemâlini, ikrâmını ve cennet nimetlerini hatırlamak isteyen kendisini bir ebrûcu kapısında bulur.[21] Ebrû çabucak yetişmesiyle ve istenilen alandaki vazifeyi görmesiyle, takdîri umursamayan bir derviş rolündedir. Esas güzellik yürür, aşk bâkîdir, ebrû kapının eşiğindedir, davet gelirse hizmete müştaktır.[22]

Ebrû sanatında en çok kullanılan çiçek modeli lâledir. Lâle aynı zamanda ebced hesâbında Allah Teâlâ’nın “Allah” ismine denktir. Lâle vahdâniyeti hatırlatır. “Refî-i Kalâyî, Rumeli Kazaskeri Şemseddin Efendi’ye yazdığı kasîdesinde, “Subhdem dönse n’ola mihr-i cemâle lâle / Oldu mazhar aded-i ism-i celâle lâle” beytiyle bu hususa işaret etmektedir. İzzet Ali Paşa da bu durumu, “Mazhar-ı ism-i celâl olmasa hakkā lâle / Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle” beytiyle dile getirmektedir.[23]

Suyun yüzünden dünyaya yansıyan mirasımız, kadim kültürümüzün önemli bir unsuru olan ebrû sanatı, ‘Ebrû, Türk Kâğıt Süsleme Sanatı’ adıyla 27 Kasım 2014’te UNESCO insanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesine kayıt edilerek ‘Dünyanın Ortak Mirası’ olarak kabul edilmiştir.[24]

[1] Derman, “Ebrû”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 10, s. 80.

[2] Ahmet Saim Arıtan, “Türk İslam Sanatı ve Bugünkü Durumu”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 5, 1999, s. 444.

[3] Arıtan, a.g.m., s. 444.

[4] Arıtan, a.g.m., s. 449.

[5] Arıtan, a.g.m., s. 449.

[6] Arıtan, “a.g.m. s. 450.

[7] M. Baha Tanman, “Özbekler Tekkesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2007, c. 34 s. 123.

[8] Saklavcı, “Ebru Sanatı”, SözŞehri, Sayı: 10, Temmuz Ağustos, Eylül 2017, s. 92-96.

[9] Mehmet Akif Köseoğlu, İstanbul’un 100 Tekkesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, İstanbul 2016, s. 250.

[10] Derman, “Ebrû”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1994, c. 10, s. 81.

[11] İlhan Özkeçeci & Şule Bilge Özkeçeci, Türk Sanatında Tezhip, Seçil Ofset, İstanbul 2007, s. 207

[12] Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar’ın Üç Sırlısı, Kubbealtı Yayınları, İstanbul 2004, s. 112.

[13] M. Uğur Derman, “Mustafa Düzgünman”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 10, İstanbul 1994, s. 62-63.

[14] Ahmet Dizlek, Fuat Başar’la Hayatı ve Ebrû Sanatı Üzerine Mülakat, Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniversitesi, Erzurum 2018, s. 35.

[15] Şemsettin Ziya Dağlı, “Geleneksel Türk Ebrusu’nun Kimyası, Zamanlaması ve Felsefik Bağlamda Soyut Sanatla İlgisi”, Akdeniz Sanat Dergisi, 5/9 (2012), s. 34.

[16] Hikmet Barutçugil, Geçmişten Günümüze Ebrû Sanatı ve Çağdaş Bir Yorum ile Günümüz Tekstiline Uygulanması, s. 64.

[17] Can Ceylan, “Ebrû Sanatı ve Bir Ritüel Deneyimi Olarak Ebrû Yapımı”, Sanat ve Tasarım Dergisi, 8/2, (21 Aralık 2018), s. 174.

[18] Ceylan, a.g.m., s. 177.

[19] Muin Nursen Eriş, Mustafa Esat Düzgünman ve Ebru, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Yayınları. İstanbul 2007, s. 24-26.

[20] Dağlı, “Geleneksel Türk Ebrûsu’nun Kimyası, Zamanlaması ve Felsefik Bağlamda Soyut Sanatla İlgisi”, s.35.

[21] Ahmed Sacid Açıkgözoğlu, “Türk Ebru Sanatı ve Çiçek”, Z Dergisi.

[22] Açıkgözoğlu, “Türk Ebru Sanatı ve Çiçek”, Z Dergisi, 271.

[23] Turhan Baytop & Cemal Kurnaz, “Lale”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 27, Ankara 2003, s. 79-81.

[24] Fatmagül Saklavcı, “Ebru Sanatı”, SözŞehri, s. 92-96.

Sayfayı Paylaş