İtikâdî ve Amelî Şirkten Kaçınmak

241 Dergi1-11

Arapçada “eş-şerîke” ve “eş-şirk” şeklinde kullanılan şirk sözcüğü, “ortaklık” mânâsına gelir. İtikadî anlamda şirk, Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ortağı olduğunu kabul etmek, O’ndan başka ilah tanımak, onlara inanmak;  amelî şirk ise,  ibâdetle ilgili amelî konularda Allah’tan başkasını ortak koşmaktır. İslâm, her iki şirk türünden mü’minleri sakındırmıştır.  Çünkü önünde baş eğilecek tek olan Allah’tır ve kâinatta tapılmaya layık tek varlık O’dur.  

Hz. Adem (a.s.)’dan Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kadar bütün peygamberler gönderildikleri toplumlarda şirkle mücâdele etmişler ve toplumlarını hem itikadî ve hem de amelî konularda tevhîde çağırmışlardır. Kendisine risâlet görevi verilen her peygamberin kavimlerine ilk daveti, “Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur.” olmuştur.[i]  Nitekim nübüvvet zincirinin son halkasını oluşturan Hz. Muhammed (s.a.v.) de kendisine risâlet görevi verildiği zaman aynı tevhîd çağrısını tekrarlamıştır: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk ediniz.”[ii]  Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir olan Allah’a kulluk çağrısı kısa zamanda Mekke’de taban oluşturmuş, çoklu ilah inancına sahip olan hâkimiyeti elinde bulunduran zümre, içinde yaşadıkları toplumda farkındalık bilinci oluşturmak için harekete geçmişlerdi.  Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.)’in tek Allah’ı ilah tanıma ve sadece O’na kulluk etme temeline dayalı daveti, çok ilahlı bir inanca sahip olan müşriklerde derin bir şaşkınlık uyandırdı. Toplumun kanaat önderleri toplumu ilahlarına bağlılıkta direnişe çağırdı. Çünkü sadece onlarda değil, İslâm öncesi muharref Hıristiyanlıkta da üçlemeye dayalı çoklu ilah inancı vardı. Dolayısıyla bir Allah’a çağrı esasına dayalı Hz. Muhammed (s.a.v.)’e gönderilen ilâhî dini uydurma olarak nitelendirdiler. Onlara göre Mekke toplumunda var olan çok tanrılı inanç sistemine bir saldırı olarak görüldü ve değerlendirildi.[iii]

İtikâdî ve Amelî Konularda Şirk Örnekleri

Mekke müşrikleri atalarından tevârüs eden nasıl bir şirk dinine tabi idiler? Kur’an nâzil olmadan önce câhiliye Arap toplumunda farklı inanç biçimleri olduğu kadar, dinî hayatla ilgili ibâdet şekilleri de vardı. Meselâ çok tanrılı ulûhiyet anlayışına, peygamber, melek ve kader inancına paralel olarak; namaz, oruç, hac, kurban vs. gibi ibâdetler de söz konusu idi. Câhiliye toplumunun dinî hayatında az sayıda muvahhid insanların varlığıyla birlikte, geneli Allah’a inanıyor, O’na yaklaşmak için bir takım varlıkları aracılar edinerek onlara ulûhiyet atfediyorlardı. Buna bağlı olarak câhiliye halkı, her ne kadar aslî hüviyetini kaybetmişse de bazı ibâdetleri yerine getiriyorlardı. Biz burada önce onların itikadî şirk, sonra da amelî şirk konusundaki bazı uygulamalarına değineceğiz.

İslâm’ın doğuşundan önce Mekkeliler putperesttiler. Fakat onlarda, daha o zaman tekâmül etmiş, yüce, tek ve her şeye gücü yeten bir tanrı fikri vardı. Bu mefhum ilah kavramının yanında özel olarak; dişi ve çoğul bir şekil almayan Allah kelimesiyle ifade ediliyordu.[iv] Putlarsa, Allah’ın yanında şefâatçi olarak nitelendiriliyordu.[v] Bununla birlikte ayrıca müşrikler hac günlerinde telbiye ederek Allah’la birlikte ilahlarını da O’na ortak ediyorlardı. Kur’an-ı Kerim’de müşriklerin itikatla ilgili konularda, “Onlardan çoğu Allah’a ancak ortak koşarak inanırlar.”[vi] buyrulması buna örnektir. Yine itikatta şirke en büyük örneklerden birisi de onlarda bulunan melek inancıdır. Onlar melekleri, Allah’ın evlatları olarak düşünür ve ibâdetlerine konu edinirlerdi. Kur’an onların bu inançlarını şu şekilde sorgulamıştır: “Zevcesi olmadan nasıl çocuğu olabilir?”[vii],  “O, doğurmamış ve doğmamıştır.”[viii] Câhiliye Arapları, meleklerden ayrı olarak cin ve şeytanlara da taparlardı. Yüce Allah bu konuda, “Allah ile cinler arasında da nesep bağı kurdular. Oysa cinler de kendilerinin Allah’ın huzûruna getirileceklerini bilirler.”[ix] buyurmuştur. Âyette geçen cinler, melekler mânâsına da yorumlanmıştır. Çünkü müşrikler, meleklere, “Allah’ın kızlarıdır.” diyorlardı. Böylece ulûhiyeti parçalamış oluyorlardı. Nübüvvet inancı konusunda da kendileri kriter koymaya kalktılar. Bir rivâyette de Velid b. Muğîre, Allah Elçisi’ne, “Eğer senin nübüvvetin doğru olsaydı, senden önce (peygamber) ben olurdum. Yaş ve servet bakımından Sen’den daha büyüğüm.” diyordu.[x]  Bu ifade aslında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nübüvvetini reddetmekti. Câhiliye putperestleri, yeniden diriliş gününü de açıkça inkâr ediyorlardı: “Derler ki: ‘Hayat ancak dünya hayatımızdır. Artık biz bir daha diriltilecek de değiliz.”[xi]

Diğer taraftan Mekke müşriklerinin amelî şirklerini; hac, umre, tavaf, kurban, oruç, duâ, yemin, rukye vb. gibi değişik ibâdet şekillerinde görmek mümkündür. Müşrikler hac aylarında umre yapmayı en büyük günah sayarlardı; zaman bakımından hac ile umrenin arasını ayırmışlardı. Bunun temel sebebi ekonomik idi. Onlar umreyi Recep ayında yaparlardı.  Hac görevini Arafat’tan başlatırlar ve başlatma vazifesi “Sûfe”lere ait olurdu. Fakat bu konuda liderlik için ihtilâfa düştükleri de olurdu. Araplar, Arafat’tan sonra yürüyerek Müzdelife’ye giderlerdi. Kureyş ise, Arafat’ta durmaz, Müzdelife’den güneş doğduktan sonra ayrılırlar ve Kâbe’ye gelerek onu yedi defa tavaf ederlerdi. Kureyş, Hz. İbrahim’den bu yana devam eden Arafat vakfesini, tahrif etmiştir. Buna şu âyette açıkça işaret edilir: “Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[xii] Böylece İslam, ibâdet alanındaki bu ayrımcılığı ortadan kaldırmakla müşriklerin câhilî geleneğini düzeltmiş oldu.

Câhiliye Arapları puta tapar, sonra da putların bulunduğu tapınağı tavaf ederlerdi. Kâbe’deki tapınmaları ıslık çalmak ve el çırpmak(alkış)’tan ibaretti. Câhiliye kadın ve erkekleri el ele tutuşur, beytin etrafında yedi defa dolaşırlar, ibâdet ediyoruz diye ıslık çalar, oynar, horon teperler ve yaptıklarını alkışlarlardı. Kur’an, bu tapınma biçimlerini şöyle anlatır: “Onların, Kâbe’nin yanında duâları ıslık çalıp el çırpmaktan ibarettir. Öyle ise (ey müşrikler) inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı.”[xiii]

Kureyşliler tavaf konusunda kendilerini diğer kabîlelerden üstün sayarak hums âdetini ihdas etmişlerdir.[xiv] Hums, ahmesin çoğuludur. Ahmes, dinde katı ve şiddetli olmaktır. Buna göre hums’lar, hac için Mekke’ye gelen kabîlelerin ihramlı iken çökelek, kızarmış ve yanmış herhangi bir şey yememelerini,  yünden yapılmış çadırlar altında korunmalarını isterlerdi. Daha da ileri giderek, hac ve umre yapmak maksadıyla mukaddes bölgenin dışından gelenlere, bu bölgeden mukaddes bölgeye getirdikleri yemekleri yememeleri, tavaflarını ancak humuslardan aldıkları elbiselerle yapmaları gerektiğini söylerlerdi. Bu elbiseler temin edilmediği zaman Kâbe’nin çıplak tavaf edilmesini emrederlerdi. Dolayısıyla, humuslulardan yeni elbise almayan Araplar,  Kâbe’yi çıplak tavaf etmek zorunda kalırlardı.[xv] Yüce Allah kendi hevâ ve arzularına göre helal ve haram konusunda yeni hükümler koyanların bu çirkin adetlerini şu âyetle ilgâ etmiştir: “Ey Âdemoğulları! Her secde yerine/mescidlere ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez. De ki: ‘Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?’  De ki: ‘Bunlar, dünya hayatında mü’minler içindir. Kıyâmet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için âyetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz.”[xvi]

Müşrik Arap inancında putlara kurban kesip sunma, önemli bir dinî vecibe sayılırdı. Câhiliye Arapları putları şefâatçi kabul ettikleri için, ulûhiyetlerine bu kurbanları sunarlardı.[xvii] Her kabîlenin bir putu vardı. Kendilerini, onları tavafla mükellef saydıkları gibi, kurban kesip sunmakla da mükellef sayarlardı. Bu vecîbeyi putları memnun etmek için yerine getiriyorlardı.[xviii] Her çoban en değerli hayvanını puta kurban olarak takdim eder ve kanını putun üzerine sürerdi. Hayvanların ilk doğan yavruları da putlar nâmına kurban edilirdi.[xix]  Câhiliye döneminde Araplar, Recep ayında putlarını ta’zim için kurban kestikleri gün oruç da tutarlardı. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla Câhiliyede adı ‘sumt’ olan susmaya dayalı bir oruçtan da bahsedilmektedir.[xx] Câhiliye Dönemi’nde Mekke müşrikleri putlara duâ ederlerdi. Bu duâ,  putlardan bereket, şefâat ve yardım istemek gâyesiyle yapılırdı.[xxi] Yine Mekke müşrikleri putlara, dikili taşlara, kurbanlara, kurban kesilen yerlere, adak yerlerine, babalarına, annelerine, atalarına, Kâbe’ye yemin ederlerdi. Bunun için özel olarak yemin merâsimleri düzenlerlerdi. Bu esnâda bir ateş yakarlar, ateşe yaklaşarak, içlerinden birisi ateşin yararlarını anlatır, bu yemini bozmak isteyen olup olmadığını soru ile tesbit etmeye çalışır, ateşin başında musâfaha yapardı. Musâfaha anında, “Bizim kanımız, sizin kanınız; sizin yok oluşunuz, bizim yok oluşumuzdur.” derlerdi.”[xxii] İslâmî Dönemde Hz. Peygamber (s.a.v.), Allah’tan başka  -bu Kâbe bile olsa- herhangi bir şeyin üzerine yemin etmeyi yasaklamış ve bu konuda o şöyle buyurmuştur: “Yemin etmek isteyen Allah’a yemin etsin ya da sussun.”[xxiii]

 Sonuç olarak, şirk toplumunun hem itikadî ve hem de amelî konularda Yüce Allah’a nasıl ortak koştuklarına bazı örnekler verdik. İslâm ve onun Aziz Peygamber’i Muhammed (s.a.v.), İslâm’ın ilk günlerinden itibaren hayatının sonlarına kadar şirki mahkûm etmek ve tevhîdi hâkim kılmak için mücadele verdi. Buna rağmen Mekke müşrikleri, her türlü terbiye sınırlarını aşarak Hz. Muhammed (s.a.v.)’e,“Allah’tan başkasına kulluk etmek.”[xxiv] çağrısında bulunma cür’etini bile gösterdiler. O, hem onlara ve hem de bütün insanlığa evrensel ölçekte tam bir kararlılıkla şöyle seslendi: “De ki: ‘Rabb’imden bana açık kanıtlar gelince, sizin Allah’ın dışında duâ ettiğiniz şeylere tapmam bana yasaklanmış oldu ve kendimi âlemlerin rabbine teslim etmem emredildi.”[xxv] İşte bizim de âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in itikâdî ve amelî tevhîde dayanan bu yolunu takip etmemiz gerekir.  Unutmayalım ki, iti

[i] Bkz. 7/A’raf, 59, 65, 73, 85;11/Hûd, 61, 84.

[ii] 2/Bakara, 21.

[iii] Bkz. 38/Sa’d, 5-7

[iv] Bkz. 29/Ankebût, 61. Ayrıca bkz. 23/Mü’minûn, 84–89.

[v] 10/Yûnus, 18.

[vi] 12/Yûsuf, 106

[vii] 6/En’âm, 101

[viii] 112/İhlâs, 3.

[ix] 37/Saffat, 158.

[x] Muhammed Gazâlî, Fıkhu’s-Sîre, (Mısır: Dâru’l-Kutübi’l-Hadîse,  1965),   26.

[xi] 6/En’âm, 29.

[xii] 2/Bakara, 199.

[xiii] 8/Enfâl, 35.

[xiv]  İbn İshâk, Muhammed,  es-Sîratü’n-Nebeviyye,   tahk. Muhammed Hamidullah,  Konya: Hayra Hizmet Vakfı Neşriyatı,  1401/1981, 75; İbn Hişâm, Ebû Muhammed Abdülmelik, , es-Sîratü’n-Nebeviyye,  Mısır: el-Halebî, 1936, I, 211.

[xv] İbn İshâk, a.g.e., s. 81; İbn Hişâm, a.g.e., I, 211–215.

[xvi] 7/A’râf, 31-32.

[xvii] Bkz. 10/Yûnus, 18.

[xviii]  İbnü’l-Kelbî, Ebü’l-Münzir Hişam b. Muhammed es-Sâib,  Putlar Kitabı (Kitâbu’l-Asnâm), çev. Beyza Düşüngen,  Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları,  1969, 39.

[xix] Bkz. Müslim “Edâhî” 5.

[xx] Buharî “Menâkıbü’l-Ensâr” 26.

[xxi] Bkz. 36/Yâsîn, 74–75.

[xxii] İbn Hişâm, Sîre, II, 85.

[xxiii] Buhârî “Eymân” 4, 5, 7; Müslim “Eymân” 1.

[xxiv] Bkz. 39/Zümer, 64.

[xxv] 40/Mü’min, 66.

Sayfayı Paylaş