İFFET ÂBİDESİ İKİ GENÇ KIZ

241 Dergi1-4

Müslüman, imanı ile iç dünyasını kuran; İslâm’ı ile dış dünyasını aydınlatan kimsedir. Mü’minin iç dünyasının güzelliği, dış dünyaya yansıyan davranışları ve duruşları ile kendini gösterir. Kur’ân, Peygamberle beraber olan, onun yolunda olan mü’minleri tanımlarken, ‘secde izleri yüzlerine yansıyanlar’[1] ifadesini kullanır. Âyet, Allah’a secde sonucu insanda oluşan fıtrî ruh yüceliğine, iç dünya güzelliğine, ahlâkî olgunluğuna, vakar ve takvâ gibi erdemlere işaret ettiği gibi; insanın dış dünyasına ve yüzüne yansıyan güzelliklere de işaret etmektedir.

Bir başka âyette de, ‘onların yürüyüşlerinde vakarlı/onurlu olduğu’[2] belirtilir. Demek ki Müslüman, düşüncelerinde, söylem ve eylemlerinde olduğu gibi, fizikî görüntüsü ile de özel ve güzeldir. Onun her şeyinde belli bir düzen, estetik ve disiplin vardır. Onun hiçbir şeyi rasgele ve başıboş değildir. Kendine özgüdür, son derece güzel ve mükemmeldir. İnsan nasıl ruh ve bedenden müteşekkil ise İslâm da hem ruh hem şekildir; hem mânâ hem maddedir. Elbette ruh, mânâ önceliklidir; ama bu, maddenin terkedilmesi ve şeklin göz ardı edilmesi anlamına gelmez. Bunun için bütün insanlığa hitap ile başlayan âyette hem görünen elbiselere dikkat çekilmekte hem de gönüllerde yerleşecek olan takvâ elbisesinin hayırlı oluşu hatırlatılmaktadır: “Ey Âdemoğulları!  Ayıp yerlerinizi örtecek giysilerle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takvâ örtüsü ise daha hayırlıdır. Allah’ın bu âyetleri, öğüt almanız içindir.”[3] Âyet, hiçbir zaman giyinip kuşanmanın önemsiz ve gereksiz olduğu anlamına gelmez. Zira başka âyetlerde giyinip kuşanma/tesettür kadın erkek herkese emredilir:

“Ey Âdemoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın.”[4]

“Ey Âdemoğulları! Her secde yerine/mescidlere güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.”[5]

“Mü’min kadınlara da söyle: ‘Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Kendiliğinden görünen kısmı müstesnâ, süslerini açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine sımsıkı örtsünler.”[6]

“Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını söyle; bu, onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.”[7]

İffet, namus, hayâ gibi ahlâkî güzellikler, kadın erkek her Müslümanın sahip olması gereken değerlerdir. Bu değerler, kişinin zihin ve gönül dünyasında yer eder, sonra da yürüyüşüyle, bakışıyla, konuşmasıyla, giyim kuşamıyla kişinin dış dünyasına yansır. Dolayısıyla kişinin, dinin ölçülerine uymadığı halde, “Bunları yapmıyorum ama benim kalbim temiz.” diyerek savunmaya geçmesi anlamsızdır. Çünkü kalbin temizliği davranışlara yansımalıdır ki, Allah katında ve toplum nezdinde bir anlam ifade etsin.

Bu konudaki çarpıcı örneklerden biri de Hz. Şuayb[8] Peygamber’in iffet âbidesi kızlarının onurlu duruşudur. Onların bu duruşu, kadın erkek herkese ışık tutmaktadır. Onların bu duruşları şöyle anlatılır:

“Mûsâ, Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. Onlara: ‘Derdiniz nedir?’ dedi. ‘Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır onun için bu işi biz yapıyoruz.’ dediler.

Mûsâ onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi: ‘Rabb’im! Doğrusu bana indireceğin hayra muhtâcım.’ dedi.

O sırada, kadınlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi: ‘Babam sulama ücretini ödemek için seni çağırıyor.’ dedi. Mûsâ ona gelince, başından geçeni anlattı. O, ‘Korkma, artık zâlim milletten kurtuldun.’ dedi.

İki kadından biri, ‘Babacığım! Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır.’ dedi.

Kadınların babası, ‘Bana sekiz yıl çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan o senden bir lütuf olur. Ama sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi kimselerden bulacaksın.’ dedi.

Mûsâ, ‘Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım bir kötülüğe uğramayacağım. Söylediklerimize Allah vekildir.’ dedi.

Mûsâ süreyi doldurunca, ailesiyle birlikte yola çıktı. Tur tarafından bir ateş gördü. Ailesine, ‘Durunuz, ben bir ateş gördüm; belki oradan size bir haber yahut tutuşmuş bir odun getiririm de ısınabilirsiniz.’ dedi.[9]

Âyetler, ihtiyaç halinde kadının iş için dışarıya çıkabileceğini ve işlerini takip edebileceğini göstermektedir. Ancak bütün bunlar meşrû sınırlar içerisinde olmalıdır. Kadın iffetini muhâfaza etmeli, giyim kuşamı, yürüyüşü, duruşu ve konuşması ile kişiliğini ortaya koymalıdır.

Âyetlerden anladığımıza göre Hz. Şuayb Peygamber’in kızları, babaları ihtiyar olduğu için evin dışındaki işleri yapmaktadırlar.

Burada Şuayb Peygamber’in kızlarının, çeşme başında hayvanlarını sulayan erkeklerin arasına karışmamaları, onların çekip gitmelerini beklemeleri ve kızlardan birinin daha sonra Hz. Mûsâ’nın yanına utana utana gelmesi dikkat çeker. Kur’ân, bize örnek olsun diye onların özellikle bu duruşlarını anlatmaktadır. Onlar, zarûrî olarak dışarı çıkmışlar, ama erkeklerin arasına karışmamaya özen göstermektedirler. Âyetteki, “Kadınlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi.” cümlesi, “Utanarak geldi.” yahut “Utanarak şöyle dedi…” şeklinde anlaşılmıştır. Demek ki “Kur’ân kadını” yürüyüşü, duruşu ve konuşması ile de iffet âbidesidir.

Yine meşrû sınırlar içerisinde bir erkeğin yabancı bir kadınla konuşmasında bir sakınca yoktur. Nitekim Hz. Mûsâ Peygamber, hiç tanımadığı bu kızlar ile konuşmuş ve onlara yardım etmiştir.

Onlar peygamber kızlarıydılar. Peygambere yaraşır şekilde bir hayat yaşayarak herkese örnek olmalıydılar. Nitekim öyle de oldular.

Onlar peygamber eşi olmaya namzettiler. Nitekim onlardan biri, daha sonra Hz. Mûsâ Peygamber’e eş olacaktı. Onlar ferâset sahibi/öngörülü hanımlardı. Nitekim bir rivâyette bu husus şöyle açıklanmıştır: “İnsanların en ferâsetlisi şu üç kişidir: Kendisinden sonra Ömer’in halîfe olmasını isteyen Ebû Bekir. Yûsuf’u, ‘Ona güzel bak, belki bize faydası olur.’ diyerek satın alan sahibi. Babasına, ‘Babacığım! Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır.’ diyen Mûsâ’nın hanımı.”

Onların ihtiyar babaları vardı, bu yüzden ona bakmak ve evin dışında bir takım işleri görmek zorundaydılar.

Onların utanma duyguları, erkeklerin arasına karışmaktan onları alıkoyuyordu.

Onların iffetleri yürüyüşlerine yansımıştı. Kırıtarak, cilveli yürümekten kaçınıyorlardı. Nitekim Kur’ân, kadınlara ayaklarını yere vurarak yürümeyi, ayaklarındaki takıların seslerini bile yabancı erkeklere duyurmayı yasaklamıştı: “O mü’min hanımlar, gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar/dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde yürümesinler!”[10]

Yine kutsal kitabımız, Müslümanlara örnek olarak sunduğu peygamber hanımları ile ilgili olarak şu uyarılarda bulunmuştu: “Ey peygamber hanımları!.. Eğer Allah’tan korkuyorsanız, yabancı erkeklere karşı çekici/işveli bir şekilde konuşmayın… Evlerinizde oturun, eski câhiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın…”[11] Demek ki “İslâm kadını” giyim kuşamına dikkat ettiği gibi, yürüyüşüne, konuşmasına da dikkat etmelidir. O, asla fitneye kapı aralayan konumda olmamalıdır.

“İslâm kadını”, dişiliği ile değil kişiliği ile sosyal hayatın içerisindedir. “Yuvayı dişi kuş yapar.” ifadesi, bugün dilimizde ekonomik alanla sınırlanıp yalnızca kadının tutumlu oluşunu anlatmak için kullanılsa da, aslında toplumun temeli olan aile yuvasını her bakımdan kadın inşâ eder. İman ve İslâm güzellikleriyle kadın yapar yuvayı. Kadın, aile içerisinde eşini çeker çevirir ve yönetir. Ailede çocuğun en etkili ve ilk hocası da kadındır.

İffetli ve hayâlı olabilmek için, niyetleri ve davranışları bütün ayrıntılarıyla bilen Yüce Allah’a inanmak, dünyada yapıp ettiklerimizden âhirette sorgulanacağımızı hatırlamak lazımdır. Bedenimiz başta olmak üzere sahip olduğumuz bütün her şeyin asıl sahibinin Yüce Yaratıcı olduğunu, nimetlerin bizde emânet olduğunu ve onların asıl sahibinin ölçüleri doğrultusunda kullanmamız gerektiğini unutmamak lazımdır.

Öte yandan iffet ve namus kavramları hem Müslüman kadınları, hem de Müslüman erkekleri ilgilendiren değerlerdir. Nitekim utanarak gelen kadının daveti üzerine Hz. Mûsâ, edebinden kendisi öne geçmiş ve kadının arkadan kendisine yol tarif etmesini istemiştir. Âyette Hz. Mûsâ’nın bu özelliği, kadının onun hakkında söylediği “Bu güçlü ve güvenilir adamdır.” sözünden de anlaşılmaktadır. O kadın, koyunları suladığı su kuyusundaki ağır taşı kaldırışından onun güçlü olduğunu, yolda yürürken gösterdiği bu edep örneğinden de onun güvenilir bir kişi olduğunu çıkarmıştır.

Maalesef dinden kaynaklanmayan anlayışlarla bugün, erkekler için mubah görülen bazı şeyler kadınlar için günah/haram olarak algılanmaktadır. Sözgelimi bir kadının yaptığı ahlâksızlık yadırganırken, aynı ahlâksızlık erkekler için hoş görülür olmuştur. Oysa fuhuş, ahlâksızlık ölçüleri cinsler için aynıdır. Her çeşidi ile fuhuş ve zinâ, kadınlar için de erkekler için de haramdır. Bu suçları işleyenlerin dünya ve âhiretteki cezâları da birdir. Kur’ân, Hz. Peygamber (s.a.v.) Dönemi’nde yaşanan ifk/iftirâ olayına karışan bazı erkeklerin bu hareketlerini “fâhışe” olarak niteler: “İnananlar arasında çirkin şeylerin/fuhşun yayılmasını arzu edenler için dünya ve âhirette çetin bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[12] Aynı şekilde Kur’ân’ın ,“Zinâya yaklaşmayın/onu düşünmeyin, ona düşürecek söylem ve eylemlerin içerisinde yer almayın.”[13] buyruğu kadın erkek herkesi içine alır.

 

[1] 48/Fetih, 29.

[2] 25/Furkân, 63.

[3] 7/A’râf, 26.

[4] 7/A’râf, 27.

[5] 7/A’râf, 31.

[6]  24/Nûr, 34.

[7] 33/Ahzâb, 59.

[8]  Ayetlerde Şuayb Peygamber’in ismi açıkça geçmez. Müfessirlerin bir kısmı bu kişinin Hz. Şuayb Peygamber olduğunu söylerken bir kısmı da onun yeğeni bir sâlih kişi olduğunu söylerler.

[9] 28/Kasas, 23-29.

[10] 24/Nûr, 31.

[11] 33/Ahzâb, 32-33.

[12] 24/Nûr, 19.

[13] 17/İsrâ, 32.

Sayfayı Paylaş