SULTAN ABDÜLAZİZ DÖNEMİ’NDEKİ TASAVVUFÎ ZÜMRELER

238 Dergi-19

1278/1861 tarihinde otuz bir yaşında iken tahta geçen, gençliğinden beri sefâhatten hoşlanmayan ve sâde bir hayat yaşayan Sultan Abdülaziz’in cülus merasimi, Eyüp Sultan Camii’nde kılınan öğle namazını müteakip başlamıştır. Türbede Mesnevîhân-ı şehîr el-Hâc Hüseyin Efendi, Beşiktaş Yahya Efendi Türbedârı Nûrî Efendi, Şahsultan Tekkesi Posnîşini Necati Efendi ile diğer tarîkat şeyhleri huzûrunda kendisine kılıç kuşatılmıştır. Sultan Abdülaziz her sabah Kur’an-ı Kerim okur, alafrangalığı dinsizlik sayar, kimi zaman devrin âlimlerini huzûrunda münakaşa ettirir ve kendisi de bu ilmî tartışmalara katılırdı. Devletin içerisinde bulunduğu ekonomik buhrandan kurtulması amacıyla iktidara gelir gelmez saray masraflarını azaltmaya çalıştı, altın ve gümüş gibi de­ğerli madenlerden yapılmış eşyaların kullanılmasını yasakladı, rüşvet ve irtikâp işine karışanların cezâlandırılmasını sağladı. Batı musikisinden rahatsızlık duyan Sultan Abdülaziz, kendi döneminde balenin kaldırılmasını ve operanın durdurulmasını sağladı. Geleneksel sanatların geliştirilmesine gayret sarf edip fasıl heyetlerini güçlendirdi. Tulûât ve orta oyununa ehemmiyet verilmesini sağladı. Bu tür yaklaşımlarıyla hem ilmiye sınıfının hem de tasavvuf erbâbının güvenini kazandı. Ancak Sultan Abdülaziz, Avrupa ülkelerine yaptığı birtakım se­yâhatlerden sonra, Batı mûsikîsine karşı olan menfî tavrından vazgeçmiş, Batı musikisinin tekrar saraya girmesini sağlamış, bandonun güçlenmesine gayret etmiştir. 1280/1863 tarihinde Mısır’a yaptığı seyâhat ve burada edindiği izlenimler sonucu, Sultan Abdülaziz de lüks ve israf yolunu seçmiştir. Ali ve Fuad Paşaların sadrazamlıkları esnâsında dış ilişkiler ve devlet mekanizması düzenli ve kontrollü işlerken, Sadrazam Mahmud Nedim Paşa döneminde bu muvâzene bozulmuş, Sultan Abdülaziz’in sonunu getirmiştir.[1]

Sultan Abdülaziz Dönemi’nde tasavvuf erbâbı arasında özellikle Mevlevîlerin etkinlik ve nüfuz alanları artmış, Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Osman Salâhaddin Dede (ö. 1304/1886-7) ile oğlu Mehmed Celâleddin Dede (ö.1326/1908) siyâsî etkinliği ile dikkat çeken isimler olmuştur. Osman Salâhaddin Dede’nin siyâsî kimlik kazanmasında, kimi bürokratların Yenikapı Mevlevîhânesinde şeyhin sohbetlerine devam etmeleri etkili olmuştur. Bu dönemde Mithat Paşa başta olmak üzere, Sadrazam Fuad Paşa (ö. 1286/1869), Âlî Paşa (ö. 1288/1871), Mısırlı Kâmil Paşa (ö. 1303/1886), Prens Mustafa Paşa, Damat Celâleddin Paşa, Âdile Sultan’ın eşi Mehmed Ali Paşa, şeyhülislâmlardan Sâdeddin Efendi ile Refik Efendi ve Mehmed Sâhib Efendi gibi önemli isimler bu dergâhı sık ziyâret eden isimlerdendir. Osman Selâhaddin Dede, 1285-1296/1868-1878 yılları arasında Meclis-i Meşâyih üyeliği görevinde bulunmuştur. Osman Selâhaddin Dede’nin bu makama lâyık görülmesinde Dede’nin salâhiyetiyle birlikte, devrin padişahı Sultan Abdülaziz’in Mevlevî muhibbi ve aynı zamanda neyzen olmasının da tesiri olmuştur.[2]

Konya Çelebilik makamı, 1284/1867 tarihinde saraya bir ricâ dilekçesi gönderir. Dilekçenin gereğini yerine getiren Sultan Abdülaziz, pîr evinin bazı bölümlerini tamir ettirmiştir. 1867 yılında şehirde çıkan yangınla harap olan çarşı ve camiler Konya Valisi ve dönemin Çelebisinin desteğiyle yenilenmiş, Çelebi’nin bu gayretleri Sultan Abdülaziz tarafından nişanlarla taltif edilmiştir.[3]

Beşiktaş Mevlevihânesi şeyhi Hasan Nazif Dede (ö. 1277/1861), Sultan Abdülaziz’in ısrarla sarayında görüşmek istediği isimlerden biri idi. Sultan Abdülaziz, manzarayı bozduğu gerekçesiyle Şeyh Nazif Dede’den Beşiktaş Mevlevîhânesi’nin bahçesinde bulunan servinin kestirilmesini istemiştir. Şeyh Nazif Dede ise, “Bir dergâhın değil ağacını kesmek, bir yaprağını dahi zâyi etmekten korkarız. Zât-ı şâhâneye böylece arz edesiniz.” cevabını göndermiştir. Talebi kabul edilmeyen padişah, olayı suhûletle karşılamış, Şeyh Efendi’ye kızmak yerine bir de kendisine son derece kıymetli yakut ve zümrütten yapılmış bir cep saati göndermiştir. Bu defa Nazif Dede, bu hediyeyi havana koyarak kırmış ve “Biz derviş adamlarız; böyle şeyler kullanmayız.” diyerek, hurda hâle getirdiği saati saraya iâde etmiştir. Bu muâmele karşısında padişah sesini çıkarmamıştır.[4]

Kırâat ilmindeki yetkinliği ile tanınan ve musikiye âşinâ olan devrin meşhur mersiyehanlarından Şeyh Şerefeddin Efendi’ye mevleviyet pâyesi verilmiş, Sultan Abdülaziz’in ikinci imamı olmuştur. Meclis-i Meşâyih’in kurulmasında katkıları olan Şerafeddin Efendi, Kâdirî Âsitânesi’nin âdetâ ikinci kurucusu kabul edilmiştir.[5]

Sultan Abdülmecid’in kendisiyle görüşme taleplerini geri çeviren Nakşî şeyhi Hoca Hüsameddin Efendi’yi (ö. 1280/1863) bu kez Sultan Abdülaziz saraya davet etmek ister. Sultanın ısrarlı davetlerine icâbet etmeyen Hoca Hüsameddin Efendi, bir gün saray civârından geçerken bir yâver tarafından görülerek padişaha haber verilmiş, padişah, “Seni emîru’l-mü’minîn çağırır, şer’an emrine uymak gerektir.” diyerek haber göndermiştir. Yaşlı ve âmâ olan Nakşî şeyhi Hoca Hüsameddin Efendi kendi kendine, “Ey nefis! Şimdi en büyük imtihânı veriyorsun.” demiş ve sesin geldiği tarafa dönerek, “Efendinize haber verin, ben onu emîru’l-mü’minîn olarak tanımıyorum.” diyerek oradan uzaklaşmıştır. Şeyhin bu tavrını Mehmet Akif, Safahat’ına aldığı “Hüsam Efendi Hoca” şiiri ile şu şekilde ebedîleştirmiştir.

Nasılsa ismini duymuş ki bendegânından,

Hüsâm Efendi’yi aldırmak istemiş Sultân

İrâdeler geledursun, o, i’tizâr ederek,

Saray civârına yaklaşmamış, değil gitmek.

 

Hüsâm Efendi henüz Dolmabahçe’lerde iken

Gelip yetişmiş adamlar, üçer beşer, geriden.

-Efendimiz bizi gönderdi, çok selâm ediyor;

“Görüşmek istiyorum, kendi istemez mi?” diyor

 

Ben elli beş senedir teptiğim yegâne yolun,

Henüz sonundan uzakken, tükendi gitti ömür;

Tutup da bir geri döndüm mü, yandığım gündür!

Hoca Hüsameddin Efendi’nin bu menfi tavrına rağmen Sultan Abdülaziz, onun hakkında hüsn-i teveccühünü devam ettirmiş, 1280/1863 tarihinde vefât edince kabrini tanzim ettirip mermer çerçeve ve üzerine şebeke yaptırmıştır.[6]

Gerek Sultan Abdülmecid (ö. 1277/1861) gerekse Sultan Abdülaziz (ö. 1293/1876), Senûsiyye Tarîkatı müntesiplerine vergi muâfiyeti tanımış ve birtakım imtiyazlar sunmuştur. İttihâd-ı İslâm fikrinin bir gereği olarak Sultan Abdülaziz, bu yaklaşımıyla siyâsî İslâm dünyasının yekvücut olmasını sağlamıştır. Sultan Abdulaziz’in Senûsîlere yönelik bu yardımları, batılıların Afrika’daki yıkıcı faaliyetlerini engellemiş ve İstanbul’a uzak bölgelerdeki Müslümanların hilâfet makamına olan bağlılığını arttırmıştır.[7]

Sultan II. Mahmud Dönemi’nde Bektaşî Tarîkatı yasaklanmış olmasına rağmen, bu yasak Sultan Abdülaziz döneminde kısmen gevşetilmiştir. Zira Sultan Abdülaziz, 1284/1867 yılının Haziran ayında Fransa gezisi dönüşünde Macaristan’da bulunan Gül Baba Bektaşî Tekkesi’ni ziyâret etmiş, ziyâreti müteakip Osmanlı Devleti tekkeyle yakından ilgilenmiş 1303/1885’te onartılmış, yeniden Dedebaba atanmış, kesintilerle de olsa vakıf olarak 1937 yılına değin işlevini sürdürmesine destek olunmuştur.[8]

1283/1866 tarihinde İstanbul’a gelen Müceddidiyye şeyhi Seyyid Süleyman Belhî Efendi (ö. 1294/1877), Sultan Abdülaziz ve devlet erkânı tarafından saygı görmüştür. Devlet erkânı tarafından Aksaray’da bulunan Hâşim Ağa Konağı kiralanarak Süleyman Belhî ve ailesinin yerleşmeleri sağlanmış ve aileye Matbah-ı Âmire’den yemek gönderilmiştir. Padişahın saygı gösterdiği şeyhe bu masrafları için günlük iki bin sekiz yüz kuruş maaş bağlanmıştır.[9]

Seyyid Süleyman Belhî’nin oğlu Seyyid Abdülkâdir-i Belhî (ö. 1352/1933), Bayramiyye-i Melâmiyye’nin Bekir Reşad Efendi’den sonraki temsilcisidir. Afganistan’ın Belh şehri yakınlarındaki Kunduz’da doğan Abdülkâdir-i Belhî, 1855’te babasıyla birlikte İran ve Irak üzerinden Anadolu’ya gelmiş, Konya’da dinî ilimleri tahsil ettikten sonra, önce Bursa’ya, akabinde babasının Sultan Abdülaziz tarafından daveti üzerine İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da Eyüp Nişanca’daki Şeyh Murad Buhârî Tekkesi’nin şeyhliğine atanan babasının vefâtından sonra bu vazîfeyi üstlenen Seyyid Abdülkâdir-i Belhî’nin babası vâsıtasıyla Nakşbendiyye-i Müceddidiyye Tarîkatı’na, Bekir Reşad Efendi vâsıtasıyla da Bayramiyye-i Melâmiyye’ye bağlı olmuştur. 1923 yılında gerçekleşen vefâtına kadar İstanbul’da Melâmî kutbu olarak tanınmıştır.[10]

Üçüncü devre Melâmîliğinin pîri olan ve Manastır’da Şeyh Bedreddin’in Vâridât’ını şerh eden Muhammed Nûru’l-Arabî (ö. 1305/1887), bazı devlet erkânının davetiyle İstanbul’a gelmiş ve İstanbul’da dönemin önde gelen zevâtıyla tanışmıştır. Müritlerini vahdet-i vücûd esaslı sülûk üzere irşâd etmesinden dolayı, Muhammed Nûru’l-Arabî zındıklık suçlamasıyla Sultan Abdülaziz’e şikâyet edilmiştir. Geçirdiği tahkîkat neticesinde, Zaptiye Nâzırı Hüsnü Paşa’nın da kefâletiyle suçsuzluğu anlaşılınca, Muhammed Nûru’l-Arabî hakkındaki tahkîkattan vazgeçilmiştir. İstanbul’da bulunduğu dönemlerde başta Harîrîzâde Kemâleddin Efendi olmak üzere pek çok önde gelen şahsiyet kendisine intisâbetmiştir. Bilhassa yaptığı seyâhatler ve devlet bürokrasisinin önemli mevkilerini deruhde eden şahsiyetlerle kurduğu yakın ilişkiler neticesinde temsil ettiği Nakşbendiyye Tarîkatı ile Melâmiyye neşvesini başta Balkanlar olmak üzere geniş bir coğrafyada yaymayı başaran Muhammed Nûru’l-Arabî’nin çok sayıda müridi olmuştur. Vefâtından sonra yerine geçerek şeyhinin erkânını devam ettiren damadı ve başhalîfesi Şeyh Abdürrahîm-i Fedâî’nin yanı sıra, Fâtih türbedârı Ahmed Âmiş Efendi, Tıbyân müellifi Harîrîzâde Kemâleddin Efendi, Kalantazâde Hoca Mahmud Efendi, Manastırlı Hacı Ahmed Baba, Ali Örfî Efendi, Abdullah Hulûsi Efendi, Şeyh Muhammed Fâik Bey, Şeyh Hacı Süleyman Bey bu müritler arasındadır.[11]

Sultan Abdülaziz Dönemi’nde devletin Bektaşîlere yönelik sert politikası değişmiş ve kontrollü bir denetim siyâseti güdülmüştür. Sultan Abdülaziz’in “muhib” düzeyinde Bektaşîliğe ilgi duyduğu, annesi Pertevniyal Vâlide Sultan’ın (ö. 1301/1883) Edirnekapı Dergâhı şeyhi Emin Baba (ö. 1304/1886) tarafından “yol”a alındığı iddia edilmektedir. Sultan Abdülaziz Dönemi’nde Bektaşî tekkeleri resmen yeniden açılmamakla beraber çeşitli sebeplerle bu tarihlerden itibaren tarîkat üyelerinin faaliyetlerine göz yumulmuş, hatta Bektaşî şeyhleriyle devlet arasında resmî yazışmalar bile yapılmıştır. İstanbul’da Üsküdar’daki Yarımca Baba Tekkesi ile Beykoz’daki Akbaba Tekkesi dışında kalan diğer eski Bektaşî tekkeleri yasaktan önceki durumlarına geri dönmüşlerdir. Sultan Abdülaziz’in bu olumlu tavrı dönemin ileri gelen Bektaşî şairlerinden olan Türâbî Baba’nın (ö. 1285/1868) sultanı metheden bir gazeline de konu olmuştur.[12]

[1] Hür Mahmut Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İnsan yayınları, İstanbul 2003, 695.

[2] Sezai Küçük, “Mevleviyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s. 514.

[3] Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 696.

[4] Yücer, a.g.e., s. 694.

[5] Adalet Çakır, “Kâdiriyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s.180.

[6] Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 693-694.

[7] Mustafa Salim Güven, “Şâzeliyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s.405.

[8] Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 696.

[9] Yücer, a.g.e., s. 696.

[10] Haşim Şahin, “Bayramiyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s. 814.

[11] Şahin, “Bayramiyye”, a.g.e., s. 815-817.

[12] Salih Çift, “Osmanlı’nın Son Döneminde Bektâşîlik-Siyaset İlişkisi”, Osmanlı’da İlm-i Tasavvuf, ed. Ercan Alkan & Osman Sacid Arı, İsar Yayınları, İstanbul 2018, s. 810-811.

Sayfayı Paylaş