İmtihan-Belâ İlişkisi

238 Dergi-22

İslâm’a göre dünya, kimin daha güzel iş yaptığının anlaşılacağı bir belâ/imtihan yeri olup ölüm ve hayat bunun için yaratılmıştır. İnsanlar, bu dünya hayatında çeşitli belâlarla ve sıkıntılarla imtihan edilirler.[1]

Başta peygamberler olmak üzere Allah, herkesi bir belâ ile imtihan etmektedir. Özellikle tasavvuf ehlinin üzerinde önemle durdukları bir hadis-i şerife göre, en şiddetli belâlara uğrayanlar önce peygamberler, sonra da onlara en çok benzeyenlerdir. Kişi, dindarlığı oranında belâlarla imtihan edilir, neticede kul, uğradığı bu belâlarla günahı kalmayıncaya kadar imtihan edilir.[2]

Rabb’imiz, en çok sevdiği kullarını en büyük belâlarla imtihan etmiştir. Bu sebepledir ki geçmişte en büyük belâ ve sıkıntılarla imtihan edilen kişiler, Allah’ın en çok sevdiği kulları olan peygamberler olmuştur. Zira Rabb’imiz, dostluğuna talip kullarını böyle çetin imtihanlara tâbi tutmaktadır. Hz. Âdem (a.s.) ebedîlik arzusuyla imtihan edilmiştir, ölümsüz olma isteği Hz. Âdem’in (a.s.) imtihanıdır. Hz. İbrahim (a.s.), oğlu Hz. İsmail (a.s.) ile imtihan edilmiştir; evlat sevgisi, Hz. İbrahim’in (a.s.) imtihanıdır. Hz. İsmail (a.s.), canıyla imtihan edilmiştir. Hz. Yakub (a.s.), Hz. Yusuf (a.s.) ile imtihan edilmiştir. Hz. Yusuf (a.s.), Züleyha ile imtihan edilmiştir. Hz. Eyyüb (a.s.), çok çetin sabır imtihanından geçmiştir. Rabb’imize karşı samimiyetin, teslimiyetin, sabrın, tevekkülün, cesaretin timsali olan peygamberler, kulluk imtihanının en güzel örneklerini sergilemişlerdir. Önderimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) ise belânın her çeşidiyle imtihan edilmiştir. Âlemlerin Efendisi, imtihanın ne demek olduğunu, bir beşerin tek başına belâlarla nasıl mücadele edebildiğini mübarek örnek hayatıyla bizlere göstermiştir. O’nun imtihanı, Mekke’de bir yetim olarak peygamberlik yükünü omuzlayabilmesiydi. O’nun imtihanı, bir eline güneşi, diğerine ayı verseler dahi davasından asla dönmemesiydi. O’nun imtihanı, Taif’te taşlandığı halde dudaklarından muhataplarına rahmet dileyen dualar dökülmesiydi. Bedir´de bir avuç mü’minle, müşrik ordusunun karşısına çıktığında mübarek ellerini açıp Rabb’ine: “Ey Allah’ım! Şu bir avuç İslâm toplumunu helâk edersen, yeryüzünde sana ibadet eden kimse kalmayacak.”  diye seslenmesiydi. Müşriklerle çetin mücadeleler, müşriklerin ashabına yaptığı ağır işkenceler, açlık, yokluk, ihanet ve iftiralar, belini büken, taşımakta zorlandığı ağır yükler gibi… Ancak Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), her belânın nimet, her nimetin de belâ olduğunun bilincinde olarak varlıkta da yoklukta da, sevinçte de hüzünde de hep Rabb’inin yanındaydı ve yanında olmayı bizlere öğretti.

Belâlar ya insan kaynaklı ya da Allah kaynaklıdır. İnsan, her ne kadar üstün özelliklerle yaratılmışsa da aceleci, hırslı, mala, şehvete düşkün, cimri, nankör, zalim, cahil, unutkan vb. gibi olumsuz özelliklere de sahiptir. İşte insan kaynaklı belâların, sık sık karşılaşılan sıkıntı ve musibetlerin, fitnelerin ve felaketlerin bir nedeni, bu olumsuz özelliklerin insan tarafından terbiye edilmemesidir. Ya da farklı bir bakış açısıyla, Allah’ın bu belâları yaşatması O’nun Rab sıfatıyla insanı terbiye etmesi ile ilgilidir. Allah kaynaklı belâlar ise genel olarak insan gücünü aşan seller, depremler, yangın gibi doğal felaketler, ölüm, hastalık gibi olaylardır. Ancak bunlar kötülük olarak nitelendirilmez, Allah’ın inananlara karşı uyguladığı imtihan vesileleridir.

İnsanın başına gelen belâlar, kötülükler kendi yapıp ettiklerinin yüzündendir. Nitekim bu durum bir ayette şöyle bildirilir: “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.”[3]

 

İmtihan-Fitne İlişkisi

Fitne kavramı Arapça olup sözlükte; denemek, imtihan, sınama, maddî ve manevî sıkıntı, üzüntü, kargaşa, karışıklık gibi anlamlara gelir. Fitne kavramı, Türkçemizde ise insanlara fenalık yapmak, onları belâya uğratmak ve genelde toplumda kargaşa çıkarmak gibi kötü fiil ve davranışlar için kullanılmaktadır.

İnsan;  mal, mülk, mevkii-makam, evlat, sağlık gibi nimet sayılan şeylerle olduğu gibi yokluk, hastalık, musibet, şeytan veya düşman tasallutu gibi sıkıntılarla da olmaktadır. Bu husus, “Sizi bir fitne olmak üzere şerle de hayırla da deneyip sınarız”[4] ayetiyle açıkça belirtilmiştir.

Fitne, Allah tarafından kullarına yöneltilen bir imtihan şeklidir. Rabb’imiz, insanların iman ve ahlaktaki samimiyetlerini ispatlamaları için bir imtihan olmak üzere onları hayırla da şerle de deneyip sınar. İnsanlar, dünya hayatının geçici güzellikleriyle imtihan edilirler.[5] Mal ve evlât birer fitne/imtihan vasıtasıdır.[6] Bol rızık veya genel olarak bir nimet de fitne/imtihan sebebidir.[7]

Her mü’min çeşitli şekillerde birçok vasıta ile imtihan edilmektedir. Bütün bu fitneler/imtihanlar neticesinde iyi ile kötü, temiz ile kirli, doğru ile yanlış yapan, altının ateşte eritilip posasından ayrılması gibi sadık veya nankör olan seçilip ayrılmaktadır Bu nedenledir ki Kur’an, fitneyi insanın gelişiminde bir tekâmül aracı olarak görmekte ve hayatı da bir fitneler/imtihanlar silsilesi olarak tasvir etmektedir.

Fitne, her zaman kötü sonuçlar doğuran bir fiil olarak ele alınmamıştır. Yüce Allah, insanların imanlarının sağlamlığını denemek için onları imtihan etmiştir. Fitne, insanların isyankârlığını ölçtüğü gibi imanını, sabrını, şükrünü de ölçer. Bu sayede insan, sabrını ve imanını ortaya koyarsa Allah’ın mükâfatına nail olur. Dolayısıyla fitnenin, imtihanın sonucu olumlu olur.

Fitne, insanların karşılıklı münasebetleri için de söz konusu olabilir. Kâfirlerin Müslümanlara karşı olumsuz tavırları Müslümanlar için bir fitnedir; zira böylece onların sabırları ve İslâm’a bağlılıkları imtihandan geçirilmiş olur. Öte yandan Müslümanların maruz kalacakları herhangi bir sıkıntı da kâfirlerin bundan yanlış sonuçlar çıkarmasına yol açan bir fitne olabilir. “Rabb’imiz! Bizi inkârcılar (kâfirler) için bir fitne/imtihan konusu yapma”[8] ayetini, müfessirler: “Bizi kâfirlerin eliyle veya başka bir şekilde ezâ ve cefâya uğratma; aksi halde inkârcılar bizim hakkımızda ‘Eğer bunlar doğru yolda olsalardı böyle sıkıntılara/belâlara maruz kalmazlardı.’ diyerek yanlış düşüncelere kapılırlar tarzında açıklamışlardır.

 

İmtihan-Nimet ilişkisi

Nimet adına sayılabilecek her şeyin imtihan vesilesi olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü hayat ve ölümün varlık amacı imtihandan geçmektir. Bu noktadan hareketle insan, dünyada nefes aldığı müddetçe imtihanlardan geçmektedir. Dolayısıyla Allah’ın bahşettiği her nimete karşı insanın belli bir sorumluluğu olduğu ve bu nimetler vesilesiyle de hesaba çekilecektir.

Allah insanı nimet vererek de imtihan eder nimetleri azaltarak da imtihan eder. İnsan her iki durumda da Allah’a iman edip tevekkül etmekle sorumludur. İnsan, bu imtihanı ancak Allah’ın yardımıyla ve merhametinin bir sonucu olarak geçeceğini bilmelidir. İnsan; kendisine bu nimetleri ihsan eden Yüce Rabb’ine şükretmekle mükelleftir, nimetler elinden çıktığında ise sabretmeli, nimeti verenin de alanın da yalnızca Allah olduğunu bilerek Rabb’ine samimiyetle iltica etmelidir.

İmtihan; mal, mülk, servet, mevkii-makam, salih koca, saliha hanım, evlat, sağlık, güçlü beden vb. gibi nimetlerle olabilir. İnsan, kendisine verilen bu nimetlerle asla şımarmamalı, bu nimetleri veren Allah’a samimiyetle hamd etmeli, O’na olan kulluk vazifelerini edâ etmelidir. Bu fâni ve dünyevî nimetler elinden çıktığında ise fazla üzülmemeli, esas ve kalıcı nimetlerin cennet ve ukbâya ait Allah’ın cemalini görme, Rasûlullah Efendimiz Kevser Havuzu’nun başında bulunma, O’nun Livaü’l-Hamd Sancağı altında toplanma ve şefaatine nail olma, Rasûlullah’a komşu olup O’nun sohbetlerinden bulunma gibi nimetler olduğunu idrak etmelidir.

Yüce Allah, en çok sevdiği kullarını en büyük belâlarla imtihan etmiştir. Bu sebepledir ki geçmişte en büyük belâ ve sıkıntılarla imtihan edilen kişiler, Allah’ın en çok sevdiği kulları olan peygamberler olmuştur. Zira Rabb’imiz, dostluğuna talip kullarını böyle çetin imtihanlara tâbi tutmaktadır.

 

 

 

[1] 9/Tevbe, 126; Tâhâ, 20/ 40; Hac, 22/11.

[2] Buhârî, Merdâ, 3; Tirmizî, Zühd, 56; İbn Mâce, Fiten, 23; Dârimî, Rekâik, 67.

[3] 4/Nisâ, 79.

[4] 21/Enbiyâ, 35.

[5] 20/Tâhâ, 131.

[6] 3/Âl-i İmran, 128; 8/Enfâl, 28; 64/Tegâbün, 15.

[7] 39/Zümer, 49; 72/Cin, 17.

[8] 60/Mümtehine, 5.

Sayfayı Paylaş