TADI VE KOKUSU GÜZEL TURUNÇ MEYVESİ

235 Dergi-6

Kur’ân-ı Kerim, kıssaların en güzeli olan Yûsuf kıssasını anlatırken, Yûsuf’a tutkun olan Mısır Aziz’inin karısının yaptıklarına yer verir. Kadın, hizmetlisi Yûsuf’a gönlünü kaptırması üzerine şehirde ileri gelen kadınların kendisi hakkında ileri geri konuştuklarını işitmiş, onlara Yûsuf’un eşsiz güzelliğini göstermek ve ona tutulmakta kendisinin güya haklı olduğunu göstermek için onlara bir davet verir. Bu olay âyette şöyle anlatılır:

“Kadınların kendisini yermesini işitince onları davet etti; dayalı döşeli bir sofra hazırladı; geldiklerinde her birine birer bıçak verdi. Yûsuf’a, ‘Yanlarına çık!’, dedi. Kadınlar Yûsuf’u görünce onu gözlerinde büyüttüler, şaşıp ellerini kestiler ve ‘Allah’ı tenzîh ederiz ama bu insan değil, ancak çok güzel bir melektir.’ dediler.”[1]

Âyette geçen ve ‘dayalı döşeli bir sofra’ diye tercüme edilen mütteke’ kelimesi “sofra-koltuk” olarak anlaşıldığı gibi “bıçakla kesilerek tüketilen yiyecekler ve turunç meyvesi” olarak da anlaşılmıştır. Mütteke’ kelimesi Habeş dilinde[2] yahut Kıptîcede[3] turunç anlamına gelmektedir. Kur’ân’da dayanmak, dayanılan koltuklar anlamına ittekee kökü 10 yerde kullanılmıştır. Mütteke’ kelimesi ise yalnızca bir yerde, söz konusu ettiğimiz âyette geçmektedir. Kelimeyi ittekee kökünden türemiş kabul edersek, “dayanılıp oturulacak koltuk” anlamına gelir. Ancak ayrı bir kelime olarak düşündüğümüzde “bıçakla kesilerek tüketilen yiyecek” yahut “turunç meyvesi” anlamlarına gelir.

Kur’ân pek çok âyetinde kendisini Arapça Kur’ân olarak tanımlar. Buna göre Kur’ân’da Arapça olmayan kelimenin varlığı tartışılmıştır. Bazı ilim adamlarımız Kur’ân’ın Arapça bir kitap oluşundan hareketle içerisindeki bütün kelimelerin Arapça yahut Arapçalaşmış kelimeler olduğunu söylemişlerdir. Bir kısım ilim adamı ise Kur’ân’da Arapça olmayan kelimelerin olduğunu söylemişler ve farklı dillerden Kur’ân’a geçmiş yüz kadar kelime saymışlardır. Bu durum ne Kur’ân’ın anlaşılabilirliğine gölge düşürür, ne de onun Arapça oluşuna engeldir. Aslında farklı dillerden başka bir dile kelime geçmesi mümkün ve olağan bir durumdur, o bakımdan bazı kelimelerin Kur’ân’da zikredilmesi, Kur’ân’ın bütün dilleri konuşan insanlığa gelmiş evrensel bir kitap olduğunun da kanıtıdır. Zaten bu meyanda kullanılan kelimeler Arapçalaşmış kelimelerdir. Yetmiş küsur bin kelime içerisinde yüz kadar kelime zaten çok az bir yer tutmaktadır. Ama Kur’ân’ın bu yönü, onun kuşatıcılığına ve eşsizliğine delil olarak ileri sürülmüştür.

Biz de bu başlık altında, ilk dönemden itibaren bu kelimenin “turunç meyvesi” anlamına geldiği şeklinde pek çok ilim adamının[4] seslendirdiği görüşe göre turunç meyvesi hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Turunç, sâhillerde yetişen ve her mevsim yeşil kalan bir ağaçtır. Bu ağaç, aşı yoluyla turunçgiller denilen portakal, mandalina, greyfurt, limon cinsinin üretildiği kök ağaçtır. Asıl turunç meyvesi altın sarısı rengi ve güzelim kokusuyla beraber, tadı ekşimsi ve acımsıdır. Turunç meyvesi taze olarak tüketildiği gibi, çeşitli tatlı yapımında kullanılan, kabuğundan aromatik yağlar/esans elde edilen bir ağaçtır. Hatay, Batı Akdeniz ve Ege bölgelerinde turunç kabuğundan yapılan turunç reçeli geleneksel Türk mutfağının vazgeçilmezlerindendir. Ayrıca turunç, kabuğu, meyvesi, suyu ve çekirdekleri farklı şekillerde kullanılan, tıbbî pek çok faydaları da olan bereketli bir nimettir.

Kur’ân Sofrasında Zikredilen Sofralar

Bir hadislerinde Peygamberimiz Kur’ân’ı bize tanıtırken onun Rahman’ın kullarına sunduğu ziyâfet sofrası[5] olduğunu belirtir: Doğrusu bu Kur’ân Allah’ın kullarına sunduğu bir ziyâfet sofrasıdır. O halde gücünüz yettiğince O’nun ziyâfetini kabul ediniz. Her ziyâfet sahibi, davetine gelinmesini ister. Allah’ın ziyâfeti ise Kur’ân’dır. O halde onu bırakmayın.”[6] Hadiste Kur’ân için, “ziyâfet sofrası” anlamına gelen me’dübe kelimesinin özellikle seçilmiş olması anlamlıdır. Bu kelime “edeb” kökünden gelir. Dolayısıyla Kur’ân, baştan sona bir edeb sofrası, bir ahlâk mecmuası, bir değerler hazînesidir.

Kendisi ilâhî bir sofra olan Kur’ân, İslâm tarihinden kesitler sunarken bir kısım sofralardan bahseder. Bunlar, Hz. İbrahim sofrası, Hz. Mûsâ sofrası, Hz. Îsâ sofrası ve bir de Yûsuf Suresi’ndeki Aziz’in karısının sofrası.

Kur’ân, Hz. Mûsâ’ya mûcize olarak indirilen ilâhî sofradaki nimetlerin men ve selvâ (kudret helvası ve bıldırcın eti)[7] olduğunu söyler. Hz. İbrahim’in misâfirlerine kurduğu sofrada ise ‘ıcl hanîz/besili bir buzağı/dana kebabı’[8] bulunmaktadır. Ancak sözgelimi Hz. Îsâ’ya semâdan indirilen ilâhî sofrada[9] hangi nimetlerin olduğunu Kur’ân söylemez. Müfessirler o sofrada da balık-ekmek/hubz-semek[10] olduğunu söylerler.

Yûsuf kıssasında da kadının, hanım misafirlerine kurduğu sofradan bahsedilir. Bir kısım ilim adamına göre sofradaki nimetlerin ne olduğundan bahsedilmez, ama bir kısım ilim adamı, misafirlere sunulan bıçaklardan bahsedilmesinden yola çıkarak sofrada sunulan meyvenin turunç meyvesi olduğu görüşünü seslendirilmiştir.

Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere turunç anlamı esas alındığında mütteke’ kelimesi Kur’ân’da tek bir yerde geçer. Âyette geçen “Kadın, misafirler geldiklerinde her birine birer bıçak verdi.” ifadesinden sofraya konulan yiyeceğin bıçakla kesilen bir şey olduğu anlaşılır. O ikram da çoğu âlime göre turunç meyvesidir.

Kur’ân’da anlatılan bu sofra örneklerinden de anlaşılacağı üzere Yüce Rabb’imiz, bazen nimetlerin isimlerini zikrederek, bazen de isimlerini anmadan genel olarak onlardan bahsederek dikkatlerimizi sofralara çekmiştir. Her iki yöntem de güzeldir. Önemli olan, ayrıntılara takılıp kalmadan anlatılanlardan ders almaktır. Asıl olan insanların farklı yer ve zamanlarda kendilerine sunulan bu sofralarla sınanmalarıdır.

Turunç meyvesi bu sefer ütrücce/turunc kelimesi olarak hadislerde de geçer. Meşhur bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Kur’ân’ı okuyan ve amel eden mü’min turunç meyvesine benzer. Onun kokusu latîf, tadı güzeldir. Kur’ân’ı okumayan ve amel etmeyen mü’min hurma gibidir. Onun kokusu yoktur ama tadı güzeldir.”[11]

Hadiste turunç meyvesinin tadının ve kokusunun güzel, hoş ve latîf oluşuna dikkat çekilmiştir. Bu teşbihi ile Peygamberimiz, hem görünüş/şekil, hem öz/iç dünya bakımından mü’minin iyi ve güzel olmasını istemektedir. Bu iç ve dış güzelliğinin sağlanabilmesi için mü’minin Kur’ân ile beslenmesi gerekir. Bu ise Kur’ân’ı düzgün ve düzenli bir şekilde okumak, onu doğru bir şekilde anlamak ve onu hayata geçirmekle mümkün olacaktır. İşte o zaman mü’min, içi dışı, özü sözü güzel, hem kendisine hem başkalarına hayrı olan bir güzel insan olacaktır; tıpkı görüntüsü ve özü, kokusu ve tadı güzel olan turunç meyvesi gibi.

 

 

[1] 12/Yûsuf, 31.

[2] Suyûtî, el-İtkân, I, 183.

[3] Kurtubî, Tefsîr.

[4] Bkz. Mukâtil, Ferrâ, Taberî, Râzî, Kurtubî, İbn Kesîr…

[5] Dârimî, Mukaddime 20.

[6]  Ali el-Müttakî, Kenzül-Ummâl, I, 513-514.

[7] Bkz. 2/Bakara, 57, 7/A’râf, 160, 20/Tâhâ, 80.

[8] Bkz. 11/Hûd, 69, 51/Zâriyât, 26.

[9] Bkz. 5/Mâide, 112-115.

[10] Bkz. Ferrâ, Taberî…

[11] Buhârî, Et’ıme 30 Fezâilü’l-Kur’ân 17, Tevhîd 36; Müslim, Müsâfirîn 243; Ebû Dâvud, Edeb 16; Tirmizî, Edeb 79; İbni Mâce, Mukaddime 16.

Sayfayı Paylaş