OSMANLI SULTANI IV. MUSTAFA DÖNEMİ’NDE FAALİYETLERİYLE DİKKAT ÇEKEN TARÎKAT ŞEYHLERİ

235 Dergi-19

8 Eylül 1779 tarihinde dünyaya gelen IV. Mustafa’nın babası Sultan I. Abdülhamid, annesi Ayşe Sîneperver Sultan’dır. 29 Mayıs 1807 tarihinde gerçekleşen Kabakçı Mustafa isyanı sonucu padişah oldu. Bütün ocak yöneticilerinin iştirâkiyle yapılan bir toplantıda kendilerinden isyan sebebiyle hesap sorulmayacağına dair bir “hüccet-i şer‘iyye” düzenlendi ve karşılığında bundan böyle yeniçerilerin devlet işlerine karışmayacağına dair onlardan taahhüt alındı.

İki yıldan daha kısa bir süre tahtta kalan IV. Mustafa’nın dinî ve tasavvufî hayatı ile ilgili olarak kaynaklarda fazla bilgi bulunmamaktadır. Bunun sebebi ise bir ihtilalle payitahta geçmesi, tansiyonu yüksek bir zaman diliminden sonra tekrar ihtilalle görevinden ayrılmasıdır.

III. Selim’in bağlılarından Alemdar Mustafa Paşa, yeni padişaha yardım etmek amacıyla Rusçuk’tan İstanbul’a gelmiş ve Kabakçı Mustafa ile adamlarını ortadan kaldırmış, bir müddet sonra da eski efendisini başa geçirmek için harekete geçmiş, ancak gözaltında bulunan padişahın öldürülmesiyle IV. Mustafa’nın kardeşi II. Mahmud’u iclâs etmek zorunda kalmıştır.[1]

  1. Mustafa Dönemi, her ne kadar siyâsî ve askerî açıdan yoğun çalkantıların yaşandığı bir dönem olsa da tasavvufî hayat canlılığını devam ettirmiştir. Biz bu yazımızda döneme ışık tutması bakımından dikkat çeken birkaç tarîkat şeyhinin tasavvufî faaliyetlerine dikkat çekmek istiyoruz.
  2. Mustafa Dönemi’nde dikkat çeken en önemli isim Mehmed Emîn Kerkûkî (ö.1229/1813) idi. Şeyh Mehmed Emîn Efendi Bursa’da Emîniye Tekkesi’nin kurucusudur. Şeyhi Abdunnebî Efendi’nin işaretiyle İstanbul’a gidip Ayasofya’da tefsir dersleri vermiş, eşrâfın dikkatini çekmiştir. İstanbul’da Mevlevî ve Nakşî şeyhi Mehmed Âgâh Efendi’nin yanında yetişmiş ve kemâle ermiştir. Mehmed Agâh Efendi’nin mürîdi ve dâmâdı olan Meh­med Emin Kerkûkî, zamanının etkili mutasavvıf ve âlimlerindendir. Mürşidinin vefâtından sonra 1193/1779 senesinde Bursa’ya giden Muhammed Emin Efendi, çeşitli aralıklarla İstanbul’a gidip gelerek orada bulunan özellikle saray ve memur muhîtini genişletmiştir. III. Selim’in hal’i ve 1222/1807-8’de çıkan karışıklıklar esnasında IV. Mustafa’nın gönderdiği hatt-ı hümâyun ile Bursa’ya dönmüş, tekkesinde vefâtları olan 1228/1813 tarihine kadar tefsir, hadis, Mesnevî eğitimi ve ibâdetle meşgul olmuştur.

Emin Efendi hakkında Şeyh Müştâk’ın ve Râşid Efendi’nin medhiyye ve kasîdeleri bulunmaktadır. Bursa’da Gazzîzâde Dergâhı şeyhi Abdullatif Efendi, mürşidi Emin Efendi’nin sohbetlerinden derlediği hikmetleri Kitâbü’l-Vâkıât adıyla bir araya getirmiştir.

Mergûbü’s-Sâlikîn adıyla bir eseri olan Şeyh Emîn Efendi, günlük kırk bin adet Salât-ı ümmiye çekmek, abdestsiz gezmemek, elli sene beş vakit cemaate devam etmek, Cuma gecelerini sabaha kadar ihyâ etmek, sabah usulünü bizzat ifa, akabinde biraz ders takrîri ve sohbet, ancak işrak ve duhâyı ikâmeden sonra halvethâneye çekilmek, Emir Sultan ve Üftâde’yi ziyarete gideceği zaman daha oraya varmadan atından inip yürüyerek gitmek, edep, alçakgönüllülük, yolcuları ve yoksulları doyurmak gibi güzel huylarla meşhur olmuştur.[2]

İstanbul’da Hoca Neş’et Efendi (1260/1844), Hoca Selim Efendi (ö. 1227/1812), Mustafa Vahyi Efendi (ö.1285/1878), Ali Behçet Efendi (ö. 1238/1823), Hoca Hüsâmeddîn Efendi (ö. 11285/1869), Hoca Keşfî Efendi’nin; Bursa’da Eşrefzâde Dergâhı şeyhi Necmeddin Efendi, Ahmed Gazzî Dergâhı şeyhi Gazzîzâde Abdüllatîf Efen­di (ö. 1247/1832), Emir Sultan Dergâhı şeyhi Hacı Ahmed Efendi, Münzevî Dergâhı şeyhi Emîn Efendi yetişmesini sağladığı önmeli kişilerdir.

Mehmed Emin Kerkükî’nin halîfelerinin her biri, Müceddidî geleneği/İmam Rabbânî geleneği Mesnevî irfanı ile birleştirerek İstanbul’da yaygınlaştırmış seçkin kimselerdir. Bursa’da Emîniye Tekkesi’nin kurucusu olan Kerkükî’nin dergâhında dervişler, Nakşî zikir ve seyr u sülûku yanında Mesnevî’yi baştan sona okumuşlardır.[3]

Meh­med Emin Kerkükî’nin yetiştirdiği isimlerden biri olan Hoca Neş’et Efendi (ö.1222/1807), Nakşbendiye ve Mevleviyeden hilafet sahibi olmasına rağmen Farsça hocası olarak temâyüz etmiş, velâyet yönünü gizleyip şiirleriyle tanınmıştır. Molla Gürânî semtindeki evinde haftada iki gün Farsça, bir gün Mesnevî okutmuş, iki gün de hatm-i hâcegân yaptırarak ahbâbıyla sohbet etmiştir. Hüzünlü şiirler söylemiş, onu dinleyen herkes bu şiirlerin etkisinde kalmıştır. Sohbetlerine Sadrazam Muhammed İzzet Paşa, Ârif Efendi, Şeyh Gâlip, Hanif Efendi gibi seçkin zevât iştirâk etmiştir.[4]

Silah yapımında mâhir olan Neş’et Efendi’nin 1182/1768 yılında Rus Seferi’ne çıktığı, cephede ve cephe gerisinde çeşitli yararlıklar gösterdiği, gâziler arasında seçkin bir yer edindiği rivâyet edilmektedir.[5]

Neş’et Efendi Farsça hocası kimliği altında gizlenerek velâyetini ön plana çıkarmamış, cömertliği ile tanınmış, hânesinden misafir eksik olmamış, ihtiyaç sahiplerine yardımdan geri durmamış, fakirlere yardım etmiş, latîfeyi seven bir şahsiyettir. Neş’et Efendi nüktedan, edebî, öğretici, hoşsohbet söz ve tavırlarıyla etrafında bir sevgi hâlesi meydana getirmiş, Kabakçı İsyanı’yla gönülden sevdiği III. Selim’in öldürülmesine dayanamayarak vefât etmiştir. Onun başlıca eserleri şunlardır: Dîvân, Tûfân-ı Ma’rifet, Tercüme-i Du-beyt-i Molla Câmî, Meslekü’l-Envâr ve Menbau’l- Esrâr, Muharrerât-ı Husûsiyye.[6]

Câhidiyye Tarîkatı şeyhi Sadreddin Efendi (ö.1223/1808) de dönemin saygın meşâyıhından kabul edilmektedir. Çarşamba ve Abdülmü’min Dergâhlarının şeyhliğini birlikte deruhte etmiştir. Aynı zamanda müderris olan Şeyh Sadreddin Efendi, 1223/1808 yılında vefât etmiş ve büyük dedesi Şeyh Üftade Efendi’nin (ö.988/1580) türbesi yanındaki kabristana defnedilmiştir.[7]

III. Selim’in şeyhi Şeyh Gâlib’den sonra İstanbul Galata Mevlevîhanesi şeyhliğini Mehmet Rûhi Dede (ö.1225/1810) yürütmüştür. Şeyh Gâlib gibi Mehmed Rûhî Dede döneminde de pek çok devlet görevlisi dergâhta mânevî eğitim almış ve saray çevresinden çok sayıda mürîdi olmuştur.[8]

Dönemin renkli ve seçkin tasavvuf büyüklerinden biri de Mustafa Zekâi Efendi’dir (ö.1227/1812). Gençliğinde seyâhate çıkan Mustafa Zekâi Efendi, Simav’da el-Hâc Hasan Efendi ile karşılaşmış, kendisine intisâbederek uzun süre yanında kalmıştır. Simavlı Şeyh Hasan Efendi’den hilâfet almış, âlim, ârif, şair bir Şâbâniyye şeyhidir. El-Hâc Hasan-ı Simâvî’nin halîfesi olan Üsküdarlı Mustafa Zekâi Efendi, halk arasında “Oruç Baba Mustafa Zekâi Efendi” olarak da bilinmektedir. 1210/1795 tarihinde Ümmî Sinan Dergâhı meşîhatına tayin olununca teberrüken Sinâniyye şeyhlerinden Çuha­dar Muhammed Efendi’den de hilâfet almıştır. 17 sene bu dergâhta neşr-i feyz ettikten sonra 1227/1812 tarihinde âhirete intikal ederek dergâh hazîresine defnedilmiştir. Tasavvufî şiirlerini topladığı Dîvânı matbû ve meşhurdur. Ayrıca Pîr Muhammed Nasûhî el-Halvetî’nin (ö. 1130/1718) Risâle-i Mülkiye’si (Risâletü’l-Belediyye) üzerine bir şerhi vardır.[9]

  1. yüzyılın başında faaliyetleriyle etkili konumda bulunan Nakşî şeyhlerinden Mustafa Selâmî Efendi (ö.1228/1813), hem Dîvân sahibi hem de bestekâr olan önemli bir isimdir. Babası, İzmir’de 1200/1786 tarihinde bir tekke yaptıran Kâdiriyye’den İzmirli Şeyh İsmail Şerhî Efendi’dir. Şer’î ilimleri ve tasavvufî terbiyesini babasından aldıktan sonra seyâhat yoluyla Buhârâ’ya gitmiş Nakşbendiyye-i Kâsâniyye’den hilâfet almıştır. Daha sonra İstanbul’a gelmiş, ilim ve irfanları yaygınlaşınca, kendisi adına Sadâret Kethüdâsı Arabacızâde İbrahim Nesim Efendi tarafından 1213/1798’de Eyüp Sultan Baba Haydar Mahallesi’nde dergâh yaptırılmıştır. Vefâtına kadar burada irşada devam etmiş, vefâtında da dergâhın tevhidhânesine defnolunmuştur.[10]

Dönemin güçlü sîmâlarından bir diğer isim, Zeyniyye Tarîkatı’na mensup Bursalı Akif Efendi’dir (ö. 1229/1813). Kendisi mevlid yazma geleneğinin son halkalarından biridir. Bursalı Akif Efendi tarafından yazılan mevlid 157 beyitten oluşmaktadır. Mevlid’inde Hz. Peygamber (s.a.v.)’i fahr-i âlem, şâh-ı din, fahru’l-mürselîn, hayru’l-beşer, hayru’1-enâm, fahr-i kâinât, rahmeten li’l-âlemîn, mahbûb-ı Hak, hatmu’r-rusul sıfatlarıyla yâd etmektedir.[11]

Çerkeşiyye Tarîkatı’nın pîri kabul edilen Mustafa Çerkeşî Efendi (ö. 1229/1814) de dönemin seçkin şeyhlerinden biridir. Kendisi Şâbâniyye müntesiplerince pîr-i sânî kabul edilmektedir. 13 halîfe yetiştirmiştir. Halîfelerin faaliyetleri sonucu Çerkeşiyye Tarîkatı Batı Karadeniz, başta Ankara ve çevresi olmak üzere Orta Anadolu, İstanbul ve Balkanlar’da yaygınlık kazanmıştır. Çerkeşî, Risâle fi Tahkîki’t-Tasavvuf adlı eserinde seyr u sülûk mertebelerini detaylı bir şekilde incelemiş ve melâmîlerle ilgili önemli değerlendirmelerde bulunmuştur. Çerkeşî’nin halîfesi Geredeli Halil Efendi’ye nisbet edilen İbrâhîmiyye/Kuşadaviyye ve Halîliyye adlı iki şube meydana gelmiştir.[12]

Müritlerinden Cabbarzâde Süleyman’ın davetiyle Tokat’a giden Mustafa Çerkeşî Efendi’nin ünü Tokat’ta oldukça yaygın hâle gelmiştir. Öyle ki şeyhin gelişi esnâsında bütün ahâli karşılamaya çıkmış, on dakikalık yoldan yere şal döşenmiştir. Bu dönemde tasavvuf ve tarîkatlarla ilgili yöneltilen sorulara cevâben sultana sunduğu Risâle fi Tahkîki’t-Tasavvuf adlı Türkçe risâle ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Onun bağlıları arasında Dâhiliye Nâzırı Âkif Paşa ile Amasyalı Âkifzâde de bulunmaktadır.[13]

Çerkeşî Mustafa Efendi’nin Osman Vehbî Efendi adlı üçüncü oğlunun neslinden İstanbul’da “Çerkeşîzâdeler” adıyla bilinen bir ulemâ ailesi meydana gelmiştir. Çerkeşîlik Bolu’da Aktaş Tekkesi’nde faaliyet göstermiştir. Yozgat’ta Çerkeşî’nin halîfelerinden Hacı Ahmed Zâhid Yozgâdî Efendi (ö.1896); Ankara’da da Ahmed Nûrî Baba (ö.1847) ve Ankaralı Tiritzâde Hüseyin Efendi tarafından temsil edilmiştir. İstanbul’da ise Çerkeşî’nin halîfelerinden Semerci İbrahim Efendi (ö.1831) “Akşemseddin” adıyla da anılan Semerci İbrahim Efendi Tekkesi’nde faaliyet göstermiştir. Kendisinden sonra yerine Geredeli Halil Efendi geçmiştir. Çerkeşî’nin diğer bir halîfesi Beypazarlı Ali Efendi de tarîkatı temsil eden şeyhlerdendir. Kuşadalı İbrâhîm-i Halvetî, onun yetiştirdiği en önemli halîfesidir. Kuşadavîliğin kurucusu olan İbrâhîm-i Halvetî, faaliyetlerini İstanbul Aksaray’da Usturacı Halil Ağa tarafından yaptırılan tekkede sürdürdü. Ancak tekkenin çıkan bir yangın sonucu harap olması üzerine, irşâd faaliyetlerine bir müddet Koska’da kirada, ardından Çarşamba’da satın aldığı evde devam etti. Kuşadavîlik, Şâbânîliğin Melâmî meşrep bir kolu olarak dikkat çeker. Tarîkat İstanbul’da Lokmacı (Re’fet Efendi), Küçükayasofya, Seyyid Nizam ve Atik Vâlide Sultan tekkelerinde temsil edilmiştir.[14]

Özetle IV. Mustafa Dönemi’nin sancılı atmosferinde gerek saray çevreleri gerekse halk kesimi huzur ve sükûnu tekkelerde aramışlardır. İlim, irfan, ahlâk ve edep çizgisinde seçkin simaların yetişmeye devam ettiği bu dönemde tekkeler adeta birer kültür ocağı hâline gelmiştir. Makalemizde ele aldığımız Nakşî şeyhi Mehmed Emîn Kerkûkî, Nakşbendiyye ve Mevleviyye büyüklerinden Hoca Neş’et Efendi, Cahidiyye Tarîkatı şeyhi Sadreddin Efendi, Galata Mevlevîhanesi şeyhi Mehmet Rûhi Dede, Şâbâniyye ve Sinâniyye şeyhi Mustafa Zekâi Efendi, Nakşî şeyhlerinden Mustafa Selâmî Efendi, Zeyniyye mensuplarından Bursalı Âkif Efendi, Çerkeşiyye Tarîkatı’nın pîri Mustafa Çerkeşî Efendi ve takipçileri tekke hizmetleri, edebî kimlikleri, mânevî şahsiyetleri ve müstesnâ kişilikleriyle dikkat çeken isimler olmuştur. Gerek İstanbul gerekse Anadolu tasavvuf kültürünün güçlü tesiri altında kalmıştır.

 

[1] Hür Mahmut Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İnsan yayınları, İstanbul 2003, s. 678.

[2]  Yücer, a.g.e., s. 295.

[3] Zekiye Güntan, “Nakşbendî Erkânında Aşk-ı Mesnevî”, Keşkül, Sayı: 20, 2011 Güz, s. 88-89.

[4] Güntan, a.g.m., s. 90.

[5] Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 91.

[6]  Yücer, a.g.e., s. 265-268.

[7] Hamdi Kızıler, Câhidî Ahmed Efendi ve Tasavvuf Felsefesi, Tutku Yayıncılık, Ankara 2006, s. 133-134.

[8]  Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 442.

[9] Yücer, a.g.e., s. 199-200.

[10]  Yücer, a.g.e., s. 269.

[11] Mustafa Kara, Buhara Bursa Bosna Şehirler/Sûfîler/Tekkeler, Dergâh Yayınları, İstanbul 2012, s. 67-68.

[12] Semih Ceyhan, Üç Pîrin Mürşidi Köstendilli Ali Alâeddin el-Halvetî ve Telvihât-ı Sübhâniyye, İSAM Yayınları, İstanbul 2011, s. 90.

[13] Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 135-139.

[14] Ramazan Muslu, Anadolu’da Tasavvuf Yolları, Ensar Neşriyat, İstanbul 2007, s. 130-132.

Sayfayı Paylaş