İmâm-ı Rabbânî (k.s.)’ye Göre Zekât İbadeti

235 Dergi-10

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) zekât hakkında şöyle der: “Zekât vermek de İslâm’ın şartlarındandır ve kesinlikle yerine getirilmelidir. Zekâtı edâ etmenin en kolay yolu, her sene zekât niyetiyle fakirlerin hakkı olan malı bir kenara ayırarak muhafaza etmeli ve sene boyunca zekâtın verileceği yerlere vermelidir. Böyle yapılması durumunda zekât verilirken her defasında niyet gerekmeyip ilk başta zekât malını ayırırken yapılan tek niyet yeterli olur. Bilindiği gibi sene boyunca fakirlere ve zekât alabilenlere verilen malın miktarı ne kadar olursa olsun zekât niyetiyle verilmedikçe, bu verilenler zekâttan sayılmaz. Ancak yukarda sözünü ettiğimiz tarzda bir uygulama yapılırsa hem zekât borcu zimmetten düşmüş olur hem de sıkıntıya girmeden, kolaylıkla bu yükten kurtulmuş olunur. Eğer sene boyunca ayrılan zekât miktarının hepsi fakirlere verilmemiş de bir miktar geride kalmışsa onu muhafaza altına almalı ve diğer mallara karıştırmamalıdır. Bu zekât verme usûlü her sene uygulanmalıdır. Fakirlerin malı ayrılıp bir kenara konulduğu takdirde onu yerine ulaştırmak bugün mümkün olmasa bile yarın mümkün olur. Ey oğul! Nefis bizâtihi çok cimridir ve Allahu Teâlâ’nın hükümlerini yerine getirmekten daima kaçar. Bu sebeple sözü ısrar ve mübâlağa ile söylüyoruz. Yoksa mal mülk hepsi Allah’ın hakkıdır. Kul hangi hakla bu hakkı bekletir ve erteler? Bilakis onu tam bir minnettarlık ve şükran duygusuyla, zevk alarak edâ etmek icab eder. Aynı şekilde ibadetlerin edâsında nefsin arzularına uyup gevşek davranmamalı ve kul haklarını ödemek için azamî çaba sarf edilmelidir ki boynunda kimsenin hakkı kalmasın. Burada yani dünyada kul hakkını ödemek kolaydır. Şöyle ki yumuşaklıkla ve nezaketle o haktan kurtulmak mümkün olabilir. Ama bu iş âhirete kalırsa, çözümü mümkün olmayan bir probleme dönüşür.[1] “Zekâta tâbi olan mal ve hayvanlardan gereği gibi zekâtımızı ödemeli ve bunu mallara ve hayvanlara olan alâkamızı (sevgimizi) kesmeye vesile kılmalıyız.”[2], “Bugün insanların çoğu nâfilelere düşkünlük gösterirken farzları ihmal etmektedir. Farzları gözlerinde küçük görüyor ve tarafına bakmıyorlar. Bunlar, gelişigüzel hak edene de hak etmeyene de çok yüksek miktarda para verirken, zekât almaya lâyık kimselere bir kuruş bile zekât ödemekte zorlanmaktadırlar. Bilemiyorlar ki zekât niyetine verilen az bir para, bağış niyetine verilen binlerce paradan daha hayırlıdır. Zira zekât ödemesinde sadece Allahu Teâlâ’nın buyruğunu yerine getirmek vardır. Fakat bağışlarda nefsanî duyguları tahrik edebilecek çok şey bulunmaktadır. Bu sebeple farz ibadetlerin edâsında riyâ ve gösterişe mahal kalmaz. Ancak nâfile ibadetlerin edâsı sırasında riyâ ihtimali çok yüksektir. Bu sebepledir ki zekâtın açıkça, bağışın gizlice yapılması esastır. Zira zekâtın açık ödenmesi töhmeti (bu adam zekât vermiyor mu dedikodusunu) ortadan kaldırır, bağışın gizli yapılması da onun kabul edilme ihtimalini yükseltir.”[3]

“Mallarımızın zekâtını vermek de dinin zorunlu emirlerindendir. Şu halde hak eden kimselere gönül rahatlığıyla zekâtımızı vermeliyiz. Allahu Teâlâ, “Size verdiğim mallardan kırkta birini fakir kullarıma verin ki, ben de size bol bol mükâfat vereyim.” demiştir. O halde malımızdan bu kadarcık bir miktarı verme konusunda duraklamak ve cimrilik etmek insafsızlığın son haddidir. Bu sadece cimrilik değil aynı zamanda Allah’ın emrine karşı gelmektir. Allah’ın emirleri karşısında tereddüt etmek, kalpte bulunan bir hastalıktan ve ilâhî hükümlere yürekten inanmamaktan kaynaklanmaktadır. Yürekten inanmadıkça sadece dilden kelime-i şehadeti söylemek kâfi değildir. Nitekim münafıklar da bu kelimeyi söylemişlerdir. Yürekten inanmanın göstergesi dinî görevleri gönül rahatlığıyla yerine getirmektir.”[4]

[1] Sirhindî, Mektûbât, I, 163-164 (no. 73).

[2] Sirhindî, Mektûbât, I, 157 (no. 70).

[3] Sirhindî, Mektûbât, II, 222-223 (no. 82).

[4] Sirhindî, Mektûbât, III, 311 (no. 17).

Sayfayı Paylaş