Günahlar Sebebiyle Yüce Allah’tan Ümit Kesilmez.

235 Dergi-11

Ebû Desme Vahşî b. Harb el-Habeşî. Sudan’dan Mekke’ye getirilmişti. Tuayme b. Adî’nin kölesiydi. Uhud Savaşı’nda Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in amcası Hz. Hamza’yı şehit etmişti.  Sonraları Müslüman olmak istedi.  Aklına, öldürdüğü Hz. Hamza gelmişti: “Ben yiğit bir Müslümanı öldürdüm. Benim işlediğim bu büyük günah affedilmez.” demişti,  kendi kendine.  Bunun üzerine şu âyetin indiği rivâyet edilir:[1]

“De ki; (Allah şöyle buyuruyor): ‘Ey kendi aleyhlerine olarak günah işlemekte haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.[2]

Görüldüğü gibi bu âyette, Yüce dilerse Allah’ın işlenen günahları affedeceği açıkça beyan edilmektedir. Vahşî örneğinde olduğu gibi,  İslâm dininde bile bile haksız yere adam öldürmek büyük günahlar arasında sayılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de farklı kelimelerle ifade edilen günah kavramı, Allah’a isyan etmenin genel adı olarak kullanılır. İslâm bilginleri dinî metinlerden hareketle günah kavramını büyük günahlar/kebâir ve küçük günahlar/sağâir şeklinde ikiye ayırmışlardır. İslâm dininde hakkında tehdit edici bir nass (vaîd) tahsis ettiği kısas, had ve lian gibi cezaları gerektiren suça, “kebîre/büyük günah”; sadece tevbe etmeyi gerektiren suça ise, “sağîre/küçük günah” adını verilmiştir. Ehl-i Sünnet itikadına göre büyük günah sahibi, işlediği bu günahları helal görmedikçe dinden çıkmaz. Onlar, Yüce Allah’ın, şirkin dışında büyük günah işleyen kimselerin günahlarını bağışlayacağına inanırlar. Nitekim Kur’an’da geçen bir âyette şöyle buyrulur: “Allah, kendisine ortak koşulmasını aslâ bağışlamaz; bundan başka (günahları) dilediği kimse için bağışlar.”[3] Bu âyette Allah’a ortak koşanların bağışlanmayacağı açıkça belirtildiği gibi bunların dışında kalanları bağışlaması da mutlak olarak ifade edilmeyip “Allah’ın dilemesi” şartına bağlanmıştır.

Ehl-i Sünnet İnancına Göre, İman ve Amel Ayrıdır

Ehl-i Sünnet inancına göre,  amel imandan bir cüz değildir. Bu sebeple, “Ameli olmayanın imanı yoktur.” denemez. Kur’an-ı Kerim’de iman ve amelin birbirinden ayrı olduğuna dair birçok delil vardır. Bu âyetlerden bazı misaller şöyledir:

 “İman edenler ve sâlih amel işleyenler.”[4] Bu âyette önce iman, sonra da amel zikredilmiştir. Arapça dil kurallarına göre biri üzerine atfolunan şey, kendisi üzerine atıf yapılandan başka bir şeydir. Eğer amel,  imanın bir parçası olsaydı, önce “iman edenler”, sonra da “sâlih amel işleyenler” denmezdi.

Kur’an-ı Kerim’de geçen birçok âyette, yeni bir amel emredilmeden “iman edenler” şeklinde hitap edilir: “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.”[5] Burada önce iman, sonra da amel zikredilmiştir.  İman ayrı, amel ayrıdır.  Ayrıca şu âyetlerde de durum bundan farklı değildir: “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûl’üne itaat edin, işittiğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin.[6] Açıkça bu âyetlerde “ey iman edenler” diye seslenilmiş, sonra da mü’minlerin uymaları gereken emir ve yasaklardan bahsedilmiştir.

Diğer taraftan bazı âyetlerde de iman, ibadetlerin Allah katında geçerli olması için şart koşulmuştur. Arapça gramer kâidesine göre şartla, şart koşulan (meşrût) ayrı ayrı şeylerdir. Şu örnek âyette olduğu gibi: “Kim mü’min olarak, iyi ve güzel amel işlerse o zulme uğramaktan ve hakkının yenmesinden korkmaz.”[7] Bu âyette de iman, amelin şartı yapılmıştır. Çünkü iman,  ibadetlerin sıhhati için şarttır. Dolayısıyla Arapça gramer kâidesi gereğince, şart, meşrûttan başka bir şeydir. Bu kurala göre iman ve amel ayrı ayrı şeylerdir. Bir kimsede iman olmasına rağmen günah eylemler işliyorsa, bu kimse imanlı olduğu halde işlediği günahları helal görmedikçe, “İslâm dairesinin dışına çıkmıştır.” denilemez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), “Şefâatim, ümmetimden kebîre sahipleri içindir.[8] buyurmuşlardır. Bu rivâyeti istismâr ederek günah işlemeyi alışkanlık haline getirmek de doğru değildir.  Rasûlüllah’ın şefâatinin, imanda belli bir kalite tutturanlara olduğu unutulmamalıdır. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.)’den gelen bir rivâyette icmâlî iman sahibi bir kimsenin, “Allah’tan başka ilah yoktur.”[9] dediği için cennete gireceği ifade edilmiştir. İnsanlar hakkında karar verirken zâhire bakılır. Bir kimse diliyle Müslüman olduğunu söyledikten sonra bize düşen görev, muhâtabın beyanına uyarak onu mü’min kabul etmektir.

Ehl-i Sünnet âlimleri yukarıda örnek olarak verdiğimiz itikâdî âyet ve hadislerden çıkardıkları hükümlerde iman ve amelin birbirinden ayrı olduğu sonucuna varmışlardır.  Onlara göre, imanı olduğu halde günah işleyen kimse dinden çıkmaz. “Amel, imandan ayrı bir iştir. İman da amelden başkadır. Çoğu zaman mü’minden dinî hüküm olarak amel kalkar; fakat o halde iken imanı kalkmaz. Orada iman yok demek câiz olmaz. Meselâ hayız ve nifas halindeki bir kadından Allah, namaz ve orucu kaldırmıştır, o halde iken namaz kılamaz, orucu ise kazâ eder. Fakat böyle kimselerden Allah imanı kaldırdı demek sahih ve câiz olmaz. Bu durumda kadına “Orucu tutma, kazâ et.” denildiği halde, imanı bırak kazâ et denilmez. Çünkü imanı terk etmek küfürdür. Ayrıca “Fakirin zekâtı yoktur.” denildiği halde, “İmanı yoktur.” denilmez, hatta “Zekât vermeyenin imanı yoktur.” bile denilmez. O halde iman ve amel ayrı ayrı şeylerdir.”[10] Şunu da belirtmek gereki; amel imandan bir cüz değildir, ama kişi tevbe etmeden ölürse o günahının cezânı çekecektir.

İmanın Muhafazası Sâlih Amellerle Sağlanır

İnancın îmân-ı kâmil derecesine ulaşması için tasdik ve ikrarla birlikte amelin de olması gerekir. Gönlümüzde parlatmış olduğumuz iman ışığının hiç sönmeyerek daima parlaması ve bu parlaklığın her an bir kat daha artarak bütün muhitini aydınlatması için ibadet ve güzel davranışlarla takviye edilmesine şiddetle ihtiyaç vardır. Eğer her hangi bir mü’min, sadece inancı sloganlaştırır ve güzel amelleri terk ederse, imanı da sönmeye başlar. Geleneğimizde iman-amel ilişkisi, “fener-cam fânûs” metaforuyla anlatılır. İnanç bir fenerin ışığı ise, iyi ameller de o fenerin cam fânûsu konumundadır. Fener için cam fânûs ne anlam ifade ediyorsa, inanç için de iyi ameller o anlamı ifade eder. Sâlih ameller tasdikin ürünleridir. İnanç kökse, ameller dallarıdır. İman bir ağaçsa, sâlih ameller de o ağacın meyveleri gibidir. Değerlilik ve verimlilik bakımından kalpten davranışa çıkan bir imanla, davranışa dönüşmeyen bir iman arasında fark vardır. Bundan dolayı bazı Ehl-i Sünnet bilginleri imanın sonuçları olan söz ve davranışları “mecâzî iman” bağlamında ele alarak imanın artma ve eksilmesini Allah’a itâat ve isyanla temellendirmişlerdir. Çünkü her ibâdet adını taşıyan eylemin kaynağı, imandır. İmanın doğrulanması tasdîkin meyvelerinden olan ibadet ve tâatların insan hayatında zâhirî olarak yerine getirilmesiyle açığa çıkar. Dolayısıyla, imanda artma ve eksilme tâatta artma ve eksilme ile koşullanır. İman ise, tasdîk yönüyle değil, nitelik ve tafsil açısından söz ve amel yönüyle artar ve eksilir. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu iman pasif değil, aksiyoner yönü olan bir iman anlayışıdır. O halde inanç, hayata iyi davranışlar şeklinde yansıtılmalıdır.

İslâm’da Tevbe Kapısı Son Nefese Kadar Açıktır

İslâm inancında her zaman ‘tevbe kapısı” açıktır. “Affedici” ve “bağışlayıcı” sıfatlarına sahip olan Yüce Allah’tan hiçbir zaman işlenen günahlardan dolayı “battım-gittim-mahvoldum” diye ümit kesilmez. O’ndan ümit kesenler ancak inanmayanlardır.  Mü’min “havf ve ümit” arasında olmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de doğru yolu bulanların doğruluklarının artması, sürdürülür iyi davranışlara bağlanmıştır: Allah doğruya erenlerin hidâyetini artırır. Kalıcı sâlih ameller Rabb’inin katında hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de sonuç bakımından daha iyidir.”[11] Bir kimse İslâm’ın bütün esaslarına iman ettiği halde, tembelliğinden, hevâ ve nefsânî ihtiraslarından dolayı iyi davranışları terk ederse inanç dairesinin dışına çıkmaz, ancak âsî ve günahkâr bir mü’min olarak isimlendirilir.  Bu durumda günahlardan dolayı asla tevbe ve istiğfar ihmal edilmemelidir. İstikâmet olabildiğince düzeltilmelidir. Böyle olan kulları hakkında Rabb’imizin beyanı şöyledir:  “Şüphe yok ki ben, tevbe edip inanan ve sâlih ameller işleyen, sonra da doğru yol üzere devam eden kimse için son derece affediciyim.”[12] buyrulmaktadır. Açıkça bu âyette; Allah’a günahları itiraf etme şeklindeki kalbin davranışı olan ve bir daha dönmemek üzere vazgeçmek anlamına gelen tevbe ve istiğfâr ile organların davranışı olan iyi davranış ve doğruluk üzerine yaşama gibi güzel hasletler bağışlanma sebebi olarak belirtilmiştir. Bu davranışların bir fırsat olacağı iyi kavranmalı ve gerekleri yerine getirilmelidir.

Sonuç olarak, Yüce Allah’ın inâyeti ve ilâhî lütfu kurtuluşumuzun şartıdır.[13] İslâm âlimlerine göre,  her türlü işlenen günah fiili için mükelleflere tevbe gereklidir. Tevbe eden hiç günah işlememiş gibi olur. Günahkâr bir kişiye tevbe etmek, dinin her türlü haram, mekruh ve şüpheli işlerinde, ayrıca farz olan bir görevi terk etme durumunda gereklidir.  Bir mü’min olarak Allah’ımızın en güzel isimleri arasında yer alan “el-Afüvv”, “et-Tevvâb” ve “el-Ğaffâr” isimlerinden istifade etmeliyiz. Bu sebeple Kur’an’da mü’minler sürekli arınmaya davet edilmektedirler. Çünkü Yüce Mevlâ’mız tevbe edenleri ve arınanları sevmektedir. Hatta günahlarından dolayı tevbe etmeyen kimseleri en ağır bir biçimde “zâlim” olarak nitelendirmektedir.[14] Rabb’imiz kullarına karşı haksızlık yapmaz. İnsanlar günah işleyip de bağışlanma dilemedikleri takdirde kendilerine haksızlık yapmış olurlar. O halde Yüce Allah’tan bağışlanma dileyelim ve hiçbir zaman O’ndan ümit kesmeyelim. O’nun engin merhamet ve şefkati her şeyi kuşatmıştır. Bize düşen günah işlediğimizden dolayı kararan kalplerimizi tevbe ve istiğfarla arındırmak, pasını da zikrullahla parlatmak olmalıdır.

 

[1] Bkz. Mâtürîdî, Ebû Mansûr, Te’vîlâtü’l-Kur’an Tedcümesi, çev. S. Kelam Sandıkçı, İstanbul, 2018, XII, 376-377,

[2] 39/Zümer, 53.

[3] 4/Nisâ, 48.

[4] 2/Bakara, 277.

[5] 2/Bakara, 183.

[6] 8/Enfâl, 20, 27.

[7] 20/Tâhâ, 112.

[8] Ebû Dâvûd, Sünnet, 21; Tirmizî, Kıyâmet, 11; İbn Mâce, Zühd, 37; İbn Hanbel, Müsned, III, 213.

[9] Buhârî, Bed’ü’l-halk, 6; Îmân, 3.

[10] Ebu Hanife,  “el-Vasiyye”   (İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde) çev. Mustafa Öz, İstanbul, 1981, s. 30.

[11] 19/Meryem, 76.

[12] 20/Tâhâ, 82.

[13] Bkz. 7/A’râf, 43.

[14] Bkz. 49/Hucurât, 11.

Sayfayı Paylaş