GÖNÜL NEDİR NE DEĞİLDİR

235 Dergi-25

“Gönlümüz şûh-ı sitemkârâna mihmân-hânedir

    Âşıkânın bezl-i cân etmekliği cânânadır.”

 

Hulûsî-i Dârendevî

 

Tasavvufî anlayışın en önemli kavramı gönüldür.  Durum madem böyledir öyleyse öncelikle gönül nedir ne değildir diye sormak gerekir. Gönlün beşerî düzlemde akla gelen ilk tarifi “iman, sevgi ve nefretin, iyi ve kötü bütün duyguların kaynağı olduğu kabul edilen kalbin manevî yönü” şeklinde yapılır. Meseleyi anlamak için bu tarif yeterlidir lakin bu kavramdan tasavvufun ne anladığını da bilmek icap eder. Çünkü şiirlerinde gönülden bahsetmeyen tek bir şair gösterilemez. Bu sebeple konuya tasavvufî açıdan bakarsak şairlerin neden gönlü bu kadar önemsedikleri daha açık olarak görülecektir.

Tasavvufa göre gönül, “Cenab-ı Hakk’ın insanda tecelli ettiği yer, tasavvufî aşkın kaynağı”dır. Yunus Emre gönlü “Çalab’ın tahtı” olarak niteler. Hadis olarak da zikredilen bir sözde ise Cenab-ı Hak, gönül için şöyle buyurur: “Ben, kâinata, yere göğe sığmadım, fakat mü’minin kalbine sığdım.” Bu elbette maddî bir mekân olarak düşünülemez. Bu ifade, Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanındığı, O’nun muhabbetiyle dolup taştığı yer olarak anlaşılmalıdır. Kısacası, tarifler çoğaltılabilirse de gönülden öz olarak anlaşılan “Tecelligah-ı ilahî” oluşudur.

Gönül, Hüda’nın Mahrem Sırrıdır

Hulûsi Efendi Dîvân’ında da gönle dair epeyce bir şiir yer alır. Bunlardan birisi “Hudâ’nın mahrem-i râzı gönüldür/Makâm-ı kuds şehbâzı gönüldür.” beytiyle başlayan gazelidir. Daha bu ilk beyitte bize bir gönül tarifi verilmektedir. Buna göre gönül “Hüdâ’nın mahrem sırrı”dır. O’nun sırlarının tecelli ettiği yerdir. Aynı zamanda kutsî makamın doğan kuşudur. Onun aradığı oradadır. Şaire göre gönlün başka bir özelliği de ikinci beyitte söylenildiği gibi gönlün mekânsızlık mekânı olmasıdır. Bu şiirde “Gönül kim lâ-mekânî bir mekândır/Mekânsız dâr dervâz-ı gönüldür.” şeklinde yer alır. Buna göre gönül, mekânsızlık mekânıdır. Bedeni bir kaleye benzetecek olursak gönül bu kalenin kapısıdır. Bu tanımlama özet olarak insanın en değerli yanının gönlü olduğunu gösterir.

İşte bu yüzdendir ki bir kişi gönlün ne olduğunu bilirse varlığının en güzel yerinin gönül olduğunu da anlayacaktır.  Yani bizi değerli ve güzel kılan maddî varlığımız değil gönlümüzdür. Buna göre pekâlâ “İnsan, gönüldür.” yahut “İnsan gönülden ibarettir.” demek mümkün hâle gelir. Şair de bu durumu “Muhakkak bildin ise n’idügünü/Bilirsin şâh-ı şehnâzî gönüldür.” sözleriyle ifade eder. Gönlün bu özelliği hemen her mutasavvıf şair için gönlün Kâbe’ye benzetilmesi sonucunu da ortaya çıkarmıştır. Kâbe nasıl mecazen “Beytullah” ise gönül de öyledir. Ama hangisi üstün denirse cevap elbette gönül şeklinde olur. Çünkü Kâbe kul yapısı, gönül ise Allah yapısıdır. “Demişlerdir gönüldür Ka’betu’llâh/Nazargâh-ı Hudâ şâzı gönüldür.” beyti buna işaret eder. Fakat bu beyitte gönle yüklenen müstesna bir anlam vardır ki o da şudur: Allah, kalbe/gönle nazar eder. Bunu böyle bilmek bir kul için çok ayrıcalıklı, özel bir ihsandır. Bundan olmalıdır ki iman dil ile ikrardan önce kalp ile tasdik fiili olarak gerçekleşir.

Gönül, Yâr İçindir

Gönül hallerinden bahsederken iki kelimeyi akılda tutmak gerekir. Bunlar “Yâr” ve “ağyâr” kelimeleridir. Çünkü birinin olduğu yerde diğeri olmaz. Gönlü yâre yani Allah’a ait kılmak, orada onun dışında olan her şeyi söküp atmak icap eder. Şair, bu yüzden “Çıkardıkda kamuyu ara yerden/Safâ vü Merve Hicâz’ı gönüldür.” diyerek gönlü Hakk’a ait kılmanın önemini belirtir. Bu söyleyişin çok bilinen bir örneği de Şemseddin Sivasî’ye ait şu beyittir: “Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk/Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan.” Yani gönülden Allah’tan gayrısını çıkar ki Hak tecelli etsin, (çünkü) hane mâmur olmadan padişah saraya girmez.  Burada bir başka telmih de yapılmaktadır. O da nasıl İbrahim Peygamber’in eşi Hacer Anamız evladına su aramak için Safa ve Merve Tepeleri arsında gidip gelmişse benzer bir arayış için de Safa ve Merve arasında gidip gelenler için asıl ulaşılması

Tasavvuf şiirinde gül-bülbül motifi de sıkça kullanılır ve seven ile sevileni ifade eder. “Kafesde zâr eden cân bülbülünün/Mekân-ı zâr u âvâzı gönüldür.” diyen şair de bülbül sembolünden hareketle nasıl bülbül kafesinde güle kavuşma arzusu ile ağlayıp inlerse Allah’ı sevenin O’na dair hasretinin dineceği yer de gönüldür. Kısacası her şey gönüldedir ve gönülle ilgilidir.

Göz ve Gönül

Hakk’ın tecellilerini görebilmek, bir aşığın en büyük isteğidir. Ama bu maddî gözle görünmez. Bunun için Yunus Emre’nin dediği gibi “ten gözü” değil “can gözü” gerekir. İşte bir kişi “Taayyünsüz cemal-i yarı seyre” istekliyse bunun için böyle bir göze ihtiyacı olacaktır. O da daima gönül gözüdür. Temizlenmiş gönül aynası bütün zuhuratı pak bir ayna gibi gösterecektir. Böylece âşık, tecellileri vasıtayla Hakk’ı idrak etme imkânı bulmuş olacaktır. Bu yüzden “Hemişe dide enbazı gönül” olacaktır her zaman.

Bunun için ise bu görüşün kıymetini bilmek gerekmektedir. “Bilirse kadrini kadrince her şey/Makâm-ı kurb ser-efrâzı gönüldür.” Yani bu gönül gözü ile görmenin kıymeti, değeri bilinirse kişi anlar ki Cenab- Hak’la yakınlık makamına ancak gönül vasıtasıyla ulaşabilir. Hulûsi Efendi son beyitte yani O ‘küntü kenz’-i esrâr-ı hafinin/Hulûsî sırr-ı demsâzı gönüldür.” beytiyle bu durumu ifade için bir de  “Bilinmeyen gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bilineyim diye halkı (kâinat) yarattım.” hadis-i şerifine atıf yapmaktadır. Bilindiği gibi, bu ifade yaratılışın sırrını ifade eder. Kişi için önemli olan bu bilinmez sanılanı bilmek, görülmez sanılanı görmektir. Çünkü bu, kuldan Hakk’ın beklediği bir duruma tekabül eder. Arayışın, buluşun nihaî noktası aslında budur. İşte bunun için de kişiye en yakın yoldaş ve arkadaş olacak olan da yine gönüldür. Fakat bu bilinme maddî bir duruma tekabül etmez. Bu bilinme sıfat ve isimlerinin zuhur etmesi şeklindedir. Konuyu böyle anlamak gerekir. Değilse, Allah’ın mutlak gayb olan hüviyeti ve zâtı itibariyle her zaman için gizli bir hazine olmaya devam eder.

Tasavvuf, Gönül Yolculuğudur

Bütün bunlardan sonra anlamamız gereken şudur: Tasavvuf yolu; gönül yoludur. Mutasavvıflar ise, işte böyle bir yolun yolcusudur. Bu anlayış ve yaklaşım, tarih boyunca bütün mutasavvıflar tarafından dile getirilmiş, insan gönülden ibaret yahut gönlüyle değerli bir varlık olarak görülmüştür. Varoluş, aşk, ölüm her şey gönül merkezli anlaşılıp yorumlanmıştır.  Böylece bir gönül medeniyeti inşa edilmiş, bu medeniyetin manevî kurucularına da “gönül sultanları” denilmiştir.

Bu anlayışın bugün insanı sadece maddî varlığıyla ele alan pozitivist yaklaşıma da bir reddiye olduğu aşikârdır. Zira gönülü değil bedeni önceleyen bir anlayış söz konusudur bu çağda. Bu da insanın ihtiraslarını artırmakta, dünyada hemen her problemin sebebini teşkil etmektedir. İnsanın gerek ferdi gerekse toplumsal selameti için tasavvuf merkezli “insan=gönüldür” anlayışını insanlığın idrakine yeniden sunmak gerekir. Bu da tasavvufun sahih şekliyle geçmişte olduğu gibi milletimizin öz düşüncesi/anlayışı hâline getirilmesiyle mümkün olabilecektir ancak. Bu yüzden ariflerin sözlerini/şiirlerini/nasihatlerini geçmişe dair şeyler olarak görmek yanıltıcı bir tutumdur. Onlar, her çağda kurtuluş arayan insanlığa ışık saçan yıldızlardır. Yeter ki onarla gönlümüz açabilelim.

Sayfayı Paylaş