DERVİŞLİK NEFİS TERBİYESİDİR

235 Dergi-16

Tasavvufî anlayışın Anadolu coğrafyasında yaygınlaşmasıyla birlikte günümüze kadar devam eden dervişâne hayat tarzı, tekke ve zâviye muhitlerinden etrafa yayılarak devam etmiştir. İrfan ve ahlâk sahibi mürşid-i kâmillerin etrafında toplanan dervişler önceleri mescitlerde, evlerde yetişirken zamanla tekke ve zâviyelerde mürşitlerinin sohbetine iştirak ederek nefis mücâdelesini gerçekleştirmişlerdir. Dervişlik deyince sıkı bir perhize (imsâk) girilen bir eğitimle yeme, içme, konuşma ve uyuma gibi nefsî faaliyetler aza indirilir, ibâdet, zikir ve tefekkür ise artırılır. Dervişlik insana nefsin arzularına hâkim olmayı, ölçülü ve disiplinli yaşamayı, böylece rûhî bir erginlik ve mânevî olgunluğa ulaşmayı kazandırır.  Dervişin murâdı olan ilâhî rızâya kavuşabilmesi için gayret etmesi, sabretmesi ve zorluklar karşısında tahammül göstermesi şarttır.

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri bir gün Gürün Gökpınar Gölü’nün yanında sohbet ederken bir taşa yaslanır. Bunu gören bir arkadaş, ceketini çıkarıp Hulûsi Efendi (k.s.)’nin sırtına koymak ister. O da: “İstemez oğul!” der ve hemen kalem defter çıkarıp bir şeyler yazmaya başlar. Daha sonra yazdığı şiiri okutur. Defterine şunları yazmıştır:

Dervişin yastığı katı taş gerek

Yediği eleksiz arpa aş gerek

Yolda yalın ayak açık baş gerek

Menzil-i maksûda erem der ise

 

Yoklukla yürüyüp yüzü hâk ola

Su gibi eriyip özü pâk ola

Derd ile sînesi çâk ü çâk ola

Cemâl-i dilberi görem der ise[1]

Tasavvuf büyükleri dervişin vasıflarını şöyle özetlerler: “Derviş, dünyaya meyletmez. Bilir ki dünya insanı aldatır. Hakk’a doğru gitmenin yolu nefisle savaşmaktan geçer. Nefisle savaş, “cihâd-ı ekber”dir. Derviş kin tutmaz, kimseye hoşlanmayacağı söz söylemez, seher vakti kalkar,  ibâdet ve zikirle meşgul olur. Vurana elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz olur. İrâdesini gönlünün hizmetine vermez. Gönülde nefis olduğunu bilir. Derviş ölmezden önce ölmedikçe diri kalamayacağını bilir. Kalbi mahzun, sînesi nâr-ı firkatle dağlıdır. Kalbini mesrûr, kabrini nûr, dünyasını mâmûr etmek için tevhid eder. Nimete şükreder, mihnete sabreder. Dervişin, sözü hikmetli, gözü yaşlı, özü yanık olur. Derviş, gece gündüz Allah’ı zikreder. Hâl ehlidir. Âşık u müştâk-ı cemâldir. Aşk-ı Hudâ ile doludur. Muhabbeti Mevlâ’yadır.  Her dem eşyada tecellî-i Hakk’ı görür. Sevdası candandır. Takvâ sahibidir. İki âlemde de Hakk’a teslim olmuştur. İrâdesini Mevlâ’ya vermiştir. Can ile başını Hak yolunda feda kılar. Derviş, aslı olmayan davaları terk eder. Riyâ ile ibâdet etmektense soyunup yatar. Önceki bildiklerinin cümlesini unutur.

 

Derviş, dergâha gider, şeyhinin sözünü işitir, halvette olur. Dünya nimetleri karşısında tamahkâr değildir.  Kanâat onun en büyük hazînesidir. Kullukta ölçüsü sıdk ve ihlastır. Nefsine karşı savaşır. Yüreği firkat ateşiyle dağlıdır, bu ateşi ancak vuslat söndürebilir. Hak derdiyle dertliyken dermandan bahis açmaz. Öldükten sonra dirileceğini aklından çıkarmaz. Cennet-i Tûbâ’yı, hûrî ve gılmânı değil, rü’yet-i Mevlâ’yı arzular. Câhiller dünyayı da âhireti de doğru bilemez, onu ancak ârifler anlar. Bunun için de cehâletle savaşır. İlim ile irfânı cem eylerse mecma-ı bahreyn olacağını bilir. Kur’an ve hadis öğrenir. Din zevkini tatmadıkça kâmil bir mü’min olamayacağını bilir. Derviş için dünya, âdetâ zindandır. Dünya sevgisinden kendisini esirgemesi için Allah’a yalvarır. Vücûdunu aşk ateşiyle yakar. Cihâd-ı ekberin nefsine karşı yapılacağını bilir. Aslâ şöhret peşinde koşmaz. Malâyâni sohbetle vaktini zâyi etmez, zikirle meşgul olur. Hakk’a yakın olmak için halktan uzak durması gerektiğini bilir.  Derviş, sözünde duran, gözleri kanla dolan, diyecek sırları kalan, şeyhini göresi gelen, firkatiyle dertli olandır. Derviş, “matlab-ı a‘lâ” bir isteği olduğunda bütün bildiklerini unutarak mürşidine gider. Onun sözünü tutar. “Hevâ-yı nefsi terk edip rızâ-yı Hakk’a tâlip” olur.”[2]

Yukarıdaki hakikatleri Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî’deki şu beyitler ne güzel teyid ediyor:

Gökçek gerek dervişin sanı yoksula baya

Suçluların suçundan geçip hoş görgülü ol

(Dervişin ünü fakire, zengine güzel gerek; hoşgörülü olup suçluların suçunu görmezden gel.)

 

Dervîş olan âgâh olur

Her kârı zikru’llâh olur

Hep cümle varından geçer

Vâsıl-ı ila’llâh olur

 

(Derviş olan uyanık ve basîret sahibi olur; onun her işi Allah’ı zikretmektir ve o böylece bütün varından geçerek Allah’a ulaşır.)

 

Mürşid elin tutmayan

İkrârlığa yetmeyen

Varını terk etmeyen

Dervîş olası değil

 

(Mürşit elini tutmayan, bir doğru yola intisap etmeyen, varlığını terk etmeyen derviş olamaz.)

Tarikatların teşekkülünden sonra çileye verilen önem daha da artmış, sâlikin nefsine söz geçirmesi ve arınması için çile gerekli görülmüştür. Çeşitli tekke ve tarikatlarda açlık, uykusuzluk, sürekli sükût ve tefekkür, murâkabe, uzun ve çetin sefer, çöllerde dolaşmak, inzivâ, boyuna zincir, ayağa bukağı vurmak, yalın ayak baş açık gezmek, tekkeye odun taşımak başlıca çile çeşitleri olarak görülür. Çile insanın nefsine hâkim olması, kendisini disiplin altına sokması, ruh temizliği, kalp huzuru için yapılabilir.[3]

 

Dervişlik: Uykuyu Terk Etmek Veya Azaltmaktır

Hulûsi Efendi Hazretleri’nin ilk dörtlüğüne dönersek:

Dervişin yastığı katı taş gerek

Yediği eleksiz arpa aş gerek

Yolda yalın ayak açık baş gerek

Menzil-i maksûda erem der ise

Birinci mısrada dervişin birinci şartının uykuyu terk etmek olduğundan bahsedilir.  Uyku rahatını terk edip, taşı yastık kabul edip, yani uykuya çok meyletmemesini hatırlatılıyor. Bu konuyu bir hâtıra ile açıklamaya çalışalım:

Yeniceli Hacı Hasan Efendi ismindeki zat Darende’nin Yenice mahallesinde dünyaya gelmiş ve Ravza-i Mutahhara’da 47 sene hizmet etmiş, orada mücâvir kalmış. Ravza-i Mutahhara’dan geldikten sonra Yenice’ye yerleşmiş. Son yıllarını tekrar kendi memleketinde geçirip ve burada vefat etmiş. Kabri Yenice’dedir.  Hulûsi Efendi Hazretleri bir sohbetlerinde, “Oğul bu zat Peygamberimiz’in kabr-i şerîfinde türbedarlık yaparken Rasûlüllah’ın kabrinde istirâhate çekildiğinde uyku esnâsında edepsizlik ederim diyerek ayaklarını uzatıp yatmamış. Vücûdum rahata alışmasın diye, dizlerinden itibaren kayışla bağlar ve sırtını duvara dahi vermezmiş. Hacı Hasan Efendi’nin kabrini sık sık ziyaret edin oğul.” buyururdu. Bir ara türbeyi ziyaret edip duâ eder.

 

Dervişlik: Az Yemek Kanâat Ehli Olmaktır

Dörtlüğün ikinci mısraı az yemenin önemini hatırlatmak ve kanâatkâr olmak üzerinedir. “Yediği eleksiz arpa aş gerek.” buyurur. Önce nefsine tatbik edip, sonra halka tavsiyelerde bulunan Hulûsi Efendi (k.s.) bu konuyla ilgili de bir hatıra yaşamıştır.

Kıtlık zamanının ol­duğu bir dönemde Osman Hu­lû­si Efendi Hazretleri, “Güzel sohbet edecek gönlümüze göre bir yer olsa da, arpa bazı­sına bile râzıyız.” bu­yu­rurlar. Daha sonra Gedikağzı Köyü’nde Kara Mustafa Çetin’in evine misafir olurlar. Kara Mustafa sevinerek Yeğeni Ömer’i yaylaya göndererek kuzu getirmesini söyler, fakat Osman Hulûsi Efendi bunu işitince, “Ömer’i kuzuya gönderirsen oturmayıp gideriz.” der. Bunun üzerine evde bulunan arpa unundan sac ekmeği yaparlar. Yanına da katık olarak büyük bir kap içeri­sin­de hüdâyî mişmiş (kayısı) ikram edilir. Hulûsi Efendi ve ihvan arkadaşlar çay içip sohbet ederler ve ikram edilen arpa ekmeğini ve kayısıyı âfiyetle yerler. Çok güzel bir sohbet ortamı olur. O anda şu ilâhi yazılır:

Erdi bekâ ser-menzil-i maksûduna âşıkların

Yandı cemâlin şem’inin hoş oduna sâdıkların

Bu arada dervişlerin sofra adabı hakkında kısa bir bilgi nakletmekte fayda vardır.

Aziz Nesefî dervişlerin yemekte uymaları gereken kuralları özetle şöyle sıralamıştır: “Dervişler sofranın başına edeble oturmalı, gaflette olmamalılar. Aceleyle yememeli, önce şeyhin ve yaşlıların başlamasını beklemeliler. Diğerlerinin eline ve kâsesine bakmamalılar. Lokmayı küçük alıp iyi çiğnemeleri gerekir. Bir lokmayı yutmadan diğerini almamalılar. Eğer dervişler tek kâseden yiyorsa, herkes kendi önünden yemeli. Elinden yere bir şey düşerse onu sol eliyle alıp bir köşeye koymalı. Bir derviş diğerlerinden önce sofradan kalkmamalı. Dervişler yemek öncesi ellerini, yemekten sonra hem ellerini hem de ağzını yıkamalıdırlar.

Alâüddevle Simnânî, Âdâbu’s-Sofra adlı eserinde daha önce zikredilen âdâbın yanı sıra şu hususlara da temas etmiştir: Derviş, yemeği pişirirken abdestli olmalı, zikri bırakmamalı. Kazandan kâseye dökeceği zaman besmele çekmeli. Sofrayı sol koltuğu altında, tuzluğu sol elinde ve kâseyi sağ elinde tutarak getirmeli. Sofrayı açınca önce ekmeği, sonra kâseyi koymalı. Cemâatin en büyüğü (şeyh) yemekten önce duâ etmeli, diğerleri de âmin demeli. Derviş, yemekten artan parçaları alıp evine götürmemeli. Ayağını sofranın üzerine koymamalı. Ekmeği iki eliyle ve yiyeceği kadar koparmalı. Yemek arasında su içmemeli, eğer zarûret varsa bardağı yemeğe bulaşmayan parmaklarıyla tutup içmeli. Yemeğin sonunda cemâatin en büyüğü duâ etmeli.”[4]

 

Dervişlik: Yalın Ayak Baş Açık Olmaktır

Dörtlüğün üçüncü mısraında ise dervişliğin başka hususiyeti dillendirilir: “Yolda yalın ayak açık baş gerek.” şeklinde seyrine devam edebileceğini hatırlatır. Yalınayak baş açık şeklinde yürüyüp İslâm tarihinde isminden bahsedilen kimseler vardır. Bunların en çok bilinene Bişr Hafî Hazretleri’dir.

Bişr’in, “Hafî/Yalınayak” lakabını alışı konusunda üç değişik rivâyet vardır. Hücvîrî’ye göre müşâhede hâlinin kendisine hâkim olması, eski kötü günlerden kendini kurtaran Allah’a söz verirken yalın ayak olmasından dolayı bu sözü unutmamak için bir daha ayakkabı giymediği rivâyet edilir. Attâr’ın belirttiğine göre, “O yeryüzünü size bir döşek kıldı.”[5] âyetine işaretle, “Allah tarafından döşenmiş bir yerde ayakkabı ile gezilmez.” diyerek yalınayak gezmeyi tercih etmiştir.[6]

Baş Açmak: Tasavvuf kültüründe, bir işin tahakkuku arzu edilirse, Allah’a yalvarırken zillet, fakr ve mahv alâmeti olarak baştaki tacı çıkarma şeklinde bir gelenek vardır. Sultan Veled’in yağmur duâsı için türbeye başı açık girip duâ etmesi, Ulu Ârif Çelebi’nin bazı zaman başını açıp duâlar yapması, Menâkıbu’l-Arifîn‘de bu konuda örnek olarak gösterilir. Kaynaklardan eskiden suç işleyen kişinin, kendisini affettirecek durumda olana, kefen giyip, yalın ayak, başı açık gittiğini öğrenmekteyiz. Bu konudaki espri, bir şey isterken kabulü için mütekebbir olmadan, boyun bükük ve zelil bir halde bulunmaktır. Allah mütekebbirleri sevmez.

Hac ibâdeti âhiretteki mahşere benzetilir. Baş açık ayak yalın Kâbe’de Allah’ın huzuruna çıkmak, âhiretteki ilâhî huzura varmakla mukâyese edilir. Hacda dikişsiz elbise giymek ve birçok dünyevî işlerden men olunarak, dünyadan ilgiyi kesip her türlü mal ve mülkiyet iddiasını terk ederek tam bir fakr ve ihtiyaç hâli ile Allah’a yönelme ve sığınmanın sembolü sayılır.

Tasavvuf gönül yoludur, gönüllülerin ve adanmışların yoldur. Tasavvuf; kendinden, kendi gerçeğine sefer etmek ve ‘hiç’lik ile sevgiliye ulaşmak yoludur. Tasavvuf; var gibi görünen vücûdun fânî olduğunu bilmek, Hakk’ın vücûdunun ise bâkî olduğuna şuhûd etmektir. Tasavvuf yolu aşk yolcularının baş açık, yalın ayak yürüdükleri istikâmet caddesidir. Bu caddenin varış noktası; sevgiliye vuslattır. Gönül yolculuğu, aklın yolculuğu değildir. Hakk’a giden iki yol vardır. Bunlardan birincisi kuldan Hakk’a gideni talep ve gayret yoludur, ikincisi tevhidi aşkla ve adanmışlıkla talim etmek yoludur.

Hak âşığı olan derviş, aşkından cezbesinden dolayı kimsenin kendini kınamasını umursamaz ve baş açık, yalın ayak gezmesinin ayıplanmamasını ister.

“Yalın ayak baş açık olmak” perişan olmak, kendini dağıtmak, aşka düşüp mecnun olmak, rezil rüsvâ olmak anlamındadır. Geçmişte seyr ü sülûk ehli mutlaka hizmetle, açlıkla ve dâimî zikirle terbiye gördükleri için sülûklarının nihâyetinde aşka düşüp cünûna uğrayabilirlerdi. Bu sebeple yalın ayak başı kabak olmak cünûn ve melâmet alâmetlerinden kabul edilmiştir. Böyleleri için “harâbâtî” de denmektedir.[7]

Başıkabak Dervişlerin de Sahibi Vardır

Şimdi konuyla ilgili iki menkıbe ile yazımızı tamamlayalım:

Vaktiyle bir derviş berbere gidip:

– Vur usturayı berber efendi, der. Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Tam bir tarafı bitirip usturayı diğer yana vuracakken, mahallenin kabadayısı içeri girer. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış tarafına sert bir tokat atarak:

– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye bağırır.

‘Dövene elsiz, sövene dilsiz’ olan, halktan gelen her şeyin Hak’tan geldiğine inanan derviş, sabreder. Fakat kabadayının tıraş esnasında da dili durmaz, sürekli alay eder dervişle. Kabak aşağı, kabak yukarı!

Nihâyet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz bir kaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla gelerek kabadayıyı altına alıp sürükler. Kabadayı, başı taşlara vura vura can verir. Berber dervişe bakar, sorar:

– Bu cezâ biraz ağır olmadı mı derviş efendi?

Derviş düşünceli bir şekilde cevap verir:

– Vallâhi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, bu kabağın da bir sahibi var. Eğer o gücendiyse, bilemem…

Bir başka menkıbe ise şöyledir:

Baş açık, yalın ayak bir yaya, Hicaz kervanıyla birlikte Kûfe’den gelen kâfilede deve ile yolculuk yapan biri ile yol arkadaşı olur, hiç yol azığı da yoktur. Salına salına yürürken şöyle demektedir:

“Ne bir katıra binmişim, ne deve gibi yük altındayım. Ne hizmetimde bulunanların efendisiyim, ne de padişahın kölesiyim. Varlığın gamını ve yokluğun perişanlığını çekmiyorum. Rahat nefes alıyorum, böylece ömrümü tamamlıyorum.”

Deve sırtında olan biri ona der ki: “Ey derviş! Nereye gidiyorsun? Geri dön, yoksa sefâletten ölürsün!”

Derviş dinlemeden yola devam eder. Nahle-i Mahmûd denilen yere varıldığında devesine binen o güçlü adam eceli gelip vefat eder. Derviş başucuna gelir: “Ben zorluklar içinde olmama rağmen ölmedim. Sen deve üzerinde öldün.” der.

Biri, bütün gece bir hastanın başında ağladı. Sabah olunca o öldü, hasta da dirildi.

Hızlı koşan atlar yollarda kalmışken, topal eşek sapasağlam konağa ulaştı. Nice sağlıklı olanları toprağa gömdüler de, yaralı, hasta kimseler iyileşti, ölmedi.

 

Hakikate, maksûda varmak için, ilâhî muhabbet uğruna sıkıntılara göğüs geren dervişlere selam olsun…

 

 

 

 

[1] Ateş, Es-Seyyid Osman Hulûsi, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) Nasihat Yay., İstanbul, 2013, s.282.

[2] Özcan Hidayet, “Şeyhî / Şevkî Mehmet Efendi’nin Kitâb-uI Şeyhiyâ’sında Şeyhlik ve Dervişlik Üzerine”, I. Uluslararası Şeyh Şa’bân-ı Velî Sempozyumu-2, Kastamonu, 2012, s. 68.

[3] Eraydın, Selçuk, “Çile” mad., TDV DİA, C.8, İstanbul, 1993, s. 315.

[4] Necdet Tosun, Derviş Keşkülü, Erkam Yayınları, İstanbul, 20212, 95.

[5] 2/ el-Bakara, 22.

[6] Kara, Mustafa, “Bişr el-Hâfî” mad., TDV, DİA, C.6, İstanbul, 1992,  s.221.

[7] Tatçı, Mustafa,  “Dervişlik Dedikleri”, I.Ulusal Yunus Emre Sempozyumu “Yunus Emre’yi Anlamaya Doğru” Bildiriler Kitabı, Karaman, 2010,  s.123.

Sayfayı Paylaş