Yüce Allah’ın Varlığının Delili: “Renklerin ve Dillerin Farklılığı”

+233 Dergi-26

İslâm’da bir toplumun farklı soylara ve kabîlelere ayrılması doğal kabul edilir. Kur’an-ı Kerim’de, toplumların farklı boy ve kabîlelere ayrılması, sosyolojik anlamda insanların birbirlerini tanımada kimlik açısından bir vesile olarak vurgulanmıştır: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabîlelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdâr olandır.”[1] Bu âyet, kendisine mescitte yer vermeyen bir kişiye “Falan kadının oğlu musun?” diyen Sâbit b. Kays (r.a.) hakkında inmiştir. Sâbit’in o sözü üzerine Rasûlullah (s.a.v.), “Falanca kadının ismini anan kimdir?” diye sordu. Sâbit ayağa kalkarak, “Benim ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi Muhammed Mustafa (s.a.v.), “Bak şu topluluğun yüzüne.” buyurdu. Sâbit de baktı. Rasûlullah (s.a.v.), “Ne gördün ey Sâbit?” buyurdu. Sâbit, “Beyaz, kızıl ve siyah renkler gördüm.” dedi. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “O halde sen onları ancak din ve takvâ hususunda üstün görebilirsin.” İşte bu yüzden Allahu Teâlâ bu âyeti indirdi.[2]

İslâm Kavmiyeti Değil, Kavmiyetçiliği Reddeder.

Bu âyetten de anlaşıldığı gibi İslâm kabîleye değil, kabîleciliğe; ırka değil, ırkçılığa; kavmiyete değil, kavmiyetçilik yapmaya karşıdır. Zira kabîlecilik, ırkçılık ve kavmiyetçilik gibi söylemler, katı asabiyet anlayışını beraberinde getirir ve toplumu böler. İslâm öncesi Câhiliye Dönemi’nde musâbetli olaylarda kabîle fertleri yardıma çağrıldıklarında, sözün doğru olup olmadığı hakkında delil aranmaz, hemen icâbet edilirdi. Câhiliye Dönemi Arap kabîleleri arasında meydana gelen çatışmalar, kabîlelerde düşmanlığa, kin ve nefretin yayılmasına, insanların ölümüne, kan davalarının artmasına ve intikam duygularının güçlenmesine yol açardı. Bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle bir toplumda Müslümanları kabîle asabiyetinden ve körü körüne taassubundan korumak için adalet, hak ve hukuk anlayışını öne çıkarmıştır. Nitekim Vedâ Hutbesi’nde; “Câhiliye Devri’nde güdülen kan davaları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Rabîa’nın kan davasıdır.” buyurmak sûretiyle bu câhiliye âdetine son vermiştir.[3] Yine bir defasında Muhâcir ve Ensar’a mensup iki çocuk kavga etmiş, bunun üzerine Muhâcir, “Yetişin ey Muhâcirler!”, Ensar da; “Yetişin ey Ensar!” diye haykırmıştı. Bu kabîlecilik asabiyetine dayalı çözüm şeklini gören Hz. Peygamber (s.a.v.), Müslümanlar arasındaki bu tavrı, “Câhiliye Davası” olarak nitelendirmiş ve Müslümanları bundan men etmiştir.[4] Çünkü Kur’an-ı Kerim’in getirdiği değerler sisteminde renklerin ve dillerin farklılığı, Allah’ın bir âyeti olarak nitelendirilmiştir.[5] Kur’an’a göre insanlar, aynı kökten gelmişlerdir.[6] Ontolojik anlamda bir farklılık söz konusu değildir. Bu konuda nebevî mesajın evrenselliğine ışık tutacak şu ilke çok önemlidir: “Allah sizin zenginliğinize ve fizikî şeklinize bakmaz; O, sizin gönlünüze ve davranışlarınıza değer verir.”[7] Dolayısıyla, insanları etnik köken ve renk ayrımcılığına tâbi tutmak, insan hakları bakımından bir zulümdür. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uyarısı çok özlü ve anlamlıdır: “Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir.”[8]; “Sizin hepiniz Âdem’in neslindensiniz. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın, Arap olmayanlar üzerinde veya Arap olmayanın Arap karşısında üstünlüğü yoktur. Bu üstünlük ancak Allah’tan korkmakla (takvâ ile) olur.”[9] Görüldüğü gibi Nebevî mesajın söylemlerinde bütün insanlığı kucaklayacak düzeyde evrensel bir dil kullanılmıştır.

Kimliğimiz: Hz. Âdem’in Zürriyetinden, Hz. İbrahim’in Milletinden ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’ın Ümmetindeniz.

Yaşadığımız çağdaş dünyada insanlar hâlâ ırk ve renklerinin farklılığından dolayı kötü ve ayrıncı muâmelelere mâruz bırakılıyorsa bunun arkasında hâlâ kadim câhiliye zihniyeti vardır. Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.v.),annesinin renginin siyah olmasından dolayı, bir başka Müslümanı ayıplayan bir sahâbeye, “Sende hâlâ câhiliyeden bir şeyler kalmış.[10] buyurmak sûretiyle, renk ayrımcılığını câhiliye ahlakı olarak nitelendirmiştir. İnsanın herhangi bir ırk, herhangi bir ülke, memleket, bölge ya da coğrafyaya ait olması İslâm açısından bireylerin farklılığı sonucunu doğurmaz. İnsan her durumda insandır. İnsanları siyah, sarı, kırmızı ve beyaz diye renk ayrımcılığına tâbi tutmak; Türk, Kürt, Arap, Çerkez vb. gibi ırklarına göre farklı muâmele yapmak bir zulüm olup, İslâmî öğretiye aykırıdır. Bu kötü muâmeleyi önlemenin yegâne reçetesi, İslâm’ın getirdiği değerler sistemine uymaktır. Biz Müslümanlar; Âdem (a.s.)’ın neslinden, İbrahim (a.s.)’ın milletinden ve Muhammed (s.a.v.)’in ümmetindeniz. İslâm geleneğinde millet kelimesi, “ümmet ve din” mânâsına gelir. Din, şerâat ve millet kavramları birbirinin eşanlamlısıdır. Haktan ayrılmama ve tek Allah’a inanma konusunda alem olmuş olan “millet-i İbrâhîm” tâbiri, “İslâm milleti” demektir. Kur’an-ı Kerim’de İslâm milleti anlamında “millet” tâbiri birçok âyette geçmektedir. Bazı âyetlerden örnekler şöyledir:

“Babanız İbrahim’in milleti üzere…”[11]

Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden (millet) kim yüz çevirir?”[12]

Atalarım İbrahim’in, İshak’ın, Yakub’un milletine (dinine) uydum.”[13]

“Sonra sana, Muvahhid bir Müslüman olarak İbrahim’in milletine (dinine) uy; o hiç bir zaman müşriklerden olmadı, diye vahyettik.[14]

Bu âyetlerde geçen millet tâbiri, “ümem-i İslâmiyye”yi (dine tâbi olan Müslüman kavimleri) içerisine alan bir genişliğe sahiptir. Bu mânâda millet-i İslâmiye birdir, ama ümem-i İslâmiyye çoktur. İman köküne bağlı İslâm milletlerinin farklı kavim ve kabîlelere ayrılması, sadece aralarında karşılıklı tanışma ve yardımlaşma içindir. Boy ve kabîlelerin farklılığı, tanışma ve yardımlaşmanın ötesinde aslâ mü’minlerin birbirlerine düşmanca bir rekâbet içine girmeleri ve bölünmeleri mânâsına değildir. Buna rağmen Avrupalılar 19. yüzyılın başlarında Osmanlı coğrafyasında etnik milliyetçilik fikrini körüklemek sûretiyle başta Balkanlar olmak üzere Ortadoğu Müslüman halklarını birbirinden ayırdılar. Bu ayrılış gönüllerden coğrafyaların ayrılmasına kadar götürüldü. Hâlâ Müslüman halklar bunun acısını ve sancısını çekmektedirler.

Mânâda Birlik Olmadan Sûrette Birlik Olmaz.

Müslüman halklar olarak dünyaya başımızı çevirip bir bakalım. Etrafımıza dönüp Amerika, yüzlerce farklı etnik köken, din ve mezhebe bağlı insanların ülkesidir. AB, hakeza. Bütün bir Batı dünyası “ümmetleşme” süreci yaşarken, acaba neden İslâm dünyasında ve Türkiye’mizde yapay ayrılıkçı sorunlar üretilmektedir? Hâlbuki bu topraklarda bizler bin yıldır farklı dil konuşan, farklı renk taşıyan ümmet fertleriyle birlikte yaşıyoruz. Bizim türkülerimiz bir, ağıtlarımız bir, ilâhilerimiz bir, geleneklerimiz bir, inancımızın temel değerleri bir. Eğer birileri bizim ırkımızın ne olduğunu araştırmış olsaydı, ancak levh-i mahfuzu okuyarak öğrenebilirdi. Onu da okuyamayacağına göre, ırkların farklılığı, İslâm kimliğinin gerisindedir. Müslümanlar arasında kardeşliği, uhuvvet ve vahdeti sağlamada yeniden geleneğimizi üretmekte fayda vardır. İrfan dünyamızın ünlü yıldızı Hz. Mevlânâ, “Biz ayırmaya değil, birleştirmeye geldik.” derken bu birleştirici rûha işaret etmiştir. Eğer insanlar, aynı gönlü paylaşmıyorlarsa, aynı dili konuşsalar da birleştirme yanlısı olamazlar. Çünkü onların dili ayrımcıdır, birleştirici değil. Önce içte, gönülde birlik olmalıdır. Bu birliktelik, dolaylı olarak kalıpların, bedenlerin ve coğrafyaların birlikteliğini beraberinde getirecektir. Kendi içinde ikilikler ve zıtlıklar yaşayan insanların dış dünyada birlik pozları sahtedir, sun’îdir, yapmacıktır. Mânâda birlik olmadan, sûrette birlik olamaz.

Sonuç olarak, İslâm milletlerinin bütün evlatları, farklı renkleriyle bir kilimin desenindeki motifler gibidir. Avrupa’nın ve Siyonizm’in etnik köken ve mezhep farklılığını kaşımaya dayalı ayrılıkçı fitnelerine karşı, ümmet olma şuuruyla İslâm dünyası olarak ittifak noktalarımızı gündemde tutalım. Bu konuda başta siyâset adamları, ilim, fikir, din ve kanaat önderlerine tarihî sorumluluklar düşmektedir. Özellikle sosyal medya, basın-yayın organları fitne ve ayrılıkçı ateşi yükseltmede değil, aksine düşürmede rol oynamalıdırlar. Unutmayalım ki, hepimiz aynı gemide yolculuk yapan insanlarız. Gemiyi delmek isteyenlere fırsat vermeyelim. Gemi batarsa hepimiz batarız. Müslümanların birliğini parçalayacak her türlü fitne unsuruna karşı, Allah’ın Arş’tan arza uzatmış olduğu kurtuluş ipi olan Kur’an’a ve Nebevî sünnete sımsıkı sarılalım. Ancak o zaman ümmetin birliğini bozan ayrılıkçı düşünce ve davranışların önüne geçebiliriz.

 

 

[1] 49/Hucurât, 13.

[2] Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, s. 393.

[3] Dârimî, Menâsık, 34.

[4] Müslim, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, 16.

[5] Bkz. 30/Rûm, 22.

[6] Krş. 4/Nisâ, 1.

[7] Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9.

[8] Müslim, İmâre, 53, 54, 57.

[9] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411.

[10] Buhari, İman, 23.

[11] Hac, 78

[12] 2/Bakara, 130.

[13] 12/Yûsuf, 37.

[14] 16/Nahl, 123.

Sayfayı Paylaş