VEFÂLI OLMAK SEVDİĞİNİ DÜNYALIĞA SATMAMAKTIR

+233 Dergi-28

Zanneyleme ki biz bî-vefâlık edip geçmişiz senden

Biz dostumuzun bir teline bütün âlemi verseler de satmayız

Vefâ insanın verdiği sözde durması, vadini yerine getirmesidir. Hatta sadâkat duygusuyla gönüle hoş gelen, insanları mutlu kılan bir davranıştır. İnanan bir mü’min olarak bizden Yüce Rabb’imize, sâdık bir ümmet olarak Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’e, mürid olarak mürşidimize, aile reisi olarak yakınlarımıza ve hatta insan olarak dostlarımıza, komşularımıza vefâlı olmamız beklenir.  Tasavvuf ahlakının en üst seviyesi olarak kabul edilin vefâ; ahlakî bir erdemdir.  Vefânın evveli Cenab-ı Allah’adır…

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) Dîvân’ında şöyle buyuruyor:

 “Elest”  hitâbındaki “belâ” yı lâ’ya sa‘y etme

  Ol hükmü unutma olan ahd ü vefâyı tut[1]

(Ruhlar âleminde elest hitabındaki “belâ” sözünü “lâ/hayır” olumsuzuna çevirme. O hükmünü unutma, verilen sözü tut ahdine vefâ göster.)

Bizler bezm-i ezelde, ruhlar âleminde Rabb’imizin; “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” hitabına “Evet, Rabb’imizsin.” diyerek müsbet cevap vermişiz. Dünyaya geldikten sonra da kendi irademizle iman ederek sadece O’nun ilah olduğunu, O’ndan başka ilah olmadığını ikrar etmiş, Müslüman olmuşuz. Öyleyse Allah’a karşı olan kulluk görevlerimizi bilip, tek Allah inancını zedeleyici fikir karışıklıklarından arınmamız, O’na karşı kullukta kusur etmememiz, emirlerine uyup, yasaklarından uzak durmamız verdiğimiz sözün gereğidir. Bu da; ahdimize vefâdır.

İnsanlık Allah’a ve Allah’ın dinene vefâyı âlemlerin Efendisi Hz. Peygamber (s.a.v.)’den öğrenmiştir. Ahlâkî olgunluğun en üst seviyesinde bulunan Sevgili Peygamberimiz’in en mümeyyiz özelliklerinden bir de vefâlı oluşudur. Rasûlullah (s.a.v.)’in hayatı vefânın zirvesini teşkil eden misallerle doludur. Nitekim tebliğin ilk döneminde vukû bulan şu hadise, bu hakikati ne güzel ifade etmektedir:

Müşrikler, amcası Ebû Talib vasıtasıyla Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’e haber göndererek davasından vazgeçmesini isterler.  Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz cevap olarak amcasına şöyle buyurur:

“Amca! Vallâhi, Allah’ın dinini tebliğden vazgeçmem için, güneşi sağ elime, ayı da sol elime koyacak olsalar, ben yine de bu davadan vazgeçmem! Ya yüce Allah, onu bütün cihana yayar, vazifem biter; ya da bu yolda ölür giderim!”

Vefâ: Yapılan Dünyevî Tekliflere Hayır Diyebilmektir

İslâm nurunun doğuşundan rahatsız olan müşrikler, Ebû Tâlib vasıtasıyla yaptıkları girişimin sonuçsuz kalması neticesinde, bu defa Allah Rasûlü (s.a.v.)’e gelip şu tekliflerde bulunmaya cür’et ederler:

“Zengin olmak istiyorsan, sana istediğin kadar mal verelim; öyle ki kabileler arasında senden zengin kimse bulunmasın!

Reislik arzusundaysan, seni kendimize baş yapalım; Mekke’nin hâkimi ol!

Şayet asil bir kadınla evlenmek fikrinde isen, sana Kureyş’in en güzel kadınlarından hangisini istersen verelim!

Ne istersen yapmaya hazırız. Yeter ki, gel bu davadan vazgeç!”

Allah Rasûlü (s.a.v.)’de o gafillere, yaptıkları ve yapacakları bütün süflî ve nefsanî taleplerin hepsine birden cevap mahiyetinde şöyle buyurur:

“Ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Ne mal, ne mülk, ne saltanat, ne reislik, ne de kadın! Benim tek istediğim, tapmakta olduğunuz âciz putlardan vazgeçerek yalnız Allah’a kulluk etmenizdir!”

Muhabbet ile gidilen Muhammedî yolda vefâ gerekir. Yoksa hedefe varılmaz. Hulûsi Efendi (k.s) bu hakikati şöyle dillendiriyor:

Vefâdâr âşıka sıdk u muhabbet yârına zîrâ

Vefâsız âşıkın da‘vâsını ikrâra koymazlar [2]

(Vefalı âşık sevgilisine karşı dürüst olmalı ve ona sevgi beslemelidir zira vefasız âşığın davasını söylemeye fırsat vermezler.)

Vefâlı olmak;  iyilikleri unutmamak, iyilikte bulunanlara aynısıyla veya daha güzeliyle karşılık vermeye devam etmek,  gönülden bağlılık ve dostluğu devam ettirmektir. Vefâlı olmak; can dostluna, arkadaşına şahsın kendinin yapmış olduğu iyiliği az görmesi, onun yaptığını ise çoğa tutmaktır. Onun için vefânın ikincisi Hz. Muhammed Mustafa’ya vefâdır…

Bu hususta H. Hamideddin Ateş Efendi şöyle buyurmaktadır:

“Kâinatın Efendisi, iki cihan serveri Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz âlemlere rahmet olarak gelen ve insanları aydınlatan son irşat ve fazilet güneşidir. Cenab-ı Allah ayet-i celilede şöyle buyurmuştur. “Kâfirler, sen peygamber değilsin derler, onlara cevaben de ki; ‘Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve onun kitabım bilen ulema kâfidir.” Evet, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in kıymet ve takdirini bilmek, onun kutsî cevherlerini anlamak ancak Cenab-ı Allah’ın ona ihsan buyurduğu fitrî, ilmî, ahlâkî güzelliklerin bilinmesi ile mümkündür. Sevgili Peygamberimiz, insanların en cesururdu. Söylediğini doğra söyler, vefâsızlık etmez, fakiri, yetimi himaye eder, insan sağlığına önem verir, temiz giyer, temizi severdi. Bağışlayıcı ve hoşgörülüydü. Yalan söylediğini, vadini çiğnediğini gören olmadı.”[3]

Sevgili Peygamberimiz, insanların en cesuru, en doğru sözlüsüdür. En vefâlısı, en yumuşak huylusu ve en geçimlisidir. O’nu ilk defa gören heybetinden titremiş, birlikte yaşayan gönülden sevmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.)’i sevmekte ve ona bağlılıkta örnek olan sahabe-i kiram efendilerimiz Peygamberimiz (s.a.v.)’e vefânın en bariz numunelerini bizzat hayatlarında göstermişlerdir.

Sahabenin Hz. Zeyd (r.a.), Hz. Hubeyb’le birlikte müşriklerce yakalanıp Mekke’ye götürülen iki mazlumdan birisidir. Mekke’ye varınca, Safvan bin Umeyye, “Bedir’de öldürülen babasının intikamını almak” düşüncesiyle Hz. Zeyd’i, 50 deve karşılığında satın alır.

Vefâ: Dostun Ayağına Diken Batmasına Razı Olmamaktır

Safvan, Hz. Zeyd’i zincire vurup hapseder. Bir müddet işkenceden sonra, idam etmek üzere Ten’im mevkiine götürür.

Hz. Zeyd, Hicret’ten sonra Müslüman olmuştu. Hazreç Kabilesinin ileri gelenlerinden, Ensar’ın büyüklerinden ve Suffe’de Peygamberimiz’in talebeliğinde bulunmuş bahtiyar zatlardan birisidir. Hicret’ten sonra Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Zeyd’i Muhacirlerden Hâlid bin Bükeyr (r.a.) ile kardeş yapmıştır. Hz. Hâlid, bu irşat heyetinde vazife almış, müşrikler tarafından şehit edilen yedi kişi arasındadır. Hz. Zeyd, Bedir ve Uhud’a katılmış, kahramanlıklar göstermiştir.

Müşriklerin büyük başları toplanırlar. Hz. Zeyd’i idam etmek için bir hurma gövdesi dikerler. Hz. Zeyd, Allah’ın huzuruna son defa çıkmak üzere müsaade ister ve iki rekât namaz kılar. Rabb’ine alnı açık, kalbi pak ve ruhu berrak olarak kavuşmayı arzular. Darağacı onun için ahiret menziline gitmeye vasıtadan başka bir şey değildir. Küfrün cehennemî işleri müşriklerin suratlarını öylesine karartmıştı ki, insanlık elbisesinden soyunmuşlardır. İntikam hırsından kızaran gözleri kan çanağına dönmüştür.

Daha sonra Hz. Zeyd’i tutup kuru hurma bedenine bağlarlar. Müşrikler idam ettikleri her Müslümana yaptıkları mahut ve iğrenç tekliflerini Hz. Zeyd bin Desinne’ye de yaparlar. “Gel, sonradan çıkmış olan bu dinden vazgeç, bizim dinimize gir de, seni serbest bırakalım.” dediklerinde, Hz. Zeyd, ısrarlı ve ciddi kararını vakur bir şekilde müşriklerin suratına haykırdı: “Hayır! Vallahi hiçbir zaman imanımdan olmam, dinimden dönmem!” der.

Bu sefer Ebû Süfyân yaklaşarak Hz. Zeyd’e sorar: “Ey Zeyd, Allah’ını seversen doğru söyle! Şimdi burada senin yerine Muhammed bulunup da, onun boynunu vurmamızı, sen de çoluk çocuğunun arasında sağ salim yaşamayı arzu etmez miydin?”

“Anam babam sana feda olsun!” diye Peygamberleri uğrunda en çok sevdiklerini feda etmekten çekinmeyen sahabiler, “Sizden hiçbiriniz, ben, kendisine çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş sayılmaz.” hadisini kan ve damarlarına nakşederek, hayatlarının bütün safhalarında açıkça göstermişlerdir. Ebû Süfyân’ın bu nakaratına Hz. Zeyd şu cümleyle cevap verir:

“Vallahi ben ailem içinde rahatça oturup da Peygamberim Muhammed (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), değil sizin yanınızda, hatta şimdi bulunduğu yerde bile bir dikenin ayağına batıp incitmesine gönlüm razı olmaz!”

Bu susturucu sözler karşısında şaşkına dönen Ebû Süfyân, “Ben insanlar içinde, Muhammed’in ashabının, Muhammed’i sevdikleri kadar, hiç kimsenin hiçbir kimseyi sevdiğini görmedim.” demekten kendisini alamaz.

Bu konuşmalardan sonra müşriklerin kararı iyice kesinleşir. Safvan bin Umeyye, azatlı kölesi Nistas’a işaret ederek, Hz. Zeyd’i öldürmesini ister. Nistas mızrağını Hz. Zeyd’in göğsüne saplayarak sırtından çıkarır. Böylece, Peygamber âşığı Hz. Zeyd, cennetteki makamına yükselir.

İşte Hulûsi Efendi Hazretleri’nin şimdi paylaşacağımız beyti;  âdeta Hz. Zeyd’in mübarek dudaklarından dökülen kelamların mana bakımından ifadesidir:

Zanneyleme ki biz bî-vefâlık edip geçmişiz senden

Biz dostumuzun bir teline bütün âlemi verseler de satmayız[4]

(Vefasızlık edip senden vaz geçtiğimizi sanma; biz, dostumuzun bir teline karşılık bütün âlemi verseler de satmayız.)

Vefâ: Anam Babam Sana Feda Olsun Ey Allah’ın Rasûlü Diyebilmektir

“Fedake ebî ve ümmî ya Rasûlullah!/Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü!” ifadesi siyer okumalarında karşımıza çıkan bir sevgi hitabıdır.

Sevgili Peygamberimiz’in huzurunda gönüllerini olgunlaştıran sahabe efendilerimiz  “Anam-babam sana feda olsun ey Allah’ın elçisi !” sözünü vefanın gereği olarak demiş ve hayatlarını bu istikamette yaşamışlardır.

“Annemi babamı senin getirdiğin hakikat uğruna feda edebilirim.” demek, “Senin yoluna, Rabb’imin yoluna canımdan özgeler kurban olsun.” diyebilmektir. İmanın da en kâmil halinin göstergesidir. “Hiç biriniz beni, babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.[5] hadisinin şerhlerinde, babanın ardına anne, imanın önüne de kâmil (olgun) kelimesinin eklendiğine şahit olunur. Yani ebeveyn sevgisi, evlat muhabbeti hatta dünyada en sevgili kimse, ona karşı duyulan hisler, Allah’ın ayetlerini bizlere ulaştıran elçinin sevgisine galebe çalarsa iman olgunlaşamaz.

Sevgili Peygamberimiz, “Öz nefsim hariç seni her şeyden fazla seviyorum.” diyen,  Hz. Ömer (r.a)’e bu gerçeği şöyle hatırlatır: “Öz nefsinden de çok sevmelisin Ömer.” Hiç tereddüt göstermeyip “Canımdan da çok seviyorum.” diyen sevgili sahabe Hz. Ömer’in gönlüne su serpen cevap da gecikmeden verilir: “İşte şimdi oldu Ömer.”[6] 

Hulûsi Efendi (k.s.) bir beytinde vefâlı olmanın üstün bir meziyet olduğunu; beklenen vefâyı göstermemenin dosta eziyet olduğunu şöyle ifade buyurur:

Vefalı ol, vefa insana layık bir meziyyettir

Vefâsızlık edersen âşinâya pek eziyettir[7]

  1. Hamideddin Ateş Efendi de bu beytin bir nevi açıklaması babından bir sohbetlerinde: “Bu yolda benlik duygusu yoktur. Kişi, edebini muhafaza etmeli ve âdâba riayet etmelidir. Bu yol hassas ve ince bir yoldur. Bu kapı merhamet ve hoşgörü kapısıdır. Yanlış yapanların ve vefasızların kapısı değildir. Bu kapı hoşgörü kapısıdır ancak; ihaneti ve vefâsızlığı hoş görmez.” buyurmuşlardır.[8]

Vefâ, dostlukta elzem olan bir vasıftır ki, karşılığı da ancak vefâ bulmaktır.

Hazret-i Mevlânâ’nın ifadeleriyle nükteyi vurgulayarak yazımızı tamamlayalım:

“Aşk, muhabbet, dostluk gibi hususların cümlesi vefâya bağlıdırlar ve daima vefâlı olan kimseyi ararlar. Onlar, vefâsız bir gönle asla yaklaşmazlar.”

“Kalem: ‘Vefânın karşılığı vefâ; cefânın karşılığı da cefâdır.’ diye yazmış ve mürekkebi de kurumuştur.”

“Bir padişah, kendisine hainlik eden kimse oğlu bile olsa onun başını gövdesinden ayırıverir. Fakat bir Hintli köle padişaha vefâ gösterirse, eller o köleyi ‘Çok yaşa!’ diye alkışlar… Onun gördüğü itibarı yüzlerce vezir göremez.”

“Köle de ne ki; eğer bir kapıda vefâlı olan köpek dahî olsa, sahibinin gönlünde o köpeğe karşı yüzlerce razılık, yüzlerce memnuniyet duygusu yeşerir. Sahibi o köpeği muhabbetle okşar.”

 

 

[1]  Ateş, Es-Seyyid Osman Hulûsi, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s.24, Nasihat Yay., İstanbul, 2013.

[2] Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 77.

[3]  H. Hamideddin Ateş Efendi’nin 11.07.1997 tarihinde irad ettikleri hutbelerinden.

[4] Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 103.

[5] Buhari, İman 8.

[6] Buhari, Eymân 3.

[7] İsmail Palakoğlu, Gönüller Sultanı Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi, s. 184, Ankara, 2006.

[8] Gönülden Gönüle Sohbetler, C. 1, s. 309, Nasihat Yayınları, Ankara, 2012.

Sayfayı Paylaş