SULTAN BİRİNCİ ABDÜLHAMİD’İN MANEVÎ YÖNÜ

+233 Dergi-1

Önceleri tecrübe kazanmaları için tahta yakın görülen şehzadeler, sancaklarda vali olarak görevlendirilir, devlet idaresinin içinde bulunurlardı. Osmanlı devlet geleneğindeki  “sancağa çıkma uygulaması” 17. yüzyılda kaldırılmasından dolayı,  Şehzade Abdülhamid devletin başına geçeceği güne kadar Topkapı Sarayı’nda beklemiş, bu sürede ilim ve irfan tetkikatında bulunmuştur. Bu zaman içerisinde, özel bir eğitim almış olmakla birlikte Topkapı Sarayı’nın dışına çıkma imkânını dahi elde edememiştir. Sultan Abdülhamid’in iyi bir şekilde yetişmesinde ve şahsiyetinin oluşmasında mühim hocalardan almış olduğu dersler ile şehzadeliği esnasında okumuş olduğu kitapların önemli bir yeri olduğu muhakkaktır. Babası Üçüncü Ahmed Han zaten Topkapı Sarayı’na bir kütüphane yaptırarak kitap sevgisini ortaya koymuştur. Babasının bu ilgisi ve kitaplara alakası oğluna da kitap ve kütüphane sevgisi olarak sirayet etmiştir. Sultan Birinci Abdülhamid’in İslâm dini başta olmak üzere, tarihî ve edebî alandaki merakını ve okumalarını çözebilmek için özel kütüphanesindeki kitaplarına bakmak yeterli olacaktır.  Kendi adına yaptırmış olduğu kütüphaneye 1550 kadar kitap bağışlamış olması,  İstanbul’daki bazı kütüphanelerin ihtiyaçlarını gidermesi, onun kitap sevgisini göstermeye kâfidir.

Sultan Birinci Abdülhamid’in manevî şahsiyeti halk arasında veli olduğuna şüphe götürmeyen olaylar şahit olunması bakımından gayet yücedir. Halk onun velâyetinden şüphe etmez, böyle inanır. Dinî hassasiyetini açıklama babından kılıç kuşanma merasiminde âdet olduğu üzere Hz. Ömer’in değil, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in kılıcını kuşanması; vaktini sık sık Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet Dairesi’nde geçirmesi gibi hususi halleri tarihî kaynaklarda mevcuttur.

Sultan Abdülhamid 1774 yılında Osmanlı tahtına oturduktan kısa bir süre sonra Osmanlı-Rus savaşını bitiren Küçük Kaynarca Antlaşması imzalanır. Padişah, antlaşmanın hemen ardından 6 yıl boyunca savaşın yükünü omuzlarında taşıyan İstanbul halkına hediye kabilinden, 1775-1780 yılları arasında Hamidiye Külliyesi’ni inşa ettirir. Külliye; imaret, sıbyan mektebi, sebil, çeşmeler, türbe, medrese, mescid ve kütüphaneden ibarettir. 18. yüzyılda padişahın “İstanbul’da aç insan kalmasın.” diye yaptırdığı; kendi elleriyle fakirlere, düşkünlere yemek dağıttığı imaret pek mühimdir. Sultan Birinci Abdülhamid, Hamidiye Külliyesi’nin yanı sıra; annesi Râbia Şermî adınaBeylerbeyi’nde, eşi Hümâşâh ile oğlu Mehmed’in hatırasına da Emirgân’da birer cami inşa ettirmiştir.

Padişahın tebdil-i kıyafet ile İstanbul’da gezeceği zaman seyyid, şerif yahut derviş kıyafeti giyerek çarşı pazarı teftişi de sultanın İslâmî alâmetlere verdiği önemi göstermeye yetmektedir. Sultan Abdülhamid, henüz hayattayken inşa ettirdiği Bahçekapı’daki türbesinde de İslâmî unsurları çok canlı ve etkili bir şekilde kullanmıştır. Gerek türbenin girişi ile avlusunda yer alan gerekse türbeyi bir baştan bir başa kuşatan ayetler ile Peygamber Efendimiz’in “Kadem-i Şerif”inin türbeyi süslemesi, padişahın mukaddes değerler ile nasıl iç içe olmak isteğini gözler önüne sermektedir.

Rusya, Karadeniz’deki faaliyetlerinde daha serbest hareket etmek için Özi’ye hâkim olup Bender, İsmail, İbrail ve Silistre’yi almayı planlamaktadır. Osmanlı merkez yönetimi, “Özi kaybedilirse Karadeniz’deki hâkimiyetin sona ereceğini” bildiğinden hazırlıkların yapılmasını son derece önemsemiştir.  Hasan Paşa’dan kaleyi alması istenir. Muharebelerde Rus birlikleri sürekli takviye alınca Özi muhafızı da merkezden yardım talebinde bulunur.  Ancak hiçbir taraftan yardım alamayan kale, Ocak 1789’da elden çıkar. 1789 yılında Özi’de yaşanan bozgun ile birlikte Müslüman halkın katledildiğine dair haberler kendisine bildirilince, üzüntüsünden felç olup, kısa bir süre sonra da beyin kanamasından vefat eder.

Sayfayı Paylaş