OSMANLI PADİŞAHI I. ABDÜLHAMİD VE TASAVVUF ERBÂBI

+233 Dergi-36

III. Ahmed ile Râbia Şermi Sultan’ın oğlu olan I. Abdülhamid, 5 Receb 1137/20 Mart 1725’te İstanbul’da doğdu. 1730 Patrona Halil İsyanı sonucu babası tahttan indirildiği sırada henüz beş yaşında idi. Ağabeyi III. Mustafa’nın padişahlığı dönemine kadar, çocukluk ve gençlik çağını kardeşleri ile birlikte sarayda, tahttan indirilen padişahlara mahsus dairede göz hapsinde geçirdi. Ağabeyi III. Mustafa’nın ölümü üzerine, 21 Ocak 1774’te tahta çıktı.[1]

III. Mustafa devrinde başlamış olan ve beş yıldır devam eden Osmanlı-Rus savaşını öncelikli olarak kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Türk ve Rus delegeleri arasında yapılan müzâkereler sonunda, 21 Temmuz 1774’te Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti, başta Azak olmak üzere, kuzey sınırlarında önemli ölçüde toprak kaybına uğradığı gibi, Kırım’ın bağımsızlığını kabul etmeye de mecbur oldu. Ayrıca Ruslar, Osmanlı tebaası olan Ortodoks Hıristiyanların hâmîsi sıfatını kazandı. Daha önce Fransa ve İngiltere’ye tanınan ticarî imtiyazlar Rusya’ya da tanındı.[2][3]

  1. Abdülhamid, Rusya ile devam eden savaşın bu şekilde sona ermesinden sonra iç meselelere yöneldi. Cezayirli Gazi Hasan Paşa vâsıtasıyla iç isyanları bastırmaya, Silâhdar Seyyid Mehmed Paşa (Karavezir) ve Halil Hamîd Paşa eliyle de ıslahat işlerini düzene koymaya çalıştı.[4] 1774’te Suriye’de isyan edip Ruslarla işbirliği yapan Zâhir Ömer’in isyanı bastırıldı. Anadolu’da uzun zamandır karışıklıklara sebep olan leventler, 1775-1776’da büyük oranda sindirildi. Mısır’da huzursuzluk çıkaran Kölemenler bertaraf edildi. 1779’da Mora’daki karışıklıklara son verildi. Bir yandan Bağdat Kölemenleri devletin başına gâileler açarken, bir yandan da önü alınamaz bir şekilde Vehhâbîliğin yayılışı gerçekleşti. Bu dönemde İran’la ilişkiler bozuldu. 1775’te Basra’yı işgal eden İranlılar Bağdat çevresi ve Güneydoğu Anadolu bölgesini yağmaladı.[5]

1785’te Sadrazam Halil Hamîd Paşa’nın bir komplosu ile tahttan indirilme tehlikesi geçiren I. Abdülhamid, on beş yıllık saltanatı süresince daimî olarak devletin iç ve dış meseleleriyle uğraşmıştır. Silâhdar Seyyid Mehmed Paşa, Halil Hamîd Paşa, Koca Yusuf Paşa ve Cezayirli Gazi Hasan Paşa gibi değerli devlet adamları sayesinde ıslahat işlerinde büyük bir başarı sağlamış, ayrıca Fas ve Hindistan’daki Müslüman devletlerle münâsebetlere girmiştir.[6]

  1. Abdülhamid, siyâsî alandaki bazı başarısızlıklarına rağmen, ıslahat hareketlerine ve bilhassa ordunun düzeltilmesi işine büyük önem vermiştir. Çok güvendiği sadrazamı Karavezir Mehmed Paşa zamanında Humbaracı ve Topçu Ocağı askerlerinin talim ve terbiyesine yakın ilgi gösterdi. Kaptanıderyâ Cezayirli Gazi Hasan Paşa vâsıtasıyla da Osmanlı donanmasını yenilemeye çalıştı. [7]
  2. Abdülhamid, büyük kısmı İstanbul’da olmak üzere geride birçok mimarî eser bırakmıştır. Bunların en önemlisi, 1777’de Sirkeci’deki bugünkü IV. Vakıf Hanı’nın yerinde yaptırdığı imârethânedir. Bu imârethânenin yanına bir çeşme, sıbyan mektebi, medrese ve bir de kütüphâne yaptırmıştır. Bu eserlerin yanı sıra, 1778’de annesi Râbia Sultan adına Beylerbeyi sahilinde bir cami ile muvakkithâne, hamam ve sıbyan mektebi inşâ ettirmiş, Beylerbeyi İskele Meydanı, Çınarönü, Havuzbaşı, Araba Meydanı ve Çamlıca Kısıklı Meydanı’nda çeşmeler yaptırmıştır. Beylerbeyi (İstavroz) Camii’ni tamir ettirmiş, 1783’te Emirgân’da Emirgûneoğlu (Abdullah Paşa) Yalısı’nın çevresine bir cami, çeşme ve hamam ile dükkânlar inşâ ettirmiş, ayrıca zevcelerinden Hümâşah Sultan ile oğlu Mehmed için başka bir çeşme daha yaptırmıştır. Bunlardan başka İstinye’de Neslişah Camii yanında bir çeşmesi (1783), Dolmabahçe ile Kabataş arasında set üzerinde diğer bir çeşmesi (1789) daha vardır. Ayrıca, II. Selim devrine ait olduğu rivâyet edilen Dolmabahçe yakınındaki bir köşk ile zelzeleden yıkılan Yedikule surlarının bir kısmını tamir ettirmiş, Dolmabahçe İskelesi civarında kayıkhâneler yaptırmıştır. [8]

Tasavvuf erbâbına karşı derin bir saygı duyan Sultan I. Abdülhamid’in Nakşibendîliğe intisap ettiği görülmektedir. Bu minvalde Nakşî şeyhlerinden Hüseyin el-Murâdî’nin faaliyetleriyle yakından ilgilenmiştir. Şam’ın imarıyla ilgili hizmetlerde yardımcı olması, bölgede ortaya çıkan zulüm ve haksızlıkların önlenmesine katkı sağlaması nedeniyle Hüseyin el-Murâdî’ye teşekkür mektubu gönderen I. Abdülhamid, mektupla birlikte on bin dinar kadar da para göndermiştir.[9]

Sultan I. Abdülhamid gibi Sadrazamı Mehmed Paşa da Nakşıbendîliğe meyleden devlet adamlarından biridir. Turhal Şeyhi Mustafa Efendi’ye (ö.1197/1782) bağlı bulunan ve derin sevgi besleyen Sadrazam Mehmed Paşa’nın talebi üzerine, Sultan I. Abdülhamid, Turhal civarındaki Taziye Köyü’nün mülkiyetini Mustafa Efendi’ye vermiştir. Turhal Şeyhi Mustafa Efendi de köyü ve mülkiyetini Turhal’da kurmuş olduğu cami, medrese ve tekkeye vakfetmiştir.[10]

Turhal Şeyhi Mustafa Efendi örneğinde olduğu gibi Müceddidiyye şeyhlerinin bu dönemde son derece etkili oldukları görülmektedir. 17. yüzyılın sonlarında İstanbul’a gelen Murâd-ı Buhârî hem halk hem de devlet adamları ve ulemâ üzerinde güçlü nüfuz edinmiştir. Seyyid Feyzullah Efendi ve Veliyyüddin Efendi gibi şeyhülislâmlar Murâd-ı Buhârî’nin müridi olmuştur. Bu durum 18. yüzyılın başlarından itibaren Müceddidiyyeyi daha etkili bir konuma getirdi. İshak Efendi, Damadzâde Ahmed Efendi, Seyyid Mustafa Efendi, Mehmed Sâlih Efendi, Sâlihefendizâde Mehmed Emin Efendi gibi 18. yüzyıl şeyhülislâmları Müceddidiyyeye intisap etti. Bunlardan bir kısmı tarîkat adına tekke yaptırır oldu. Sadrazam Mehmed Paşa, Sadrazam Bâhir Mustafa Paşa, Defterdar Merâmî Ahmed Efendi, Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa, Anadolu Muhâsebecisi Murtaza Efendi, Maraş Valisi Abdullah Paşa, Kazasker Damadzâde Mehmed Murad Efendi, Yeğen Mehmed Paşa ve Seyyid Abdullah Efendi gibi birçok devlet adamı da Müceddidiyye’den el almıştır. Bunlardan kimileri de tarîkat için tekke tesis ederek tarîkata maddî imkânlar hazırlamıştır.[11]

Halkın nazarında saygınlığı olan, hürmet edilip itibar gören mâneviyat ehline Sultan I. Abdülhamid’in çok özel ilgi duyduğu kaynaklarda yer almaktadır. Onun bu itibarı sözde kalmamakta, onları sarayına davet ederek yakınlık kurmaya çalıştığı bilinmektedir. Sultanın itibar gösterip sarayına davet ettiği şeyhlerden biri de Enârî Tekkesi postnişini Sadreddin Efendi’dir. İsmail Hakkı Bursevî’nin yetiştirdiği isimlerden Ahmed Gazzî’nin terbiyesi altında seyr u sülûkunu tamamlayan Sadreddin Efendi, otuz yıl kadar inzivâ hayatı yaşamıştır. Sürekli azîmetle amel etmiş, takvâ hassasiyetiyle yaşamıştır. Bu özelliklerinden dolayı halk tarafından çok sevilmiştir. Sultan I. Abdülhamid, şöhreti sebebiyle onu İstanbul’a davet etmiştir. Sadreddin Efendi ise yaşlılığı sebebiyle davetine icâbet edemeyeceğini belirtmiş ve İstanbul’a gidememiştir.[12]

Tarîkat meşâyıhı ile kurulan samîmî irtibatın bir diğer nişânesi Sa’diyye Tarîkatı şeyhi Muhammed Ziyâd Efendi ile olan yakınlığıdır. Şam’ın Kadem karyesindeki Sa’diyye dergâhı şeyhliğini deruhte eden Muhammed Ziyâd Efendi dergâhında “Nakş-ı Kadem-i Şerîf” taşını muhafaza etmekteydi. Sultan I. Abdülhamid kendisinden bu emâneti İstanbul’a getirmesini istemişti. Muhammed Ziyâd Efendi de talebi emir telakkî etmiş ve onu başının üstüne koyup İstanbul’a kadar getirmiştir. Onun bu fedakârlığı padişah tarafından takdirle karşılanmış ve sultan, şeyh efendiye çok büyük hürmet göstermiştir.[13]

İstanbul’a geldikten sonra müritleri arasına katılan Sadrazam Halil Hamîd Paşa’nın Davutpaşa’da yaptırdığı tekkeye (Kadem-i Şerif Tekkesi) yerleşerek ömrünün sonuna kadar faaliyetini burada sürdürmüştür. Sa‘diyye’nin İstanbul’daki en önemli tekkelerinden biri olan Mirzâ Baba Tekkesi’ni de 1784’te Halil Hamîd Paşa yaptırmıştır. Sa‘diyye İstanbul’da etkili konuma geldikten sonra özellikle Kadir Gecelerinde Ayasofya Camii’nde Sa‘dî âyîni düzenlenmeye başlamıştır. Gerçekleşen bu etkinlik sahası tarîkatın 19. yüzyılda İstanbul dışında Bursa, Kastamonu, Afyon, Kütahya, Elmalı, İzmir, Edirne ve Tekirdağ gibi şehirlerde yayılmasını sağlamıştır.[14]

Sultan I. Abdülhamid’in devam ettirdiği eski ve güzel bir gelenek vardı. Hayır dualarını kazanmak amacıyla her yıl Muharrem ayının birinde tarîkat erbâbının sayılarını tesbit ettirmiş ve her birine ayrım yapmadan onar kuruş atiyye vermiştir. Nitekim Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan 1245/1829 tarihli bir defterde İstanbul’daki türbe, tekke, bazı dervîşân, meşâyıhh, âmâ ve fukarâya Ramazanda yardımların miktarı ve tahsis edildikleri bölgeler kayıtlıdır. Daha önceki Osmanlı sultanları gibi Sultan I. Abdülhamid de bu geleneği devam ettirerek, herhangi bir ayrım gözetmeden bütün tarîkat erbâbına destek ve katkıda bulunmuştur. Bunun yanında hem padişahın hem de devlet adamlarının mensup oldukları dergâhlara özel yardımlar yaptıkları da bilinmektedir.[15] Meselâ Konya Âsitânesi’ne yapılan devlet yardımları Sultan I. Abdülhamid Dönemi’nde de devam etmiştir. Konya’da Mevlânâ Türbesi yakınındaki Sultan Selim Camii’nin tamiri için ihsan buyrulan on bin kuruşa ilave olarak, dört bin kuruş daha gönderilmiştir. Bir başka seferde ise doğrudan Mevlânâ Âsitânesi’ne on sekiz altın nezredilmiş, ancak bu para Mevlevihânelerde bulunan fakir dervişlere dağılmak üzere İstanbul’ a gönderilmiştir.[16]

Sultan I. Abdülhamid tarîkat erbâbına yönelik gösterdiği saygının yanında tarîkatların suiistimal edilmesine fırsat vermemiştir. I. Abdülhamid Dönemi’nde İstanbul’da fâiz yiyen tefeciler arasında Sultan Selim Camii’nin imamı gibi, sözde tarîkat mensubu bazı kimseler de olmuştur. Bu tefeci adam, Aziz Mahmud Hüdâyî Âsitânesi şeyhine mürîd olmuş ve şeyhe hediyeler vererek haksız olarak edindiği serveti tekkenin bir hücresine saklamayı başarmıştır. Ancak, olay ortaya çıkınca tefeci ile birlikte şeyh de sürgüne gönderilmiştir.[17]

Özetle Osmanlı sultanı I. Abdülhamid Dönemi’nde tasavvufî hayat canlılığını sürdürmüş, özellikle Nakşî-Müceddidî gelenek döneme damgasını vurmuştur. Sultan I. Abdülhamid’in tarîkat meşâyıhı ile mektuplaşması, onları sarayına davet etmesi, sarayda tarîkat meşâyıhı ile toplantı ve sohbetlerin gerçekleştirmesi, tekkelerin imar ve inşâsına katkı sağlaması, tasavvuf erbâbına aynî ve nakdî yardımda bulunması daha önceki Osmanlı sultanları gibi I. Abdülhamid’in de tasavvufî çevreleri önemsediği göstermektedir.

 

[1] M. Münir Aktepe, “Abdülhamid I”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1998, c. I, s. 213.

[2] Aktepe, a.g.m, c. I, s. 214.

[3] Erhan Afyoncu, Osmanlı Padişahları, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2019, s. 154.

[4] Aktepe, “Abdülhamid I”, DİA, c. I, s. 214.

[5] Aktepe, a.g.m., c. I, s. 214.

[6] Aktepe, a.g.m., c. I, s. 214.

[7] Aktepe, a.g.m., c. I, s. 215.

[8] Aktepe, a.g.m., c. I, s. 215.

[9] Halil İbrahim Şimşek, 18. Yüzyıl Osmanlı Toplumunda Nakşibendî-Müceddidîlik Anadolu’daki Temsilcileri ve Tasavvufî Görüşleri, Hititkitap Yayınevi, 3. Baskı, Çorum 2014, s. 189.

[10] Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri ve Ahmed Remzi Akyürek Miftâhu’l-Kütüb ve Esâmî-i Müellifîn Fihristi, Bizim Büro Basımevi, Ankara 2000, c. I, s. 108; Ramazan Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, İnsan Yayınları, İstanbul 2003, s. 574.

[11] Reşat Öngören, “Osmanlı Türkiyesi’nde Tarîkatlar”, Türkiye’de Tarîkatlar, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s. 79-80.

[12] Mehmed Şemseddin, Yâdigâr-ı Şemsî (Bursa Dergâhları), haz. Mustafa Kara & Kadir Atlansoy, Bursa 1997, s. 165; Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (18. Yüzyıl), s. 574.

[13] Osmânzâde Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş & Ali Ylmaz, Kitabevi, İstanbul 2006, c. I, s. 462; Muslu, a.g.e., s. 574.

[14] Öngören, “Osmanlı Türkiyesi’nde Tarîkatlar”, Türkiye’de Tarîkatlar Tarih ve Kültür, s. 82.

[15] Hür Mahmut Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İnsan yayınları, İstanbul 2003, s. 674-675.

[16] Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 574.

[17] Muslu, a.g.e., s. 583.

Sayfayı Paylaş