Osmanlı İçin Özi Düşen SULTAN I. ABDÜLHAMİD

+233 Dergi-50

20 Mart 1725’de İstanbul’da dünyaya gözlerini açtı. Babası Sultan III. Ahmed, annesi Rabia Şermi Sultan’dı. Sultan III. Mustafa’nın da kardeşiydi. Çocukluk ve gençlik döneminin önceki şehzadelerden pek bir farkı yoktu. Günlerinin büyük kısmını sarayın özel bir odasında annesi, lalası, hocaları ve saray görevlileri ile geçiyordu. Bu durum, Osmanlı soyundan gelen tüm şehzadelerin olduğu kadar Şehzade Abdülhamid’in de hayatının zorunlu bir parçası haline gelmişti. I. Mahmud, III. Osman ve III. Mustafa’nın padişahlıkları dönemince bu hal devam etti.

 

Kitaba ve Tarihe Tutkun Şehzade

Uzun süren şehzadelik hayatının ona avantaj sağlamadığı da söylenemezdi. İyi bir eğitim almak ve kendisini yetiştirmek için geniş bir zamanı ve imkânı vardı. Bu konuda hiçbir sınırlama ve engelle karşılaşmadı. Devrin ünlü hocalarından birçok özel ders aldı. Şekerzade Mehmed ve Osman Efendilerden hat dersleri gördü. Sancağa çıkıp yönetim deneyimi kazanma fırsatı bulamadı; ama sarayda her konuda okuduğu kitaplarla bilgisini, kültürünü ve kapasitesini artırdı. Yıllar boyunca kapalı bir odada geçen saray hayatında en büyük dostlarından biri kitaplar oldu. Tarihe ve tarih kitaplarına alakası ise bambaşkaydı. İyi bir tarih okuruydu. Kendisinden önceki dönemlerde yaşanan tarihi olayları çok iyi tetkik etti. Kuruluş ve yükselme dönemindeki Osmanlı ile 17. ve 18. yüzyıldaki Osmanlı’yı karşılaştırdı. Yanlışlıkları, eksiklikleri ve bütün bunları düzeltmek için alınması gereken önlemleri uzun uzun düşündü. Gözlemler ve tespitler yaptı; çareler ve formüller aradı.

 

Şehzade ve Tokadî Hazretleri

Şehzade (I.) Abdülhamid, kuzeni Sultan I. Mahmud Devri’nde İstanbul Balat’ta ortaya çıkan Veba (Taun) salgınında insanların kırılmaya başlaması ve hekimlerin çare bulmakta zorlanması üzerine padişahın huzuruna çıkarak şöyle dedi:

– Haşmetli Sultanım! Duydum ki, Balat Semti’nde çıkan veba hastalığına tabipler derman bulamazmış. Umarım bunda bir hikmet ve bizlere bir ibret olabilir.

– Nasıl yani?

– Sultanım, Abdülmecid Şirvanî Hazretlerini hatırlarsınız. Tokat’ta yaşamış evliyanın büyüklerindendir. 1564 senesinde vefat etmiştir. Sultanım! Tokat’ta şiddetli bir veba salgını başlamıştı. Fakat Abdülmecid Şirvanî’ye bağlı olanların hiçbirine bu hastalık bulaşmıyordu. Bunun üzerine şehrin ileri gelenleri o mübarek zattan dua almak için yanına gittiler. “İnşallah salgın onun hayır dualarıyla durur.” dediler. Durumu Abdülmecid Efendi’ye iletip dua istediler. O da şöyle dua etti: “İlahî! Bu musibet bulutunu, kerem ve ihsan rüzgârınla def eyle!” O anda Allahu Teâlâ’nın izniyle salgın durdu. O günden sonra otuz sene boyunca Tokat’a salgın hastalık isabet etmedi.

Sultan Mahmud, Şehzade Abdülhamid’in anlattıklarını tasdik etti:

– Evet, doğru dersin, dünya evliyanın muhabbeti ile ayakta duruyor.

– Çok doğru dersiniz Sultanım! Etrafımızda büyük evliya kullar var; Balat’taki salgın münasebetiyle onların duasını alsak?

– Elbette alalım, ama kimin?

– Sultanım, Mehmed Emin Tokadî Hazretleri var. Şu anda İstanbul’un en büyük evliyalarından biri odur. Dergâhı, Unkapanı Zeyrek Yokuşundadır.

– Haydi, birlikte onu ziyarete gidip, duasını alalım.

Kıyafet değiştirerek beraber Zeyrek’e vardılar. Her ne kadar kılık değiştirseler de Allah dostu onları hemen tanıdı. “Hoş geldiniz Sultanım.” diyerek onları buyur etti. Olup bitenleri biliyormuş gibi Tokatlı Abdülmecid Şirvanî Hazretleri’nden söz etti. Sultan Mahmud ve Şehzade Abdülhamid, nefes dahi almadan bu mübarek zatı dinliyorlardı. Sultan Mahmud, bir fırsatını bularak Tokadî Hazretleri’nden devletin, ordunun ve Osmanlı milletinin selameti için dua etmesini istedi:

– Efendim, malumunuz olduğu gibi ülkemiz İran, Avusturya ve Rusya tarafından saldırılara maruz kalmaktadır. Dua edin de bu zalimlere karşı ordularımız muzaffer olsun!

– Sultanım, iyi bilirsiniz ki, cennetmekân ceddiniz Osman Gazi ve ondan sonra gelen dedeleriniz, hep Allah dostlarıyla beraber oldular. Allah düşmanlarına devlet hizmetlerinde vazife vermediler. Siz de öyle yapın. Allah, dostlarını mahcup etmez.

Sultan Mahmud, Şehzade Abdülhamid’in tavsiyesi üzerine Mehmed Emin Tokadî Hazretleri’ni kılavuz edinerek, önce İran ordularını perişan etti. Ardından Rus ve Avusturya kuvvetlerini hezimete uğrattı. Balat’taki veba salgını da kısa sürede kontrol altına alındı.

 

49 Yaşında 27. Padişah

Ağabeyi Sultan III. Mustafa’nın yaşadığı talihsizliklere kalbinin dayanamayıp vefat etmesi üzerine 21 Ocak 1774’de tahta çıktı. 49 yaşında, Osmanlı’nın 27. padişahı oldu. Eyüp Sultan’da Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in kılıcını kuşandı. Törenler, top atışları ve şenlikler ile Osmanlı’nın yeni padişahı olduğu, payitahta ve tüm memlekete ilan edildi. Artık devleti kurtarmak için düşündüğü büyük hayallerini ve plânlarını gerçekleştirebilirdi.

 

Küçük Kaynarca Felaketi

Tahta, 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nın devam ettiği ve Osmanlı’nın Rusya’ya karşı ağır yenilgiler ve kayıplar yaşadığı bir zamanda çıkmıştı. Tuna’yı geçen Rus ordusu, Şumnu’ya doğru ilerliyordu. Osmanlı ordusu, Ruslarla Kozluca’da karşı karşıya geldi. Maalesef ordumuz yenildi. Osmanlı ordusu ile Varna arasındaki bağlantı koptu, yardım yolu tıkandı. Birliklerimizin birbiriyle bağlantısı kesildi. Sadrazam Muhsinzade Mehmed Paşa çaresizlikten ağlıyor ve “Elimde kalan 12 bin askerle Ruslara direnmem imkânsız!” diyordu. Yapacak başka bir şey kalmamıştı. Rus ordu komutanı Romanzoff’a elçi gönderdi, barış teklif etti. Tuna Nehri yakınındaki Küçük Kaynarca’da anlaşma imzalandı. (21 Temmuz 1774) Anlaşmanın şartları çok ağır ve tamamen aleyhimizdeydi. Osmanlı’nın Karlofça’dan sonra tarihinde imzaladığı ikinci ağır antlaşmaydı.

Anlaşmadaki en büyük kaybımız Kırım oldu. Osmanlı’nın Kırım ile ilişkisi, halifelik kurumu aracılığıyla sadece dini bağdan ibaret kaldı. Bu, Kırım’ın ve Karadeniz’in, Rusya’nın eline geçmesine davetiye çıkartmak demekti. Ayrıca Rus ticaret gemileri, Osmanlı’dan izin almaksızın serbestçe boğazlarımızdan geçecek, Karadeniz ve Akdeniz’de dolaşabilecekti. Böylece Karadeniz bundan sonra hızla Osmanlı gölü olmaktan çıkacaktı. Yanı sıra Yenikale ve Azak Kalesi’ni de kaybettik. Fransızlara ve İngilizlere verdiğimiz kapitülasyonları Ruslara da vermek zorunda kaldık. 15 bin kese akçe savaş tazminatı ödemeye mahkûm olduk. Rusya, Osmanlı içerisindeki Hıristiyan Ortodoksları koruma hakkını da elde etti. Bunu kullanarak bundan sonra sık sık Osmanlı iç işlerine karışacak ve Hıristiyan milletleri Osmanlı’ya karşı kışkırtıp kullanacaktı.

 

Özi Düştü!

Rusya 9 Temmuz 1783’de Kırım’ı sınırlarına kattığını ilan etti. Osmanlı zor durumdaydı ve kabul etmekten başka şansı yoktu. Rusya kolay duracağa benzemiyordu. Devamlı sınırlarımıza saldırıyor, topraklarımızı ele geçirmeye çalışıyordu. Sonunda 1788’de Rusya’ya yeniden savaş ilan edildi. Bir süre sonra Avusturya da Rusya’nın yanında savaşa girdi. Osmanlı her iki devlete karşı da zaferler kazandı. En önemlisi, 21 Eylül 1788’deki Şebeş Zaferi idi. Öyle ki bu zafer, Osmanlı’nın içinde bulunduğu yüzyılın en parlak zaferi olarak kabul edildi. Padişah’a bundan dolayı “Gazi” unvanı verildi.

Ancak Özi Kalesi önündeki yenilgi, bütün başarıları sildi süpürdü. Osmanlı ordusu Özi Kalesi’nde 80 bin kişilik Rus ordusuna karşı tarihe geçen destansı bir savunma yaptı. Padişah, Özi’ye büyük önem veriyordu. Gönderdiği hatt-ı hümayunlarla ve “Allahu Teâlâ göstermesin, Özi, Rusların eline geçerse Karadeniz ve İstanbul gider!” ikazlarıyla askerleri şevklendiriyordu. Fakat sergilenen gayret ve mücadele Özi’yi kurtarmaya yetmedi. Yardıma gelen Osmanlı donanması yenilgiye uğradı; Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın çabaları da fayda etmedi. Nihayet 17 Aralık 1788’de Özi Kalesi Rusların eline geçti. Ruslar kendilerine teslim olan kaledeki 25 bin Müslüman’ı acımasızca kılıçtan geçirdiler. Tarihin kaydettiği en barbar katliamlardan birine imza attılar. Özi’nin düşmesi ve sonrasında yaşanan kanlı olay, Padişah’ın da özünü yedi bitirdi.

 

Hazin Ölüm ve Son Sözler

Özi’deki esir Müslümanların hunharca katledildiklerini duyan Sultan I. Abdülhamid, beyninden vurulmuşa döndü. Ölümünden kısa bir süre önce kaleme aldığı şu mektup, Özi’nin onu ne ölçüde kedere düşürdüğünü ve yüreğini yaralamaya yettiğini açıklamaya yetmekteydi: “Özi’nin düştüğü haberi, beni yeniden kederlendirdi. Bu kadar Müslüman erkek, kadın, küçük ve büyüğün kâfir elinde kalması beni mahzun etti. Ya Rab! Sen mülkün sahibisin. Senden niyazım, ölmeden bu beldeleri tekrar Müslümanların eline geçtiğini bana göster.”

  1. Abdülhamid yaşananlara inanmak istemedi. Yüzü bembeyaz kesildi, gözleri irileşti ve şu sözle inleyerek birden tahtına yığıldı: “Felaket! Ah alçaklar! Ah Özi!” Hakikaten de padişah, duyduğu derin acı ve ıstırap sonucunda beyin kanaması ve felç (nüzul) geçirmişti. Hekimi Hasan Efendi hemen koştu. Muayene edince acı gerçeği anladı. Fakat padişahtan gizlemeye çalıştı. Moralini bozmak ve onu daha fazla üzmek istemiyordu: “Hünkârım, tasalanmayın. Nezleden başka bir şeyiniz yok!” sözleriyle onu rahatlatmak istedi. Ancak Sultan her şeyi anlamıştı. Acı bir biçimde gülümsedi. Allah’a ve kadere teslim olarak hekim efendiye şunları ifade etti: “Hasan Efendi, padişahına iyice bak! Bu son hizmetindir. Artık padişahını elinden aldırdın!” Hasan Efendi, padişahın sözleri karşısında sarsıldı ve hüngür hüngür ağladı. Bir süre sonra hükümdar komaya girdi ve yatağa düştü. Bir daha kendisini toparlayamayıp ayağa kalkamadı.

Vefatı sırasında yanında oğlu Şehzade Mahmud vardı. Oğlunu kucakladı ve öptü. Ağlayarak şu son sözleri söyledi: “Oğlum, seni Allah’a emanet ettim. Allah yardımcın olsun. İki dünyada da yüzün kara olmasın!” 1789 yılında 6 Nisan’ı 7 Nisan’a bağlayan gece fani âleme gözlerini kapadı. Naaşı İstanbul Bahçekapı’da, bugünkü IV. Vakıf Hanı karşısındaki kendi yaptırdığı türbeye defnedildi. Türbesini süsleyen en değerli eşya, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek ayak izinin üzerinde yer aldığı Kadem-i Şerif taşıdır.

 

Seçkin Kişiliği ve Devrinin Özellikleri

Dindar (hatta veli), zeki, bilgili, kültürlü, açık fikirli, sevecen, şefkatli, hayırsever, eleştirilere açık, hoşgörülü, hassas ve nazik bir padişahtı. Vaktini sık sık Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Saadet Dairesi’nde geçirirdi. Kılık değiştirerek şehirde dolaşır, gördüğü yanlışlıkları ve aksaklıkları düzelttirirdi.  Tam bir kitap kurduydu, büyük bir şahsi kütüphaneye sahipti. Ayrıca iyi bir tarih okuru ve tarih severdi. Hat sanatı ile de meşgul oldu.

En büyük talihsizlikleri, tecrübesiz olması; saltanatının Osmanlı’nın en sıkıntılı devirlerinden birine rastlaması ve iyi yetişmiş yetenekli/kapasiteli devlet adamlarına sahip olamamasıydı. Bu yüzden, çok iyi plânlar yapmasına ve bazı önemli kararlar almasına rağmen Osmanlı’yı eski gücüne ve konumuna getiremedi. Siyasî ve askerî alanlarda yenilikler yapmak, yeniçeri ocağını ve donanmayı düzeltmek için büyük gayret gösterdi. Tahta çıkar çıkmaz yeniçerilere dağıtılan cülûs bahşişini kaldırdı. Yeniçeri Ocağı’nda sayımları sıklaştırdı ve gereksiz yere para alanları tespit ettirdi. Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa vasıtasıyla Osmanlı donanmasını yenilemeye çalıştı. Fransız ve İngiliz gemileri tarzında hafif gemilerin inşasını başlattı. Batı tarzında okullar yaptırdı. 1775’te tesis edilen Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun ile deniz subaylarının yetiştirilmesi üzerinde durdu. 1784’de İstihkâm Okulu açtırdı. Ağabeyi III. Mustafa’nın açtığı Sürat Topçuları Ocağı’nı genişletti. Lağımcı  ve Humbaracı Ocaklarını düzeltti.

Padişahlığı dönemince, Ruslara karşı yenilgilerin ve Kırım’ı kaybetmenin ezikliğini yaşadı. Bunun meydana getirdiği derin üzüntü ve sıkıntı, ağabeyi Sultan III. Mustafa’nın kaderini paylaşmasına; onun gibi kederinden ölmesine sebep oldu. Saltanatı zamanındaki olumsuz gelişmeler yüzünden düşündüklerini ve hedeflerini tam olarak gerçekleştiremese de, 18. yüzyılın kudretli, kişilikli, yenilikçi ve gayretli padişahlardan birisi olarak anılmayı hak etti. Kendisinden sonra padişah olan III. Selim ve II. Mahmud bu yenilikleri devam ettirdiler.

9 Temmuz 1780 Samatya Yangını’nda binden fazla ev ve dükkânın; aynı yıl, İstanbul’daki en büyük yangınlardan biri olan ve 50 saat süren 1780’deki Cibali Yangını’nda 20 bin binanın; 24 Temmuz 1782 Balat Yangını’nda 7 bine yakın binanın kül olması, onu derinden üzdü. Yangınlarda, itfaiye çalışmalarına katılmasından dolayı halkın sevgi ve takdirini kazandı.

En büyük eseri, kendi adına yaptırdığı Sultan I. Abdülhamid (Hamidiye) Külliyesi’dir. Diğer mimarî eserleri ise şunlardır: Annesi adına İstanbul Beylerbeyi Camii ve okulu; eşi Hümaşah Sultan ve oğlu Mehmed adına Boğaziçi’nde Emirgân Camii ve çeşmesi; Bahçekapı’da imaret, sebil, kütüphane ve türbe; Unkapanı’nda Şebsafa Camii ve Karavezir Medresesi; Hasköy’de Silahdar Yahya Efendi Çeşmesi;  Gülşehir Kurşunlu Camii; Yozgat Ulu Camii.

 

Kaynakça: Vâsıf, Târih, İstanbul, 1219, C.II, s.170, 182-185; A. Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, İstanbul, 1983, s.364-371, C.II, s.959-970, 1055-1061; Feyzi Kurtoğlu, 1768-1774 Türk-Rus Harbinde Akdeniz Harekâtı ve Cezayirli Gazi Hasan Paşa, İstanbul, 1942, s.53; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.4/1, Ankara, 1988, s.422-425, 487-497, 532-534, 538-543; İ. Hami Danişmend, Kronoloji, İstanbul, 1961, C.IV, s.15, 59, 60, 62-63, 68; Mustafa Cezar, Osmanlı Tarihinde Levendler, İstanbul, 1965, s.279, 310; Fikret Sarıcaoğlu, Kendi Kaleminden Bir Padişahın Portresi: Sultan I. Abdülhamid (1774-1789), İstanbul, 2001, s.302; M. Cavid Baysun, “Abdülhamid I”, İA, C.I, s.73-76; Münir Aktepe, “Abdülhamid I”, DİA, C.I, s.213-216.

Sayfayı Paylaş