İmâm-ı Rabbânî (k.s.)’ye Göre Haramları Terk ve Kul Hakkı

+233 Dergi-8

 

Haramları Terk

İmâm-ı Rabbânî (k.s.), Molla Muzaffer isimli bir hocaya yazdığı “fâizin haramlığı” hakkındaki mektubunda şöyle demektedir:

“O gün, fazla ile birlikte olan borçtaki faizin yalnızca fazlalıkta olduğunu; on iki dirhem karşılığında verilen on dirhem borçtaki haramlığın yalnızca fazlalık olan iki dirhemde olduğunu söylediniz. Bazı fıkıh kitaplarına müracaatım sonucunda ortaya çıktı ki; şeriata göre içinde karşılıksız fazlalık olan her akit, fâiz akdidir ve bu akit zarurî olarak haram olur. Haramı elde etmeye götüren her şey haramdır. Böylece o on dirhem de haram olmaktadır. Câmi’u’r-Rumûz kitabı[1] ve İbrahim Şâhî’nin kitabının[2] rivayetlerini göndermekten maksat da bu mânânın açıklanması idi. Geriye, ihtiyaç duyma durumunda bu fazlalığın alınmasının izahı kaldı.

Dostum! İhtiyacı olan ve olmayan herkes için faizin haramlığı genel ve kesin nass ile (Kur’an ve hadis ile) sâbittir. İhtiyaç sahibi olanı bu hükümden istisna etmek, bu kesin hükmü neshetmek demektir. Kunye’nin[3] rivayeti ise bu kesin hükmü neshedecek mertebede değildir. Lahor ulemasının en bilgilisi olan Mevlana Cemal Lahorî bu kitapla ilgili şunları söylemiştir: ‘Muteber kitapların rivayetine muhalif olması sebebiyle Kunye’nin rivayetlerinin çoğuna itimat edilmez.’ Kunye’nin rivayetinin sahih olduğu kabul edilse bile Allahu Teâlâ’nın ‘Her kim aşırı açlık durumunda çaresiz kalırsa …’[4] âyetinin, faizle ilgili kesin hükmü sınırlandırabilmesi için buradaki ihtiyacın zaruret ve açlık boyutunda olması gerekir. Açlıktan tâkatin kesildiği durumda tâkat kazanma amacıyla yemek durumu da bunun gibidir.”[5]

İmâm-ı Rabbânî (k.s.), “yiyecek ve içeceklerdeki haramlar” konusunda şöyle der: “Cenâb-ı Hak yiyeceklerin, içeceklerin ve giyeceklerin çoğunu mubah (helal), pek azını haram kılmıştır. Haram kıldıkları da kullarının menfaati içindir. Şayet acı ve çok zararlı bir içeceği haram kılmışsa onun yerine birçok leziz, tatlı ve çok yararlı içecekleri helal kılmıştır. Nitekim karanfil ve tarçın nektarlarının hem içimleri kolaydır, hem de râyihaları güzeldir. Bunun yanı sıra, yazılamayacak kadar çok yararları ve büyük faydaları vardır. Bunları bırakıp da tadı acı, kokusu pis, aklı körelten zararlı şeyleri kullanmanın ne faydası vardır? Bu ikisi arasındaki fark ne büyüktür! Bununla beraber aralarından başka bir fark daha vardır ki, o da helallik ve haramlık açısındandır. Bu başka bir durumdur, Allahu Teâlâ’nın râzı olması ve razı olmaması belirleyici unsurdur.”[6]

“Size nasihatim yediğiniz lokmaya dikkat etmenizdir. İnsan, haram mıdır, helal midir araştırmadan, nereden geldiğini bilmeden her bulduğunu yememeli. Zira insan, dilediğini yapmak üzere başıboş bırakılmamıştır. İnsanın bir Mevlâ’sı vardır. O insanoğlunu bir takım emir ve yasaklarla sorumlu tutmuş, her biri âlemlere rahmet olan peygamberleri aracılığıyla razı olduğu ve razı olmadığı şeyleri bildirmiştir. Mevlâ’sının rızasına aykırı isteklerde bulunan, O’nun mülkünde ondan izinsiz dilediği gibi hareket eden kişi saadetten mahrumdur. Biraz utanmak gerekir.”[7]

İmâm-ı Rabbânî “eşyâ ve giysilerdeki haramlar” konusunda şöyle der: “Altın, gümüş kap kacak kullanmak, (erkekler için) ipek ve benzeri şeyleri giymek gibi şeriatın haram kıldığı hususlardan kesinlikle kaçınmak gerekir. O şeriatın kaynağına salât ve selâm olsun. Altın ve gümüş kapların süs ve ziyneti eşyası olarak saklanmasında bir sakınca yoktur, hatta kısmen buna müsaade de vardır. Ancak bu kapların herhangi bir şekilde kullanılması haramdır. Su içmek, yemek yemek, koku koymak, sürmedanlık ve benzeri şekillerde kullanmak bu haram kapsamına girer.

Velhasıl, Hak Sübhânehû helâl dâiresinin alanını gerçekten çok geniş tutmuştur. Bu sınır öylesine geniştir ki, helallerdeki fâide ve lezzetler haram olan işlerdekine göre çok daha fazladır. Bununla birlikte helallerin kullanılmasında Hak Sübhânehû’nun rızası varken haramların kullanılmasında Allahu Teâlâ’nın gazabı vardır. Sağlıklı bir akla sahip olan kişi, Mevlâ’sı haram olan lezzetin yerine helal olan lezzete izin vermişken, içinde Mevlâ’sının rızası bulunmayan fâni lezzeti tercih etmez.”[8]

Kul Hakkı

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) “kul hakkından sakınmanın önemi” konusunda şöyle der: “Haramlardan kaçınmak iki kısımdır: Birincisi, Allah Sübhânehû ve Teâlâ’nın haklarıyla ilgilidir. İkincisi ise kulların haklarıyla ilgilidir. İkinci kısmı (kul hakkını) gözetmek birinci kısmı gözetmekten daha önemlidir. Çünkü Hak Sübhânehû mutlak zengindir ve merhamet edenlerin en merhametlisidir. Kullar ise fakir, muhtaç, cimri ve gerçekten bayağıdır. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: ‘Üzerinde kardeşinin namus ve benzeri haklarından bir hakkı olan bu gün, dînar ve dirhemin bulunmadığı yere gelmeden önce helallik alsın. Eğer yararlı bir ameli varsa zulmü oranında kendisinden alınır, zulme uğrayana verilir. Eğer hiçbir iyiliği yoksa zulmettiği kişinin kötülüklerinden alınır kendisine yüklenir.’[9]

Rasûlullah (s.a.v) yine şöyle buyurmuştur: ‘Biliyor musunuz müflis kimdir?’ Orada bulunanlar cevap verdiler: ‘Biz müflis diye ne parası (kârı) ne de eşyası (sermayesi) olmayan kişiye deriz.’ Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: ‘Ümmetimden iflas eden o kişidir ki kıyamet günü namazıyla, orucuyla ve zekâtıyla gelir. Ancak dünyada iken falana sövmüş, filana iftira atmış, onun parasını yemiş, bunun kanını akıtmış, falanı dövmüştür. O kişinin sevapları hak sahiplerine dağıtılır. Üzerindeki haklar bitmeden sevapları tükenirse onların hatâlarından alınır kendisine yüklenir. Sonra da cehenneme atılır.’[10] Rasûlullah (s.a.v.)’ın söylediği elbette ki doğrudur.”[11]

“Kul hakkına yönelik bir zulüm taşımayan ve Allah’ın hakkına yönelik olarak işlenmiş olan; zina etmek, içki içmek, şarkı dinlemek, nâmahreme bakmak, abdestsiz Mushaf’ı tutmak ve bid’ate inanmak gibi günahların tevbesi, pişmanlık duymak, istiğfar etmek ve Allahu Teâlâ’ya özür takdim etmek sûreti ile olur. Bir farzın terk edilmesi şeklinde işlenmiş olan günahın tevbesi ise, o farzın edâsından sonra mümkün olur. Kul haklarına karşı işlenmiş günahların tevbesine gelince; öncelikle haksızlığın ortadan kaldırılması, haksız olarak alınmış mallarının iâdesi ve hak sahiplerinden helâllik alınması ile mümkündür. Onlara iyi davranmak ve dua etmek gerekir. Şayet hak sahibi kimse ölmüş ise, onun adına Allahu Teâlâ’dan mağfiret talep etmek ve iyilik yapmak, tevbeye konu olan malları çocuklarına ve vârislerine (mirasçılarına) geri vermek lazımdır. Şayet vârisleri bilinmiyorsa, haksız olarak alınan malın veya yapılan haksızlığın miktarı kadar, hak sahibi veya haksız yere eziyet görmüş kimse adına fakirlere sadaka verilir.”[12]

[1] Şemseddin Muhammed Kuhistânî’nin Câmiu’r-rumûz şerhu muhtasari’l-Vikâye isimli fıkıh kitabı.

[2] Şihâbeddin Ahmed b. Muhammed Nizâm Cîlânî’nin Fetâvâ-yı İbrâhîm Şâhî isimli Arapça fıkıh kitabı.

[3] 595 Ebu’r-recâ Necmüddin Muhtâr Zâhidî’nin Kunyetü’l-Münye isimli fıkıh kitabı. Kınye diye okuyanlar da vardır.

[4] 5/Mâide, 3.

[5] Sirhindî, age, I, 208 (no. 102)

[6]  Sirhindî, age, I, 305 (191)

[7] Sirhindî, Mektûbât, II, 201 (no. 69)

[8] Sirhindî, Mektûbât, I, 273 (no. 163).

[9] Buhârî, Zulm, 10.

[10] Müslim, Birr, 15.

[11] Sirhindî, Mektûbât, I, 169 (no. 76).

[12] Sirhindî, age, II, 177-178 (no. 66).

Sayfayı Paylaş