AŞK SÂKÎSİ

+233 Dergi-25

Klâsik Türk edebiyatında şairler bir anlatım geleneği olarak “sâkînâme”ler yazmışlardır. Sâkî, Arapçada “su veren su dağıtan” demektir. Edebî terim olarak sâkînâme sâkîyi, şarabı, şarabın içildiği meclisi, bu meclisin adabını, eğlencesini ve eğlencenin türlü yönlerini anlatan şiir demektir. “Sahbânâme” ve “işretnâme” isimleriyle de anılırlar.

Gariptir ki, Türk edebiyatında içkiyle arası iyi olan da olmayan da sâkînâme yazmıştır. Nice şeyhülislamlar, kadılar, müftüler, imamlar hatta şeyhler bile bu tarz şiir yazmaktan geri durmamışlardır. Oysa Hakk’ın rızâ göstermemesi bir tarafa, halkın da rızâ göstermeyeceği, idârî yapının tamamen dinî temele dayalı olduğu bir dönemde bu şiirler yazılmıştır. Daha açık ifadeyle içkinin devlet eliyle de haram sayıldığı bir dönemde bu konuda en çok hassas olması gerekenlerin bile içkiyi, içki meclisini, meyhâneciyi öven sâkînâmeler yazdıkları görülmüştür. Halk da bu şiirlere tepki göstermemiştir.

Elbette şairlerin sâkînâme yazmasının, halkın da buna tepki göstermemesinin bir sebebi vardır. Herkes bilir ki, bu dünya geçicidir. Asıl değil sûrettir. Gerçek hayat kıyâmetten sonra başlayacaktır. Bu dünyada gördüklerimiz aynadaki sûret gibi görüntüden ibarettir. Bununla beraber biz gerçek âlemin dilini bilmediğimiz gibi geldiğimiz “elest bezmi”nin dilini de bilmeyiz. Her ne kadar gideceğimiz yer orası ise de biz oranın dilini değil dünya dilini biliriz. Bu sebeple âhirete dair konuları ve bizi oraya götürecek olan Allah aşkını işlerken şairler remizlerle sembolik bir ifade tarzını kullanma mecbûriyeti hissetmişlerdir.

Bu sembolik dil yıllarca kullanılarak şairler arasında ortak bir dil oluşmuştur. Halkın da bildiği bu dili Hulûsi Efendi de yoğun biçimde kullanmıştır. O şiirlerinde “Bir gönülde iki sevdâ olmaz.” anlayışından hareketle mecaz diliyle hakîkî sevgiliyi anlatmaya çalışmıştır. Ona göre dünya âhiretin köprüsü olduğu gibi, mecaz dili de hakîkati anlatan dildir.

Hulûsi Efendi (k.s.)’nin mecaz dilini yoğun bir şekilde kullandığı şiirlerinin başında sâkînâmeleri gelir. Onun dîvânında çok sayıda sâkînâme türünde yazılmış şiirler vardır. Onun şiirlerinde sâkî ile kastedilen şeyhtir, mey (şarap) ile kastedilen ilâhî aşktır, meclis ile kastedilen tekkedir, meyhâne yolcusu ve müşterisi ile kastedilen sâliktir, derviştir.

Hulûsi Efendi(k.s.)’nin sâkînâme üslubunu anlamak için 242. gazeline göz atmak yeterlidir. Gazelin ilk beytinde der ki “Ey tâlip! Maksadın sevgilinin cemâlini görmekse, meyhâneyi mesken tut; olgunluk istersen şaraptan neşe al, bu sana yeter.”

Sâkin ol meyhânede görmekse maksûd(un) cemâl

Neş’e al meyden yeter ey tâlib istersen kemâl

İkinci beytinde “Meyhâne sâkîsine varıp şerefini ve namusunu ver, canını ve sahip olduğun her şeyi ver; bunlara karşılık tek bir bâde al yeter.” diyerek sâkîden şarap (aşk şarabı) alıp içmek ve varlığı terk etmek gerektiğine vurgu yapar:

Irz u ârın cân u varın ver (de) verirlerse varıp

Sâki-i meyhâneden hepsine tek bir bâde al

Üçüncü beytinde ise sâlike, şarap (aşk) şeyhine, yani sâkîye dost olup imanını bir kadehe satmasını tavsiye eder:

Dost olup pîr-i meye îmânını bir câma sat

Dînini ikrârını îmânının ardınca sal

Ona göre hiçbir hayat meyhânedeki bir kadehin karşılığı olamaz. Ta ki, Çin hükümdarı veya İskender olsa bile:

Bir kadem yer değmez her nakd-i hayat meyhâneden

Olsa kadriyle dahi fağfûr u İskender-misâl

Beşinci beytinde Hulûsi Efendi işi daha da ileri götürerek “Meyhânede şarap için hırkasını rehin bırakmayan kimse, ebediyen cehennemden kurtulamaz, azap çeker, hesap verir.” diye seslenir:

Hırkasın meyhânede rehn-i şarâb kim etmedi.

Ol ebed kurtulmadı çekdi azâb verdi suâl

Meyhânede şarap için hırkasını rehin bırakmak, tâlibin bütün varlığından sıyrılması ve şaraba, yani aşka teslim olması demektir. Bilindiği gibi tasavvufta hırka, bir tarîkata girmek isteyen dervişe geçmişini geride bırakması, tarîkat esaslarına tâbi olması için sembolik olarak giydirilen bir tip yelektir. Hırka giyme esnâsında aday, geçmişi geride bırakmak kastıyla eski kıyâfetlerini de çıkartır. Bu eylem tarîkatların müntesiplerini Hakk’a ulaştırma yolunda sembolik bir uygulamasıdır. Ancak Hulûsi Efendi, sâlikin elindeki tek sermâyesi olan hırkasını da rehin bırakmasını tavsiye ediyor. Sâkînâmenin diğer beyitleri şöyledir:

Zâhidi gör bâde içmez mübtelâsın men‘ eder

Ârifi gör çağırır gelin helâl için helâl

 

Olmadı bir kimse hîç esrâr-ı aşkın mahremi

Tâ varıp pây-ı humâ mest düşmeyince bî-mecâl

 

Mahrem-i aşk olmak istersen girip meyhâneye

Sâde mest ol bâdeyi hürmetle tutup başa al

 

Çün Hulûsî söylemiş yazmış kalem bu nükteyi

Kim şarâb-âlûde-dil rindâne-meşreb mest-hâl

 

Özetle ifade edecek olursak ömrü boyunca ağzına bir damla şarap koymamış olan, meyhânenin bulunduğu sokağa girmemek için yolunu değiştiren Hulûsi Efendi ve diğer mutasavvıf şairlerin sâkînâme ve benzeri şiirlerinde meclisi övmeleri, şarap içmeye teşvik etmeleri, sâkîye bağlanmayı tavsiye etmeleri insanları aşkla Hakk’a yöneltmenin şüphesiz edebî yoludur.

Hulûsi Efendi Dîvânı’nda yer alan 34, 45, 46, 69, 89, 242, 292, 328, 353, 392, 409, 410 numaralı şiirler sâkînâme türündedir. Kıt‘a ve rubâîler arasında da sâkî konulu şiirler vardır. 89. gazeli de güzel bir sâkînâme örneğidir:

Sâkiyâ mest-i gamım bâde-i gülfâmı getir

Hicr-âlûde-demim ol câm-ı fercâmı getir

 

Öpdürüp sâgarın ağzın sürâhîden mey sun

Terk-i yâd-ı gam edip zevk ile eyyâmı getir

 

Sana tâ‘at yeter ey sâlik-i meyhâne ki bu

Bâdenin zikrin edip subh ile akşamı getir

 

Unudup halkı bulup Hakk’ı halâs et cânı

Mübtedâdan haber al âhir-i encâmı getir

 

Bahr-ı vahdetde fenâ eyle vücûdun fülkün

 “Li-meni’l-mülk şuhûdundaki eyyâmı getir

 

Sayfayı Paylaş