Manevî Doktor Olarak Veliler

232 Dergi-33

Tasavvuf literatüründe manevî rehberler olarak bilinen mürşid-i kamiller hakkında, manevî hastalıkları teşhis ve tedavide uzman kişiler oldukları için “gönül tabibi” ya da “manevî doktor” gibi benzetmeler sıklıkla yapılmıştır. Ve bütün büyük sufiler gönül yaralarını onarmak isteyenlerin bu konuda ehliyet sahibi olan kalp tabiplerine müracaat etmelerini tavsiye etmişlerdir.

Yine onlara göre beden hastalandığında hekimlere gitmek nasıl bir ihtiyaç ise dünya ehli ile fazla ülfet etmekten veya çeşitli günahlardan kaynaklanan birçok gönül hastalıklarının tedavisi için de bu işin ehli olan zatları bulmak bir ihtiyaçtır. Nitekim İbrahim Desukî Hazretleri bu ihtiyacı şöyle ifade etmiştir: “Yemin ederim ki insanlar tam bir gayretle ilahi emirlere sarılsalar, şeyhe filan ihtiyaçları kalmaz. Fakat bu yola bir yığın hastalıkla beraber girdiklerinden manevî doktorlara muhtaç oluyorlar.”[1]

Son devir mutasavvıflarından Esad Erbilî; “Safayı sineme zulmet veren günahımın pasıdır/ Aman ey kânî ihsan zulmetî kalbim cîla ister” derken gaflet karanlıklarında pörsüyen, yıpranan ve kirlenen gönüllerimizin temizlenip cilalanmaya ve bir kalp tabibinin elinde onarılmaya ihtiyacı olduğunu ifade etmiştir. Kuşkusuz ki maddî ve manevî hastalıkların hakiki anlamda tabibi “Eş-Şafi” ism-i şerifi ile Cenab-ı Hak’tır. Her türlü hastalığı veren de tedavi eden de hakikatte O’dur. Bundan dolayıdır ki Darendeli Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi bir şiirinde şöyle demiştir:

Ey tâbib-i hazık Hak Hûlisi hastaya

Bir şifâ bahşeyle ki derd senin devâ senin.

Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’inde kalplerdeki hastalıkların şifasının Kur’an’da olduğunu şu ayet-i kerimelerde ifade buyurmuştur: “Ey insanlar, Rabb’inizden size bir öğüt, kalplerdeki hastalıklara bir şifa ve inananlara bir rehber ve rahmet gelmiştir.”[2] “Biz Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o mü’minler için bir şifa, bir rahmettir. Zalimlerin ise sadece ziyanını arttırır.”[3]

Âlimler ve veliler Kur’an eczanesindeki bu şifalı ilaçları alarak, manevî hastalara reçete olarak sunmuşlardır. Mesela cimrilik zaafı olan kimseleri cömertliğe alıştırmış, şefkat noktasında eksiği olan kimselere merhamet aşılamışlardır. Kalbin terakkisi için zikir, evrat ve ibadetleri tavsiye etmiş, helal lokma konusunda insanları uyarmışlardır. Nakşbendî büyükleri özellikle saliklerine sohbeti tavsiye etmişlerdir. Verilen evrat ve ezkarın miktarı, nefis terbiyesinin usulleri ve buna benzer konular da ihtisas sahibi bir mürşid-i kâmilin tavsiyesi ile belirlenmelidir. Doktor olmayan ilaç yazamayacağı gibi manevî yolda da ehliyetin önemi büyüktür.

Bu konuda sahabe efendilerimizden Salman-ı Farisî Hazretleri’nin Ebu’d-Derda Hazretleri’ne yazdığı mektuptaki şu ifadeler son derece dikkat çekicidir: “Kardeşim! İşittiğime göre insanların önünde tabibim diye hastalıkları tedavi ediyormuşsun. Dikkat et! Eğer gerçekten tabipsen konuş; sözün şifa olur. Eğer tabip değilsen Allah’tan kork! (Yanlış uygulama ve tavsiyelerinle) bir Müslümanı öldürme.”[4]

Sahabe efendilerimizin birbirlerini böyle hayırlı bir konuda uyarmalarını bizler ancak emr-i bi’l-maruf çerçevesinde değerlendirilebiliriz. Onlar din kardeşlerini böyle hassas konularda bile uyarmaktan çekinmeyerek böylece daha sonraki nesillere bu yönde güzel bir örnek teşkil etmişlerdir. Belki de onlar günümüz ifadesi ile sahte doktorun candan, sahte hocanın ise imandan ettiği gerçeğini çok iyi bildiklerinden dolayı böyle bir hassasiyet göstermişlerdir.

Hastalıkların tedavisinde ilacın önemi kadar doktorun bilgi, görgü ve tecrübesinin de bir önemi vardır. İlaç her ne kadar iyi ve şifalı olursa olsun, uygun hastaya verilmediğinde nasıl bir zehre dönüşüyorsa, nâ-ehil olan kimselerin yaptığı manevîyat alanındaki yanlış tedaviler de bir hüsran ile neticelenir.

Ehlinin elinde tasavvuf ilmi gönül hastalıklarına şifa olan bir ilaca benzerken, nâ-ehil kimselerin elinde bu ilim adeta bir zehre dönüşmektedir. Her güzel şeyin olduğu gibi tasavvufun da taklitleri vardır. Sahte doktorun yazdığı uygun olmayan ilacın bedenleri zarara uğrattığı gibi, kalp tabibi olduklarını iddia eden bir takım kimselerin sahip oldukları ve aşıladıkları yanlış tasavvuf anlayışları da gönülleri tarumar eder. Harap olmuş bir gönül ise büyük günahlardan şirke kadar birçok marazlara yol açabilir.

Bu durumda sahte doktorlar yüzünden gerçek doktorlara kabahat bulmak ne kadar yanlış ise taklidi tasavvufî hareketlerin vebalini de gerçek tasavvufa yüklemek de bir o kadar yanlıştır. Sahte peygamberler yüzünden gerçek peygamberleri nasıl inkâr edemiyorsak, taklitleri yüzünden asırlardır iman davasının hizmetkârı olan gerçek mürşid-i kâmilleri de inkâr edemeyiz.

Gerçek sufiler, hurafe ve bid’atlerden insanları şiddetle sakındırmış onları Kur’an ve sünnete yönlendirmişlerdir. Bu alanın mukallitleri ise kimileri iyi niyetli olsalar da manevîyat alanında gönül hastalıklarını tedavi edemedikleri gibi, gönül dünyasında birçok yeni yaralar açılmasına neden olmuşlardır. Bu konuda son olarak sahte Peygamber Müseyleme’yi hatırlamakta fayda vardır: “Rivayete göre Müseyleme şaşı bir adamın şaşılığını iyileştirmek için yanına çağırdı ve adamın sağlam olan gözünü de şaşı yaptı. Bir kuyunun suyu daha tatlı olsun diye kuyuya tükürdüğünde ise kuyunun suyu tuzlu ve acı hale geldi. Bir yetimin başını okşadı yetimin başı kel oldu.”[5]

Dervişler manevî hastalıklarından kurtulmak için mürşidlerinin gösterdikleri perhiz ve tedaviye devam ederler. Dervişler şeyhlerinin tavsiyeleri söz konusu olduğunda, toplumda basit gibi görülen bir takım işleri yapmaktan bile çekinmemişlerdir. Manevî hastalıkların tedavisinde Aziz Mahmud Hüdâyî örneğinde olduğu gibi mürşid, saliklerden sokaklarda ciğer satmak ve helaları temizlemek gibi nefislerine ağır gelecek bazı şeyler yapmalarını da isteyebilir. Bazı durumlarda ise mürşidin böyle bir talebi olmadan da dervişler nefsini ıslah etmek için bu tür işler yapabilirler.

Dervişler tasavvuf yoluna girerken, nefislerini pohpohlamak için değil ıslah etmek için girerler. Tasavvuf nefse hoş gelecek şekilde ağırlanmak ve iltifat görmek isteyenlere göre bir yol değildir. Elbette ki mürşid-i kâmiller yeri geldiği zaman nefsin kusurlarını gösterecek ve gerekirse de uyaracaktır. Böyleyken mürşidinin ufak bir sert bakışından etkilenerek manevî dengesini kaybedenler, yoldaki iştiyakını yitirenler ve tabir-i caizse tedaviyi yarım bırakanların da olduğu bir vakıadır.

Büyüklerin ifade buyurduğuna göre bu yola giren kimsenin mürşidinden iltifat beklememesi, yola teslim olması esastır. Çünkü mürşid-i kâmilin vazifesi saliklerine gönül okşayıcı sözler söylemek değildir. Yeri geldiği zaman tatlı yeri geldiği zaman da acı söyleyerek onları terbiye edebilir. Sürekli iltifat ederek insanları şımartmayı veya nefislerini kabartmayı uygun görmeyebilir.

Netice de ehliyet ve liyakat sahibi bir mürşid kime ne kadar hangi tür tedaviyi uygulayacağını bilir. Mürşidinden ilgi göremeyen veya onun uyarısıyla karşılaşan bir salikin de nefsini büyük görmemesi ve “Benim bu kötü halimle hak ettiğim muamele budur.” diyebilmesi icap eder. Zira bütün bu olanlar sürecin içerisindeki yüzlerce imtihandan biridir.

Seyr-i süluk insanın nefsi ile yüzleşme sürecidir. Salik bu süreç içerisinde bazen de diğer bir ihvanı ile imtihan olur. Tam girdiği yolun lezzetlerini yaşadığı bir esnada bir ihvandan beklemediği bir davranışla karşılaşan salik, teknik ifade ile “fena fi’l-ihvan” olamamış ise bu süreci pek güç atlatır. Dervişler kendi kardeşleri ile olan münasebetlerinde yeri geldiği zaman Yunus Emre’nin “Dövene elsiz, sövene dilsiz gerek.“ düsturunu hayata geçirebilmelidir.

Belki bu görüş modern söylemlere tezat teşkil etse de kuşkusuz ki tasavvufun da kendi içerisinde bir mantığı vardır. Yunus Emre Hazretleri’nin bu sözünü salikin bazı zamanlarda ihvana sabretmesi gerektiği şeklinde yorumlayabiliriz. Zira bazı hallerde insanların yaptığı işlere sabır etmek icap eder. Bazen kötülüğe karşı iyilik yaparak da insanlara ders verilebilir. Kötülükleri iyilik yaparak da düzeltmek mümkündür. Nitekim Cenab-ı Allah Fussilet Suresi’nin 34. ayetinde şöyle buyurmuştur: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!”

Bu tür durumlarda salikten beklenen davranış ilk önce kendi nefsini ıslaha çalışmasıdır. Şayet derviş zihnini kendi dışındaki insanların hatalarına yöneltirse, kendi hatalarını göremeyecektir. Kendi nefsi ile meşgul olması gereken salikin, ihvanına karşı da hüsn-ü zanda bulunması ve onlara karşı kendi nefsini temize çıkarmaması icap eder. Aksi takdirde nazarlar hep dışa dönük olduğunda, iç âlemin hakkıyla temizlenmesi mümkün olmayacaktır.

Salik, kendi nefsini ıslah etmedikçe başkalarına müdahale etmeye de cüret etmemelidir. “Ben de doktor oldum, ben de tedavi edeceğim.” dememelidir. Tabibinin uygun gördüğü tedaviyi sabırla uygulamaya ceht etmelidir. İnşallah bu niyette olan bir salik nefsani hastalıklarından halas olacaktır.

 

 

[1] Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 370.

[2] 10/Yunus, 57.

[3] 17/İsra, 82

[4] Selvi, Dilaver, Kur’an ve Tasavvuf, İstanbul, 1997, s. 56 Bkz; Ebu Nuaym, Hilye, I, 205

[5] Türkmenoğlu, Hasan, Gayb Erenleri, İstanbul, 2003, s.102

Sayfayı Paylaş