KÂMİL İNSAN OLMA BAKIMINDAN KADINLA ERKEK ARASINDA BİR FARK YOKTUR

232 Dergi-10

İslâm, kadın ve erkek cinsine bütünlük çerçevesinde bir insan olarak bakmıştır.  İslâm’a göre her iki cins de iman, ibâdet ve ahlâk alanında kendi özgür iradeleriyle ulvîliğe yükselebilecekleri gibi süflîliğe de düşebilirler.  Her iki cins de insân-ı kâmil olma bağlamında fırsat eşitliğine sahiptirler. Çünkü İslâm’ın doğuşuyla birlikte kadın şahıs planında erkek gibi cemiyetin bir organı olarak kabul görmüştür. İslâm, kadın ve erkeğe bütün olarak yaklaşmış ve insanın hükmî ve hukukî şahsiyetinin mükerrem olduğunu tebrîk ve tebcîl ederek bunu belirli bir esasa bağlamış, netice de iki cinsin de Allah’ın teklifleri karşısında eşit ve sorumlu olduğunu bildirmiştir.   Rivâyetlere göre bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)’in eşi ve biz mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r.anhâ), “Ey Allah’ın Rasûlü! Ne oluyor ki Yüce Rabb’imiz Kur’an-ı Kerim’de erkekleri iyilikle anıp kadınları zikretmiyor.” demişti. Bunun üzerine şu uzun âyet nâzil olmuştu:[1]

“Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar; mü’min erkekler, mü’min kadınlar; ibâdet ve itâat eden erkekler ve ibâdet ve itâat eden kadınlar; özü sözü doğru erkekler ve özü sözü doğru kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; gönlünü ibâdete vermiş erkekler ve gönlünü ibâdete vermiş kadınlar; yardım yapan erkekler ve yardım yapan kadınlar; oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar; iffetlerini koruyan erkekler ve iffetlerini koruyan kadınlar; Allah’ı çokça anan erkekler ve Allah’ı çokça anan kadınlar; işte bunlar için Allah hem bağışlama lütfu hem de büyük bir ödül hazırlamıştır.”[2]

Görüldüğü gibi bu âyete göre,  başta iman ve İslâm olmak üzere ibâdet, itâat ve ahlâkî ilkelere uyma bakımından kadın ve erkek arasında hiçbir ayrım yoktur. Her ne kadar bu âyette iman ve İslâm’dan sonra ibâdetlerin ve ahlâkî esasların bir kısmı zikrediliyorsa da  “cüz’den kül” anlaşılır prensibinden hareketle diğer ilkeler de bunların içinde mündemiçtir.  Makâlemizde iman, ibâdet ve ahlâk konularını birlikte değerlendireceğiz:

Dinin Temeli: İmandır.

İslâm akâidinde; dilde iman tasdîkten, İslâm ise teslimiyetten ibarettir. Tasdîkin özel bir mahalli vardır,  o da kalptir. Teslîmiyet belli bir mahal ile sınırlı değildir; kalbi, dili ve vücut azalarının tümünü kapsar. İslâm,  lafzî anlam bakımından imandan daha geniştir.  Bu âyette Yüce Allah önce Müslüman kavramını, sonra da iman kavramını zikretmiştir. Her ne kadar sözlükte iman ve İslâm lafzı farklı mânâlara geliyorsa da terim olarak iman ve İslâm birbirinden ayrı değildir.  İman, kalbe ait bir mesele, İslâm da organlarla uygulamaya ait bir meseledir.  Ehl-i sünnet âlimlerine göre Müslüman olmayan bir mü’minin yahut mü’min olmayan bir Müslümanın olması imkânsızdır.  İmamla İslâm et ve tırnak gibi ya da sırt ve karın gibidir.   Nasıl ki, sırt ve karın, et ve tırnak birbirlerinden ayrılmazlarsa iman ve İslâm da birbirlerinden ayrılmazlar. Zaten “din” sözcüğü bütün ilâhî yasalarla birlikte hem imanı ve hem de İslâm’ı içine alır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet edilen “Cibril Hadîsi”nde, “İslâm, iman ve ihsan”ın din olarak isimlendirilmesi bunun en açık delilidir. İhtilâf mânâda değil, lafızdadır. İlâhî hukukun anladığı mânâda “iman etmiş” olan, zımnen ilâhî emirlere teslim olmuştur. Bu tarzda, iman ile İslâm özdeşleştirilir. Her mü’minim diyen Müslümandır, her Müslümanım diyen de mü’mindir. Zaten Kur’an’da geçen birçok âyette de iman ve İslâm arasında ayrım yapılamayacağı beyan edilmiştir.[3]

Dinin Katları: İbadetlerdir.

İslâm dininin temellerini iman, katlarını ise ibâdetler oluşturur. Müslümanlıkta,  İslâm dinine mensubiyetin en önemli alametleri arasında, ibâdet hayatı gelir. Sözlükte itâat, mütevâzı olma, kulluk, emre uyma, boyun eğme gibi anlamlara gelen ibâdet, bir Müslümanın vakit ve mekânla kayıtlı Allah’ın râzı olduğu fiilleri yerine getirmesi demektir. Buna ibâdet-i mersûme denir. Abdest, namaz, sadaka, kurban, oruç, hac, umre, zekât, itikâf gibi… Allah’ın fiillerinden râzı olmanın adı da ubudiyettir.

Belli vakit ve mekânlarla kayıtlı olan bu ibâdetlerden başka, bir de Allah’ı râzı etmek adına yapılan her türlü meşrû faaliyetler vardır. Geniş anlamda bunlara da ibâdet denir. Bu bağlamda ibâdet, O’nun hoşnutluğunu kazanmak adına emrettiklerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmaktır. Bu ibâdetlere sınır çizmek zordur. Bunun en bilinir misâli, birbiriyle karşılaşan iki Müslümanın birbirlerine tebessüm etmesi, selâm vermesi, açları doyurması, yolda insanlara zarar verecek bir engeli kaldırması, dargın olan iki insanı barıştırması vb. gibi sosyal davranış türleridir. Nitekim bir âyette geniş anlamdaki ibâdet şöyle belirtilir: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibâdetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”[4]

Öte yandan İslâm’da ibâdetler sadece belli biçim, şekil ve sembollerle sınırlı tutulmamıştır. Bununla birlikte, bizden bütün bir dünya hayatının ibâdet haline dönüştürülmesi istenmiştir. Sorumlu bir Müslüman açısından yaptığı davranışlar ya farzdır, ya sünnettir, ya haramdır, ya vâciptir, ya mekruhtur, ya mubahtır, ya da müfsittir. Dar ve geniş anlamda ibâdet hayatı bir Müslüman’ın 24 saatini kuşatır. Bu açıdan meseleye bakacak olursak, bir insan; ya Allah’a itâat ya da isyan halindedir.

İbadetlerde şekil boyutu kadar, mânâ boyutu da önemlidir.  Bunlardan birisi eksikse, ibâdetlerden pozitif yönde beklenen ahlâkî ve ruhsal değişim gerçekleşemez. İbadet hayatının ruh ve mânâsını; iyi niyet, huşû, ihsan,  ihlâs, takvâ ve her şeklin sembolik anlamını kavramak oluşturur. Bundan dolayı bir Müslümanın ibâdetle âdeti birbirinden ayırması gerekir. Bu da ancak sahih niyetle olur. İbadetlerin ruhunu teşkîl ve tahkîm eden niyet ve ihlâs, bütün ibâdetlerin iliğidir. Dolayısıyla, ibâdetlerden elde edeceğimiz sevabı yok eden âdetleştirilmeye dayalı,  gösterişçi ve “desinler” türü dindarlıklardan uzak durulmalıdır. “Onların etleri ve kanları aslâ Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır.”[5] âyetinde bu ihlâs durumu ve samîmî dindarlığın nasıllığı vurgulanır. Yine Hz. Peygamber s.a.v.)’den rivâyet edilen, “Nice oruç tutanlar vardır ki, onların oruçtan payları sadece aç ve susuz kalmalarıdır.”[6]  hadisi de bu gerçeği vurgular. Bir başka uzun rivâyette ibâdetlerin rûhunun samîmî dindarlık olduğuna dikkatlerimiz çekilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)  şöyle buyurmuşlardır:  “Müflis bir adam, dünyada yaptığı bütün ibâdetlerin sevâbı ile kıyâmet gününde Allah’ın huzuruna gelir. Bu adam dünyada birçok hayırlar, ibâdetler yapmış olmakla birlikte başkalarına zulmetmiş, kimini dövmüş, kiminin gönlünü kırmış, şuna buna eliyle ve diliyle eziyet etmiş… İşte hak sahiplerinin hepsi o adamın çevresine toplanacaklar, haklarını isteyecekler. ‘Bana dünyada iken şöyle yaptı, hakkımı al Ya Rab!’ diye davacı olacaklar. Allah bunun hayır ve iyiliklerinden elde edilen sevapları davacılara dağıtacak, fakat yine de onlara olan borcu kapanmayacaktır. Nihâyet davacıların günahlarını bunun üzerine yükleyecek ve böylece onu cehenneme gönderecektir. İşte asıl iflas etmiş olan böyle bir adamdır.[7]

Dinin Çatısı: Güzel Ahlâktır.

Öte yandan İslâm dininin temelini iman, katlarını ibâdetler, çatısını da ihlâs ve güzel ahlâk oluşturur. İslâm,  iyi insan yetiştirme projesidir. İyi insan, çevresine daima pozitif enerji yayan kimsedir. Bir başka açıdan iyi insan, iyiyi eylem haline getiren ve her türlü kötü davranışlardan kaçınan kimsedir. İşte İslâm’da ibâdetlerden amaç da,  iyi yönde, mükemmel ve güzel ahlâk açısından dönüşüm gerçekleştirmektir. Şekil ve mânâ boyutu birlikte gerçekleştirilen ibâdetler insanı ihsan derecesine yükseltir.  Her an Allah’la birlikte olduğunun idrâkinde olan bir Müslümandan ancak iyilik beklenir. Çünkü ahlâk, iyi ve kötü insan davranışlarıyla ilgilenir. İslâm’da yapılan ibâdetlerin amacı, insanı ahlâkî açıdan iyi yönde eğitmektir. İmam Gazalî’nin dediği gibi, kaliteli Müslümanlık salt namaz ve oruçta değil, ahlâkî değerlerin temsilinde ortaya çıkar. Bu da ancak şekil ve mânâ boyutu gözetilerek yapılan ibâdetle elde edilir. Bundan dolayı İslâm âlimleri hikmetleriyle ibâdetleri konu alan kitaplar yazmışlardır.

O halde, geniş anlamda iman, ibâdet ve ahlâkî alanda insân-ı kâmil mertebesine ulaşan ve kulluk imtihanını kazanan Müslümanlar hem kendilerini ve hem de dünyayı değiştirebilirler.  Bu anlamda kadın ve erkek ayrımı yapılmaksızın ilâhî teklifler karşısında bütün Müslümanlar eşit ölçüde sorumludurlar. İslâm iman, ahlâk ve ibâdetleriyle bir bütün olarak yaşanmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Mâturîdî, Ebû Mansûr, Te’vîlâtü’l-Kur’an, tahk:    Ali Haydar Ulu, İstanbul: Dâru’l-Mîzân, 2008, XI, 345.

[2] 33/Ahzâb, 35.

[3] Bkz. 51/Zâriyât, 35-36; 10/Yûnus, 84

[4] 6/En’âm, 162.

[5] 22/Hac, 37.

[6] İbn Mace, “Sıyâm”, 21.

[7] Müslim, “Birr”, 60; Tirmizi, “Kıyâmet”, 2.

Sayfayı Paylaş