İmâm-ı Rabbâni Hazretlerinin Abdest ve namaz Hakkındaki Görüşleri/ Necdet Tosun

232 Dergi-8

Hac ve zekât zenginlere, oruç da sağlıklı insanlara farz iken, “namaz” bütün Müslümanlara farzdır. Bu sebeple namaz dinin direği olarak kabul edilmiştir. Namazın kılınabilmesi için de önce “abdest” almak gerekir. İmâm-ı Rabbânî’nin abdest konusundaki bazı söz ve nakilleri şunlardır: “Öncelikle abdestin güzel bir şekilde alınması gerekir. Sünnete uygun olması için her âzâyı üçer defa güzel ve mükemmel bir şekilde yıkamak gerekir. Başı meshederken kaplama mesh yapmak, kulakların ve boynun meshinde ihtiyatla amel etmek lazımdır. Ayak parmaklarının sol elin serçe parmağı ile aşağıdan yukarı doğru ovulması, hadislerde geçmektedir, buna dikkat edilmelidir.”[i]

“Üzerinde ittifak edilmiş olan görüşle amel edebilmek için mümkün olduğu kadarıyla müctehidlerin görüşlerini toplamaya çalışmalıdır. Meselâ İmam-ı Şâfî niyeti abdestte şart koşmuştur. O halde niyet etmeksizin abdest alınmaz. Aynı şekilde abdest azalarının yıkanmasında sıraya riayet etmenin farz olduğunu söylemiştir. O halde sıraya riayet etmek gerekir. İmam-ı Mâlik uzuvlar yıkanırken ovalamayı farz görmüştür. O halde mutlaka ovalamalıdır. Aynı şekilde kadına ve cinsel organa dokunmakla abdestin bozulacağını söylemişlerdir. O halde bunlardan birine dokunulması durumunda abdest yenilenmelidir. Diğer tüm tartışmalı hükümlere bu şekilde yaklaşmalıdır.”[ii] Yani İmâm-ı Rabbânî takvâ gereği, abdestin bütün mezheplere göre geçerli olması için gayret edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Namaz

İmâm-ı Rabbânî namaz konusunda şöyle der: “Tam bir temizlikten, abdesti güzelce aldıktan sonra, mü’minin miracı demek olan namaza yönelmelidir. Farzların cemaatle edâ edilmesine özen gösterilmelidir. Hatta iftitah (namaza başlangıç) tekbirini imam ile beraber almak terk edilmemelidir. Namazların müstehap vakitlerinde edâsına dikkat gösterilmeli, kırâatte de sünnet olan miktar gözetilmelidir. Rükûda ve secdede ta’dîl-i erkâna (acele etmeden yapmaya) riayet etmelidir. Zira ta’dîl-i erkân ya farz veya tercih edilen görüşe göre vâciptir. Kıyamda, her âzâsı yerine oturacak şekilde ayakta tam olarak dikilmesi ve yerinde bir rahatlaması gerekir. Ayakta tam olarak dikildiğinde de ta’dil-i erkâna riayet etmek gerekir. Burada da, farklı görüşlere göre ta’dil-i erkân ya farz ya vacip ya da sünnettir. Kıyamda olduğu gibi, iki secde arasındaki oturuşta da, tam yerleştikten sonra ta’dil-i erkâna riayet etmek gerekir. Rükû ve secdelerde söylenen tesbihler en az üç defa, farklı görüşlere binaen en fazla yedi veya on bir defa söylenmelidir. İmamın tesbihinin de cemaatın tesbihine göre olması gerekir. İnsan tek başına ve güçlü, kuvvetli zamanında kılarken tesbihleri en düşük sınırında tutmaktan hayâ etmeli, beş veya yedi kere okumalıdır. Secdeye gitme zamanı, ilk önce yere yakın olan âzâsını yere koyar; buna göre önce dizlerini, sonra ellerini, sonra burnunu sonra da alnını yere koyar. Ellerini ve dizlerini yere koyarken, sağdan başlamaya özen göstermelidir. Secdeden başını kaldırırken de önce göğe en yakın olan azasından başlamalı, buna göre önce alnını kaldırır. Kıyamda iken secde yerine, rükûda iken ayaklarının üstüne, secdede iken burun ucuna, otururken ellerine bakması uygundur. Söylenilen yerlere gözlerini diker, gözleriyle farklı farklı yerlere bakmaktan kendini alıkoyarsa namazı kalp huzuru ile kılmak mümkün olur ve namazda huşû gerçekleşir. Nitekim bu Hz. Peygamber (s.a.v.)’den nakledilmiştir. Rükûda parmak aralarını açmak, secdede ise kapamak sünnet olup, dikkat edilmesi gerekir. Parmakları açıp kapamak boş şeyler değildir, aksine birçok faydaları vardır ve bu faydalarına binaen şeriatın sahibi (Hz. Peygamber (s.a.v.)), açıp kapamayı emretmiştir. Şeriatın sahibine tâbi olmaya denk olabilecek bir yarara kesinlikle sahip değiliz. Bütün bu hükümler fıkıh kitaplarında tafsilâtı ve açıklamalarıyla anlatılmıştır. Burada zikretmemizden maksat, fıkıh ilmine göre bu amelleri yerine getirmeye teşvik etmektir. Allah Sübhânehû, Peygamberlerin Efendisi hürmetine, yakînî (sağlam) itikadımızı düzelttikten sonra bizleri ve sizleri sâlih ameller işlemeye, şeriat ilimlerine uygun yaşamaya muvaffak kılsın”[iii]

“Namaz, Allah’a ve Rasûlü’ne imandan sonra ibadetlerin en üstünüdür. İman gibi namazın da güzelliği özünden kaynaklanmaktadır. Diğer ibadetler ise böyle değildir; zira onların güzelliği kendilerinden değil başka sebeplere dayanır. Fıkıh kitaplarında açıklandığı şekliyle eksiksiz bir abdest aldıktan sonra son derece dikkat ve huşûyla namazları eda etmek gerekir. Namazda kırâat, rükû, secde, kavme, celse ve diğer rükünlerde ihtiyatlı olmalı ve bunları en güzel şekliyle yerine getirmelidir. Rükünleri eda ederken ruhî sükûnet ve tatmini ihmal etmemeliyiz. Namaza gevşek davranmamalı ve namazları daima ilk vakitlerinde kılmaya özen göstermelidir. Makbul kul Mevlâsı’nın emrini derhal yerine getiren kuldur. Emri yerine getirme konusunda ağırdan almak itaatsizlik ve edepsizlik anlamına gelir. Tergîbü’s-Salât ve Teysîru’l-Ahkâm gibi Farsça yazılmış fıkıh kitaplarını hiçbir zaman yanımızdan ayırmamalı ve fıkhî meseleleri bu kitaplardan öğrenip gereği gibi hareket etmeliyiz.”[iv]

“Rivayete göre bir gün Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz cemaatle sabah namazını kıldıktan sonra dönüp cemaati teftiş etti. Arkadaşlarından birini cemaatte göremedi. ‘Filan kimse cemaate katılmadı mı?’ diye sordu. Kendisine, o kimsenin gecenin çoğunu ibadetle geçirdiği, bu yüzden uyuya kalmış olabileceği haber verilince, Hz. Ömer (r.a.): ‘Keşke gece boyunca uyusaydı da sabah namazını cemaatle kılsaydı!’ dedi.[v] Yatsı namazını gecenin son yarısına ertelemek ve bu suretle gece namazına kalkma işini temin etmek çok yanlış bir şeydir. Zira Hanefi âlimlerine göre yatsı namazını bu vakte ertelemek mekruhtur. Görünen o ki, onlar burada mekruhtan tahrimî olanını kastetmektedirler. Çünkü onlar bir taraftan yatsı namazını gecenin ilk yarısına kadar ertelemeyi mubah gördükleri halde, diğer taraftan bu vakitten sonra kılmayı mekruh görmektedirler. Mubahın karşısında yer alan mekruh da tahrimîdir.”[vi]

“Bir süre, imamın arkasında cemaatle namaz kılarken kırâat edebilmek (Fâtiha okuyabilmek) için Hanefî mezhebinde bir delil ve açık bir fetvâ bulmak istedim. Mâdem ki namazda Kur’ân okumak farzdır, hakîkî kırâati (herkesin okumasını) bırakıp hükmî kırâat (sâdece imamın okuması) ile yetinmeyi mâkul bulmuyordum. Nitekim hadîs-i şerîfte: ‘Fâtiha’sız namaz olmaz.’ buyurulmuştur.[vii] Ama Hanefî mezhebine riâyet ederek tercihime uymayıp kırâati terk ediyordum. Bu terk etmeyi de riyâzat ve mücâhede (çile) sayıyordum. Sonunda Hak Teâlâ mezhebe riâyet etmemin bereketiyle, Hanefî mezhebine göre imama uyan kişinin kırâati terk etmesinin hakîkatini bana gösterdi. Basîret nazarıyla bakıldığında hükmî kırâat (sâdece imamın okuması) hakîkî kırâatten daha üstün göründü. Çünkü imam ve cemaat beraberce Hakk’a duâ makâmında duruyorlar. Namaz kılan kişi Rabb’ine yakarır. Bu esnâda imamı önder yapıyorlar. O halde imam ne okursa sanki cemaatin dilinden (onlara vekâleten) okur. Sanki bir grup insan büyük bir padişahın huzûruna çıkıyorlar, hepsinin ihtiyacını arz edip sözcülük yapsın diye içlerinden birisini başkan yapıyorlar. Bu durumda başkan konuşurken diğerleri de konuşurlarsa âdâba aykırı olur ve pâdişah memnun olmaz. Dolayısıyla bu grubun önder tarafından icrâ edilecek olan hükmî konuşması, onların hakîkî konuşmasından daha iyidir. İmâm namazda Kur’ân okurken kendileri de Kur’ân okuyan cemaatin durumu da böyledir. Bu, karışıklığa sebep olur, edebe uzaktır, icmâa aykırı olan bölük bölük olmaya yol açar. Hanefî ve Şâfiî mezhepleri arasındaki ihtilâflı konuların çoğu böyledir. Dış görünüş ve zâhir Şâfiî tarafını tercih eder, işin iç yüzü ve hakîkati ise Hanefî mezhebini destekler.”[viii]

“Mü’minin mi‘râcı olan namaz edâ edilirken, (manevî yolculuktan) geriye dönüp halk arasına inmiş olan velînin letâifi (rûhu ve rûhunun farklı mertebeleri) Hak Teâlâ’ya özel bir yöneliş ile yönelir. Namaz bitinceye kadar bu teveccüh devâm eder. Namaz bittikten sonra tekrar tamâmen halka yönelir. Fakat farz ve sünnet namazları edâ ederken altı latîfe (kalp, ruh, sır, hafî ahfâ ve nefs) Hak Teâlâ’ya yönelirler, nâfile namazları edâ ederken ise bu letâiften sâdece en latîf, en ince olanı (yani ahfâ) Allah-u Teâlâ’ya yönelir. ‘Benim Allah ile öyle bir vaktim vardır ki…’” hadîs-i şerîfi, namaza mahsus olan bu özel âna işâret olmalıdır. Bu işâretin tesbitine delil, ‘Gözümün nûru (neşem) namazdadır.’[ix] hadîsi olabilir. Bu delilin ilâve ve tekviyesi, sahih keşf ve açık ilhâmdır. Bu mârifet, yorum ve yüksek bilgiler, bu dervişe mahsustur”[x]

İmâm-ı Rabbânî namazı oruçtan üstün görmektedir. Bunun aksini düşünen sûfîlere katılmadığını da şöyle ifade etmektedir: “Bu zümre içinde namazın hakikatine eremeyenler ve namaza mahsûs üstünlükleri bilmeyenler hastalıklarının çâresini başka yerlerde aramakta ve maksatlarına ulaşmak için farklı şeylere sarılmaktadır. Hatta bazıları namazın hâlden uzak olduğunu ileri sürdüler. Namazı uzaklaşma ve ayrılma olarak gördüler ve benzeri muhal durumlar iddia ettiler. Orucun namazdan daha faziletli olduğunu öne sürdüler. El-Fütûhâtü’l-Mekkiyye sahibi (İbnü’l-Arabî) demiştir ki: ‘Yemeyi ve içmeyi terk etmek olan oruçta samedâniyyet sıfatının tahakkuku vardır. Namazda ise uzaklaşma ve ayrılma; âbidlik-ma’bûdluk ilişkisini hissetmek vardır.’ Görüldüğü üzere bu söz, sekr (manevî sarhoşluk) hâllerinin bir tezâhürü olan vahdet-i vucûddan kaynaklanmaktadır

[i] İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, Karaçi 1392/1972 (Farsça), I, 489-490 (no. 266).

[ii] Sirhindî, Mektûbât, I, 546 (no. 286).

[iii] İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, Mektûbât, I, 490-491 (no. 266).

[iv] Sirhindî, age, III, 309 (no. 17).

[v] Sirhindî, Mektûbât, I, 78-79 (no. 29). Hadis için Bk. İmâm Mâlik, Muvatta’, nr. 292.

[vi] Sirhindî, Mektûbât, I, 79 (no. 29).

[vii] Buhârî, Ezan, 10

[viii] Sirhindî, Mebde’ ve Me’âd, s. 47-48 (bölüm: 28).

[ix] Nesâî, İşretu’n-Nisâ, 1.

[x] Ahmed Sirhindî, Mebde’ ve Me’âd, s. 13 (bölüm: 8).

Sayfayı Paylaş