İMÂM-I RABBÂNÎ (K.S.)’NİN KUR’ÂN VE SÜNNET’E BAĞLILIĞI

231 Dergi-8

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî (k.s.) Kur’ân-ı Kerîm’e ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uymaya, bid‘at ve hurâfelerden sakınmaya çok özen gösterirdi. Terâvîh ve küsûf namazı hâricinde hiçbir nâfile namazı cemâatle kılmazdı. Teheccüd namazını ve kandil gecelerindeki nâfile namazları cemâatle kılan kişileri sünnete aykırı davrandıkları için eleştirirdi. Medresede dînî ilimleri tahsil etmeye öncelik verir ve: “Câhil sûfî, şeytanın maskarası olur.” derdi.[1] İmâm-ı Rabbânî Mebde’ ve Me‘âd isimli eserinin 55. bölümünde sünnete uymak ve bid‘atlardan sakınmak konusunda şöyle buyurur: “Sünnet ile amel etmek ve bid‘attan, hurâfeden sakınmak gerekir. Özellikle de sünneti ortadan kaldıran bid‘attan. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim bu dînimizde yeni bir şey (bid‘at) uydurursa o reddedilir.” Din kemâle erdikten ve tamamlandıktan sonra ona bazı şeyler uydurup ekleyen ve bununla dîni tamamlamak isteyen kişilere şaşılır. Uydurdukları bu hurâfe ile sünnetin ortadan kalkacağından hiç korkmuyorlar. Meselâ, sarığın ucunu iki omuz arasından arkaya sarkıtmak sünnettir. Bazıları sarığın ucunu sol taraftan sarkıtmayı tercih etmişler ve bununla ölüye benzeyeceklerini düşünmüşlerdir. Bu işte birçok insan da onlara uymuştur. Bilmiyorlar ki bu iş bir sünneti ortadan kaldırmaktır, sünnetten bid‘ata götürür ve harama ulaştırır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’e benzemek, bir ölüye benzemekten daha iyidir. O (s.a.v.) ölmeden önce ölmek şerefine nâil olmuştur. Eğer ölüye benzemek istiyorlarsa yine ona (s.a.v.) benzemek daha uygundur. İlginçtir ki, ölünün kefenine sarık koymak da zâten bid‘attir. Sarığın ucu meselesi nasıl bid‘at olmasın? Sonraki âlimlerden bâzısı bir âlim vefât edince onun kefenine (meyyitin başına) sarık takmayı güzel görmüşlerdir. Fakîre göre ise dinde ilâve yapmak nesh etmektir, nesh de sünneti ortadan kaldırmaktır. Cenâb-ı Hakk bizi Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnet-i seniyyesine tâbî olma konusunda sâbit eylesin. Sünnetin kaynağı olan Efendimiz (s.a.v.)’e salât ve selâm olsun.”[2]

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Mebde ve Me‘âd isimli eserinin 36. bölümünde de şöyle buyurur: “Bu fakîr vitr namazını bazen gecenin evvelinde edâ ederdi, bazen de gecenin sonunda. Bir gece gösterdiler ki, vitr namazının ertelenmesi durumunda kişi uyur ve gecenin sonunda kalkıp vitri edâ etmeye niyet ederse, sevaplarını yazan melekler bütün gece vitri kılıncaya kadar ona sevap yazarlar. O halde kişi vitri ne kadar geç kılarsa o kadar iyidir. Bununla birlikte bu fakîrin vitrin önce ya da sonra kılınmasında insanların efendisi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e uymaktan başka bir düşüncesi yoktur ve hiçbir fazîleti ona uymaya denk görmez. Hz. Peygamber (s.a.v.) vitr namazını bazen gecenin evvelinde bazen de sonunda kılardı. Bu fakîr, mutluluk ve sadetini işlerde o öndere (s.a.v.) benzemekte biliyor. İsterse bu benzeme şeklen olsun. İnsanlar bazı sünnetleri icrâ ederken (Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine tâbi olmanın yanı sıra) geceyi ihyâ etmek ve benzeri niyetleri de ekliyorlar. Onların dar görüşlülüğü ne kadar ilginçtir. Bin defa geceyi ihyâ etmeyi, Peygamber (s.a.v.)’e uymanın yarım arpası ile değişmeyiz. Ramazan ayının son on gününde îtikâfa oturduk. Dostları (mürîdleri) toplayıp dedik ki: Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e uymaktan başka bir şeye niyet etmeyin. Bizim inzivâ ve halktan ayrılmamızdan ne çıkar? Peygamber (s.a.v.)’e bir tek uyma uğruna yüz tane dünyevî bağlantıya râzı oluruz. Ama ona uyma ve tâbi olma vesîlesi olmadan bin tane inzivâ ve halktan uzaklaşmayı kabul etmeyiz. Şiir; sevgilinin sarayında olan kişi, bağ, bahçe ve lâlezâra bakmaz. Cenâb-ı Hakk bizi ona (s.a.v.) tam olarak tâbi olmakla rızıklandırsın.”[3]

Abdest

Hac ve zekât zenginlere, oruç da sağlıklı insanlara farz iken, “namaz” bütün Müslümanlara farzdır. Bu sebeple namaz dinin direği olarak kabul edilmiştir. Namazın kılınabilmesi için de önce “abdest” almak gerekir. İmâm-ı Rabbânî’nin abdest konusundaki bazı söz ve nakilleri şunlardır: “Öncelikle abdestin güzel bir şekilde alınması gerekir. Sünnete uygun olması için her âzâyı üçer defa güzel ve mükemmel bir şekilde yıkamak gerekir. Başı meshederken kaplama mesh yapmak, kulakların ve boynun meshinde ihtiyatla amel etmek lazımdır. Ayak parmaklarının sol elin serçe parmağı ile aşağıdan yukarı doğru ovulması, hadislerde geçmektedir, buna dikkat edilmelidir.”[4]

“Üzerinde ittifak edilmiş olan görüşle amel edebilmek için mümkün olduğu kadarıyla müctehidlerin görüşlerini toplamaya çalışmalıdır. Meselâ İmam-ı Şâfiî niyeti abdestte şart koşmuştur. O halde niyet etmeksizin abdest alınmaz. Aynı şekilde abdest azalarının yıkanmasında sıraya riayet etmenin farz olduğunu söylemiştir. O halde sıraya riayet etmek gerekir. İmam-ı Mâlik uzuvlar yıkanırken ovalamayı farz görmüştür. O halde mutlaka ovalamalıdır. Aynı şekilde kadına ve cinsel organa dokunmakla abdestin bozulacağını söylemişlerdir. O halde bunlardan birine dokunulması durumunda abdest yenilenmelidir. Diğer tüm tartışmalı hükümlere bu şekilde yaklaşmalıdır.”[5] Yani İmâm-ı Rabbânî takvâ gereği, abdestin bütün mezheplere göre geçerli olması için gayret edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

 

 

 

[1] Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-kuds, II, 87, 89.

[2] Ahmed Sirhindî, Mebde’ ve Me‘âd, Karaçi 1968, s. 78-79.

[3] Sirhindî, Mebde’ ve Me‘âd, s. 56-57.

[4] İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, Karaçi 1392/1972 (Farsça), I, 489-490 (no. 266).

[5] Sirhindî, Mektûbât, I, 546 (no. 286).

Sayfayı Paylaş