OSMANLI SULTANI I. MAHMUD’UN SÛFÎ ÇEVRELERE OLAN İLGİSİ

230-kadir
  1. Mustafa ile Sâliha Sultan’ın oğlu olan I. Mahmud, 3 Muharrem 1108/2 Ağustos 1696’da Edirne’de doğdu. Çocukluk yıllarının geçtiği Edirne’de İbrahim Efendi’den ilk eğitimini aldı. 1115/1703 tarihinde babasının tahttan indirilmesiyle sonuçlanan Edirne Vak‘ası’nın ardından kardeşleriyle birlikte İstanbul’a getirildi. Yirmi yedi yıl kafes hayatına mâruz kaldı. Genellikle kuyumculukla uğraştı. III. Ahmed’in tahttan ferâgati üzerine, 19 Rebîülevvel 1143/2 Ekim 1730 tarihinde padişah oldu. Kendisine ilk biat eden amcası III. Ahmed oldu. III. Ahmed ona devlet idaresini bizzat eline almasını ve kimseye güvenmemesini öğütledi.
  2. Mahmud, saltanatının ilk yıllarında Patrona Halil’in etkisinden kurtulmaya, yandaşlarının isyanlarını bastırmaya çalıştı. Âsî grupların ortadan kaldırmasıyla devlet idaresine tam anlamıyla hâkim olan I. Mahmud dış meselelerle ilgilenmeye başladı. Bu dönemde gerçekleşen Osmanlı-İran mücâdelesi sonucu İran kuvvetleri mağlup edildi, 1732 tarihinde Urmiye ve Tebriz ele geçirildi. Sultan Mahmud’a “Gazi” unvanı verildi. Gerçekleşen bu Osmanlı-İran savaşı 1149/1736 yılında yapılan antlaşma ile sonlandırıldı.

1736 tarihinde Ruslar’ın Azak’a, 1737’de de Avusturya’nın Niş, İzvornik, Banyaluka, Eflak ve Bükreş’e saldırmaları, bu dönemde Osmanlı kuvvetlerinin bir yandan Rus güçleriyle bir yandan da Avusturya güçleriyle çatışmasına yol açtı. Adakale, Orsova, Tuna üzerinden Tımışvar, Şebeş Lugoş’a akınlar yapan Osmanlı ordusu 1738’de Adakale’yi fethedip Belgrad’a akınlar gerçekleştirip, 1739’da Belgrad’ı ele geçirdi. 1739 yılının Eylül ayında yapılan Belgrad Antlaşması ile Osmanlı Belgrad ve Şebeş’i aldı, Tuna ve Suva sınır kabul edildi. Bu gelişme Rusları da geriletip Osmanlı Devleti’yle anlaşmak zorunda bıraktı ve yapılan anlaşmayla Ruslar işgal ettikleri topraklardan geri çekildi.[1]

Osmanlı Devleti’ne son parlak dönemini yaşatan ve haleflerine uzun bir barış devri bırakan I. Mahmud, 27 Safer 1168/13 Aralık 1754’te cuma namazından dönerken Topkapı Sarayı’nın Demirkapı girişinde vefat etti. Yeni Cami yanındaki Vâlide Turhan Sultan Türbesi’nde babası II. Mustafa’nın yanına gömüldü. I. Mahmud dış ve iç meselelerde denge politikası izlemiş, dâhildeki huzursuzlukları sık sadrazam değiştirmekle önlemeye çalışırken dış politikada başarılı anlaşmalara imza atmıştır. Onun ülke meseleleriyle yakından ilgilendiği, Dîvân-ı Hümâyun toplantılarına katılarak halkın dertlerini dinlediği, cirit, at yarışı, yüzme sporlarından ve özellikle mehtap seyrinden hoşlandığı belirtilir. Kaynaklarda dindar, zeki, bilgili, yumuşak huylu, hamiyetli, barışsever, âdil ve vakur bir padişah olarak vasıflandırılan I. Mahmud, “Sebkatî” mahlasıyla şiirler yazmış, mûsikiyle uğraşmış ve bir kısmı günümüze ulaşan besteler yapmış, muhtemelen tanbur çalan bir sâzendedir. Başta lâle olmak üzere çiçekleri çok sevdiği ve satranç meraklısı olduğu nakledilir.[2]

Lâle Devri’ndeki kadar hareketli olmasa da I. Mahmud döneminde de imar faaliyetlerine hız verildi. Hekimoğlu Ali Paşa Camii ve Külliyesi yapılırken, Tophâne’deki Sultan Birinci Mahmud Çeşmesi, Halep’te Osman Paşa Külliyesi, Kâhire’de Habbaniye Sultan Birinci Mahmud Tekke ve Sebili, Erzurum’da Vezir İbrahim Paşa Camii, Cağaloğlu Hacı Beşir Ağa Külliyesi, Şumnu Şerif Halil Paşa Camii ve Külliyesi inşa edilmiştir.

Sultan I. Mahmud Halvetîlikten feyz almış bir Osmanlı padişahıdır.[3] Anadolu’dan İstanbul’a çeşitli vesilelerle gelen şeyhlerin zaman zaman padişahlar tarafından saraya davet edilmiş ve onlara çeşitli ikramlarda bulunulmuştur.

Kâdiriyye şeyhlerinden Mehmed Şerafeddin Efendi (ö.1146/1733) ailesi ve bazı dostları ile birlikte hacca gitmek niyetiyle 1145/1732’de Bursa’dan İstanbul’a gelir. Sultan I. Mahmut kendilerini saraya davet eder ve Mehmed Şerafeddin Efendi de bu davete icâbet eder. Sultan I. Mahmud’ın talebi doğrultusunda Mehmed Şerafeddin Efendi sarayda va2zlar verip nasîhatler gerçekleştirir. Öyle ki, va’zlarından etkilenen Sultan I. Mahmud gözyaşlarını tutamaz ve şeyhe birçok kez iltifatlarda bulunur. Daha sonra İstanbul’dan ayrılan Mehmed Şerafeddin Efendi ve ekibi gemi ile Mısır’a hareket eder. Mısır’a ulaştıklarında Mısır valisi Fâzıl Mehmet Paşa da şeyhe hürmet gösterir ve sarayına davet ederek kendisine ikramlarda bulunur. Mehmed Şerafeddin Efendi’nin Bursa’da Kâdiriyye şeyhliği görevini deruhte eden kardeşi İzzeddin Ahmed Efendi (ö.1153/1740) ile de görüşen Sultan I. Mahmud, ona hürmet ve ihtiramda bulunmuştur.[4]

Sultan I. Mahmud Dönemi’nde sultanın yanında devlet ricâli de tekkelere yakından destek olmuştur. Böylesi bir desteğin en önemli göstergesi, İstanbul’daki Kâdirî Âsitânesi’dir. 1144/1731 tarihinde Topçubaşı İsmail Ağa (ö.1152/1739) tarafından Âsitâne’nin cümle kapısı yanına bir çeşme yaptırılmıştır. Sultan I. Mahmud’un annesi Sâliha Valide Sultan (ö.1152/1739) tarafından da bu çeşmeye su getirilmiştir.[5]

Normalde Osmanlı sultanlarının her cenâze merâsimine katılması mümkün olmamıştır. Ancak söz konusu cenâze sevgi duyulan ve saygı gösterilen bir mürşid-i kâmil olunca Osmanlı sultanı kendisi katılmakla kalmaz, çıkardığı fermanla devlet ricâlinin de cenâzeye katılmalarını sağlar. Konunun en bâriz örneği Celvetiyye şeyhlerinden Abdurrahman Efendi’nin (ö.1164/1751) cenâze namazına, Sultan I. Mahmud’un bütün devlet erkânı ile iştirâk etmesi ve cenâze namazının büyük bir cemâat tarafından kılınmasıdır. Bu durumun bir diğer örneği, daha önce Mehmed Nureddin Efendi’nin (ö. 1160/1747) cenâzesinde gerçekleşmiştir. Başta Sultan I. Mahmud olmak üzere cenâzeye katılan cemâat, şeyhi kaybetmenin üzüntüsünden gözyaşı dökmüştür. Cenâze namazını Fatih Camii’nde Şeyhülislâm Zeynelâbidin Efendi kıldırmış ve mübarek na’şını kabre Sadrazam Mahmut Paşa indirmiştir.[6]

Pek çok Osmanlı sultanı gibi I. Mahmud’un da Mevlevîliğe karşı husûsî bir teveccühü bulunmaktadır. 1159/1746 tarihinde Yenikapı Mevlevîhânesine postnişîn olarak tayin edilen Seyyid Ebûbekir Dede’yi İstanbul’a gelişinin kırkıncı gününde Sultan I. Mahmud saraya davet etmiş ve huzûrunda ayin icrâ edilerek duâlar okunmuş ve sultan tarafından kendisine hil’at giydirilmiştir.[7]

Sultan I. Mahmud’un irtibat kurduğu ve iyi münâsebetler tesis ettiği şeyhlerden biri de Kâdirî ve Nakşî şeyhi İbrahim Hakkı Erzurumî’dir (ö. 1194/1780). Şeyhi Fakîrullah’ın Sultan I. Mahmud nezdindeki saygınlığından faydalanarak padişahla görüşüp ilgi ve takdirini kazanmış, bir sene kadar Saray Kütüphânesi’nde araştırma yapmış, talebe yetiştirmek üzere Erzurum’daki Abdurrahman Gâzi Zâviyesine tayin edilmiştir.[8]

Sultan I. Mahmud’un Konya’dan Ayasofya’da vaz vermek üzere İstanbul’a özel olarak davet ettiği Müceddidiyye şeyhlerinden Ebû Saîd Hâdimî (ö. 1176/1762), Hâdim medreselerinde müderrisken davete icâbet edip İstanbul’a gelmiş ve padişahın huzûrunda dersler vermiştir. Padişahın İstanbul’da kalması için ısrarcı olmasına rağmen o tekrar Konya’ya dönüp Hâdim’deki medresesinde tedris faaliyetini devam ettirmiştir.[9]

Müceddidiyye şeyhi Muhammed Bahâuddin el-Murâdî’nin 1165/1752 tarihinde babasının kabrini ziyaret etmek için İstanbul’a geldiğini öğrenen Sultan I. Mahmud, kendisini saraya davet etmiş ve ona da ikramda bulunmuştur. Şam’da yaptığı hizmetlerden dolayı kendisine atiyyeler verilmiş ve hacca gidiş masraflarının devlet tarafından karşılanması emredilmiştir.[10]

Sultan I. Mahmud örneğinde Osmanlı sultanlarının ikram ve ilgilerine mazhar olan Müceddidiyye şeyhleri genelde vefalı bir tutum sergilemişlerdir. Bu durumun en bâriz örneği Mehmed Emîn-i Tokâdî’dir (ö. 1158/1745). I. Mahmud’un Nâdir Şah ile mücâdelesi devam ederken, Mehmed Emîn-i Tokâdî muzaffer olması için Sultan I. Mahmud ve ordusu adına Allah’a duâ etmiş, müritlerinden İshakzâde Yahyâ Efendi’nin İstanbul’un Kabataş semtindeki evindeki bir odayı boşaltıp orada uzun süre murâkabede bulunmuş ve özel halvetlere girmiştir. Ertesi gün murâkabe halinden ayrılınca, Tokâdî şöyle demiştir: “el-Hamdülillahi Teâlâ, Yahyâ Efendi! Allah’ıma şükür bu saat Nâdir Şah’ı helâk ettiler. Zira Sultan Mahmud’dan çok ikram gördüm. Mahmud’umu halâs edip el-hamdülillah hak nimetini icrâ etdim.” Bahsedilen bu vâkıadan bir süre sonra, orada bulunanlar durumu tetkik etmiş ve Nâdir Şah’ın o saatte öldürtüldüğünü ve Nâdir Şah’a ait kuvvetlerin mağlup edildiğini tesbit etmişlerdir. [11]

 

Sultan I. Mahmud’un başlattığı yenilik hareketlerine şeyhlerden bir kısmı karşı tavır sergilerken, bir kısmı sessiz kalmış ve bir kısmı yakından destek olmuştur. Sultan I. Mahmud’un yenilik hareketlerine destek olan kesimlerden biri de melâmîlerdir. Melâmîliğe mensup ve devletin üst kademesinde görev yapan bazı zevât, bu tür yeni gelişmeleri desteklemiştir. Konunun en bâriz örneği Hacı Beşir Ağa’dır. İlk Türk matbaasının açılışının ardından ikinci matbaanın da faaliyete geçmesiyle birlikte kâğıt sıkıntısı çekilmeye başlanmıştır. 1159/1746’da bu ihtiyacı karşılamak üzere Sultan I. Mahmud’un desteği ve Hacı Beşir Ağa’nın da yardımcı olmasıyla Yalova’da bir kâğıt fabrikası açılmış ve dışarıdan mütehassıslar getirilerek Avrupa standartlarında kâğıt üretimine başlanmıştır.[12]

Sultan I. Mahmud 8 Zilhicce 1143/14 Haziran 1731 tarihli fermanı ile Bektâşiyye dergâh ve şeyhlerine yönelik maddâ desteklerini, yardım ve himâyelerini dile getirmiştir.[13]

Osmanlı sultanlarının mazbut tarîkat yapılanmalarına saygı duyup destek olmalarının yanında merdûd addedilen, menfî yapılanmalar sergileyen, yer yer hurûç hareketi başlatan, toplumun huzurunu kaçırıp devletin güvenliğini tehdîd eden tarîkat ve derviş kisvesi altında faaliyet yürüten kimi yapılara karşı da tepkisel bir tutum sergilemişlerdir. Tarîkat çatısı altında faaliyet gösterip de İslâm dinine aykırı davranış sergileyenlere karşı verilen mücâdelenin bir örneği de Sultan I. Mahmud döneminde gerçekleşmiştir. Bu dönemde tarîkat çatısı altında faaliyet yürüten kötü niyetli kimselere karşı bir dizi önlemler alınmış, bazı şeyhler vazifeden azledilmiş ve sürgüne gönderilmiştir. 1166/1752 yılının başlarında, Malatya yöresinde Kalenderîliğe mensup oldukları ve yeni bir mezhep kurmaya çalıştıkları iddiasıyla elli üç kişi idam edilmiş ve başları İstanbul’a getirilerek ibret taşlarına konmuştur.[14] Sultan I. Mahmud Dönemi’nde Mısriyye dergâhı şeyhi Ahmed Gazzî, zındıklık ve mülhidlikle suçlanmış, şeyhe muhâlif olan kimseler Bursa’dan İstanbul’a mektup yazmışlar ve şikâyette bulunmuşlardır. İstanbul’dan tahkîkât için Bursa’ya memurlar gönderilmiş ve mesele karara bağlanmak üzere Ahmed Gazzî mahkemeye çıkarılmıştır. Âlimlerin mahkemede onun lehine şehâdette bulunması üzerine, Şeyh Ahmed Gazzî söz konusu iftirâdan kurtulmuştur.[15]

[1] Erhan Afyoncu, Osmanlı Padişahları, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2019, s. 138-141.

[2] Abdülkadir Özcan, “Mahmud I”, Türkiye Diyanet İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 2003, c. 27, s. 348-352

[3] Nazif Velikâhyaoğlu, Sümbüliyye Tarikatı ve Kocamustafapaşa Küliyesi, Çağrı Yayınları, İstanbul 2000, 384 s. 71.

[4] Ramazan Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (18. Yüzyıl), İnsan Yayınları, İstanbul 2003, 570.

[5] M. Baha Tanman, “Kâdirîhâne Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. IV, s. 369.

[6] Hüseyin Ayvansarâyî¸ Tercümetü’l-meşâyıh, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1375, c. I, s. 164.

[7] Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 571.

[8] Mustafa Çağırıcı, “İbrahim Hakkı Erzurûmî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 2001, c. XXI, s. 306.

[9] Mustafa Yayla, “Hâdimî, Ebû Said”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1997, c. XV, s. 24-26.

[10] Halil İbrahim Şimşek, Osmanlı’da Müceddidîlik XII/XVIII. Yüzyıl, Sûf Yayınları, İstanbul 2004, s. 230.

[11] Şimşek, a.g.e., s. 231-232; Rabia Nur Yorulmaz, “XVIII. Asır Padişah-Sûfî İlişkileri”, Osmanlı Devleti’nde Padişah-Sûfî İlişkileri, ed. Ömer Yılmaz, Akçağ Yayınları, Ankara 2019, s. 290-291.

[12] Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 572.

[13] Ahmed Rıfkı, Bektaşî Sırrı, haz. Hür Mahmut Yücer, Kesit Yayınları, İstanbul 2015, c. III-IV, s. 39-41.

[14] Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 582.

[15] Muslu, a.g.e., s. 584.

Sayfayı Paylaş