NURULLAH GENÇ ve YAĞMUR ŞİİRİ

Yazmayı hiç düşünmediğim, yazı türlerinden biri de biyografik eserledir. Nasıl yazılır, nerden başlanır, bir sayfada, bir ciltlik hayat serüveni nasıl derdest edilir, hep tereddüt içinde boğulup kalırım. Çocukluğumuzda, kendimize örnek aldığımız sinema ya da sahne sanatçısı rol modellerimiz olmuştur. Bu, dönemine, devrine göre değişiklik arz etmiş olabilir. Bazen attığı yumruklarla, salladığı kılıçlarla düşmanın iflahını kesen bir film artisti, bazen nazenin ve içli haykırışıyla bir ses sanatçısı, bazen de fileleri meşin topuyla buluşturan bir futbolcu olabilirdi. Hiç fark etmez. Sizden, sizin dünyanızdan bir parça taşıdığı için gizli gizli hayranlık duyar, onlar gibi olmaya çalışırsınız.

Bu kimlik ve kişilik oluşumunun vazgeçilmez bir evresidir. Yaşanıp geçilirse ileride kuvvetli irade ve şahsiyet yapılanmasının da sağlam temellerini oluşturur.  Taklit, tahkike, temenni ise sağlam duruşa dönüşmeli ki kalıcı, fırtınalı havalardan hemen nem kapmayan vakur kişiliklerin yolu açılsın. Aynen, üzerimize oturması için mağaza mağaza dolaşıp, birini çıkarıp diğerini giydiğimiz elbise gibi. Kendimizi, aslımızı, özümüzü arıyoruz, kimlik ve kişiliğimizin ince dehlizinde, sosyal ameliyatlarla varoluş hakikatimizi bir anlamda inşa ediyoruz.

Aileden getirdiğimiz, devraldığımız değerlerle beraber, çevreden topladığımız ruh iksirlerimiz vardır. Kendimiz olmak için, bu oluş ve kıvranış yolculuğu pek manidar, pek anlamlı bir süreç kabul edilir. Sosyalpsikolji ve sosyal hayat, bugün bunun gerekliğinin tartışmasız kabul edilmesini konuşuyor.

Özellikle, çocuğun hayatını şekillendiren rol modeller, teşbih sanatının da bir gereği olarak, küçük büyüğü, fakir zengini, kısa uzunu, kendine biçilmiş ölçü ve verilmiş rol kabul eder. Okula yeni başlayan, çocuğun ilk taklit edeceği kişi öğretmenidir. Evde her ne kadar anne, babası da olsa, bunlar doğal bir menzil, erişilmesi gereken yol kabul edildiği için, kısa süre sonra başımızı aileden kaldırıp, dışarda örnek şahsiyetler aramaya başlarız.

1990’lı yıllarda, siyasî ve sosyal açmazların girdabında sürüklenirken, ruhları sükûnete çağıran bir ses yankılandı ‘Yağmur’ şiiriyle. Kumaş farklı, ses farklı, ifade ve üslubu ötelerin dinginliğini ılgıt ılgıt bir saba rüzgârı gibi, millet olarak içimizi serinletmeye başlamıştı. Birden, bütün dikkatler oraya yöneldi.  Erzurum’dan, dadaş diyarından bir ses gelip gönlümüzün bütün melcelerini süslediği bir eşikte durmuştu. Bu soylu ve içli ses, Nurullah Genç’in, Hazreti Peygamber (s.a.v.)’e yazdığı, modern çağın yüzüne bir şamar gibi değil bir ıtır gibi, bir lahuti nefes gibi dokunan ‘Yağmur’ adlı naat-ı şeriften başka bir ses değildi.

Yağmur, şiirinin nasıl yazıldığı, hangi ruh atmosferinde yoğrulup şekillendiği ayrı bir tez konusu olmalı diyorum. Çile, sancı, içe kapanış, tüm sosyal ve ailevî hukuku rafa kaldırma faaliyeti burada tecrübe edilmiştir. Sık sık tarihe atıflar yapılarak, yaşanmış ve unutulmuş değerlerin yenide gün yüzene çıkması için şiirin ana rahmine sığınılır. Engin bir bilgi birikimi ve ruh zenginliği yaşanmıştır. Bütün bu sancılı bekleyiş, şiirin yazıldığı, ortaya çıktığı üç aylık velut dönemini fısıldar biz fanilerin kulaklarına.

Yağmur Şiiri

Şiirin doğuşu ve ortaya çıkış hikâyesi şöyle: Nurullah Genç Hoca’mız, otobüsle bir İstanbul dönüşü, yolda bir ara çalışmadan dolayı uzun denecek mola verilir. İnsanlar, çıkar girer, gider gelir, bu arada İslâm tarihinden okçular tepesi aklına gelir, verilen görevi niye ihmal edip yerinizden ayrılıyorsunuz der, Cennet mekân Abdülhamid’in tahttan indirilişi, bir film şeridi gibi önünden geçer. Bu arada, on yıla dayanan bir naat-ı şerif yazma, süreci yaşanmaktadır. Bir türlü istediği mısralar kalbe ve gönle gelmez. Olmuyor, olmayacak galiba diyerek de hayıflandığı, ben bu işten vazgeçmeliyim dediği günlerin eşiğindedir hocamız.  Artık sancılar sona ermek üzeredir. Ruhunda kopan fırtınalı hava dinecek, sükûnet limanı uzaktan görünecektir. Otobüs biletinin arkasına;

Vareden’in adıyla insanlığa inen Nur

Bir gece yansıyınca kente Sibir Dağı’ndan

Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur

Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından

Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat

En müstesna doğuşa hamiledir kâinat

beytini yazar.

İlk beyit gelmiş, arkası hep geleceğe benzer, zira yılların boşaltılmayan bir umman suyu içinde çalkalanmaktadır. Zaman zaman bakar, okur, tekrar göğsüne bastırır. Sanki yıllarca besleyip büyüttüğü yavrusuna kavuşan anne şefkatini ve heyecanını yaşamaktadır. Eve gelir, 40 metrekare, iki odalı bir lojmanda oturmaktadır. Eşinden, ricası oldukça manidar, her şeyin olup bittiği an diye bakılabilir bu teslimiyet örneğine;

– Ben bir şey yazmaya başladım, ben bir odada kalsam, çocuklarla siz de bir oda kalsanız, konsantremin bozulmaması gerekiyor, anlayışınıza sığınıyorum, beni mazur görün, der.

Odaya, çilehanesine kapanır. Üniversiteye gider, dersini anlatır, dışarda gördüklerine selam verir, Allah’a ısmarladık der ve derhal geri döner. Çünkü araya hiçbir beşerî ve dünyevî hırgürün girmemesi gerekir.

“Ben oldukça sosyal yönü olan, esprili biriydim, bütün bunları bu süreç içinde rafa kaldırdım. Arkadaşlar, “N’oldu buna, bir derdi olsa gerek, derler.” şeklinde ifade ediyor şair o günleri. Bir gün, beş gün, günler günleri kovalar. Şiir, mısra mısra dile gelmektedir bu arada. Arkadaşları, kendi aralarında anlaşır, durumu üniversitede yakınları olan bir psikiyatrikse iletirler. Mutlaka bir sıkıntısı vardır. Doğru, sıkıntı var da nasıl bir sıkıntı şimdilik bilemiyoruz. Depresyonda olsa gerek diye, teşhis koyarlar. Hatta bu hastaların omuzu düşmeye başlar. Böyle olduğunu gördüğünüzde, hemen getirin de muayene edelim, der doktor. Tabi direk söylenmez, hastaneye götürmenin yolları aranır. Bir arkadaşımız hastanede yatmaktadır, sen de ziyarete gel diye, hastaneye götürmeye çalışırlar ama Nurullah Genç “Benden selam söyleyin, çok geçmiş olsun dileklerimi iletin.” diyor ve yine eve kapanıyor.

Doktora, durumumu ilettiklerinde tam doğru teşhis diyor,  bu hastalar tedavi için gelmek istemezler, diye modern çağın, modern teşhisini koyar. İlim, zahir hükmünü icra edecek, onun görevi sadece dışa bakmak. Şimdilik, batın hastalığını keşfedecek değerlerden uzağız. Yani, gönül doktorlarından mahrumuz. Tadan biliyor, bilen söylemiyor, bilmeyen nâ-ehil sürekli izah hastalığında tariflere sığınıyor. Burası uzun hikâye, çabuk geçelim.

Üç ayın sonunda şiir biter, üniversiteye gittiğinde, doğruca yaşadığı hali arkadaşlarına anlatır. Durum bu, ben üç aydır eve kapandım ve bu naat-ı şerifi yazdım der, okur. Herkeste bir şaşkınlık ve hayret ifadesi, gözyaşı içinde sarılırlar. Yağmur şiiri tekrar tekrar okunur. Bugün, hâlâ aynı mana tazeliği ve ruh yüceliği içinde okunmaya devam etmektedir.

 

Özellikle, bu yazının tetikleyici baş aktörü, Yeni Şafak/Net TV ortak yapımında yayınlanan, Gazete başlıklı belgesel oldu. Emeği geçenlere, mikrofon uzatanlara minnet ve şükran duygularımızı iletiyoruz. Bugün, hava, su gibi muhtaç olduğumuz, bizden, kumaşı Anadolu tezgâhında ilmek ilmek dokunmuş, irfan ehli, şiiri her türlü beşerî fazilet değerlerinin üstünde gören, bir akademisyeni konuşmak, tanıtmak ne kadar anlamlı ve manidar olmuş.

Şiirin, gerçek mana ve ruhunu keşfetmek, rol modellerimizi çoğaltmak için, bu belgeselin tekrar tekrar izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. İlkokuldan başlayarak, hayatın bütün görünür sıkıntıları ile bir bir didinmek, hamken pişmek, çaresizlik içinde çırpınan, doyumsuz günümüz insanına nasıl çareler üretildiğini göstermek, ayakkabı boyacılığından fırın işçiliğine, inşaat ustalığından, tren garlarında kaldığı, şiirinin ve iç dünyasının kemalâta erdiği, ibret dolu, küçük bedenlerin büyük bir hayat hikâyesi olarak görelim. Şiir mısralarının, gecenin ürpertici sessizliğinde nasıl gönle aktığını,  gölgelerin ve seslerin kaybolduğu bir atmosferde, acıların rahmete dönüştüğü bir panorama çiziliyor. Hepsi bu belgeselde kare kare akıp gidiyor. Yalnızlığın, bir çaresizlik olmadığını, Allah’la bir olmanın her türlü beşerî ve hastalıklı ruhî açmazlardan uzaklaşarak, hakiki dostluğu bulmanın yolunda Yunus’ça bizlere gösteriyor. Her türlü nimete malik iken, mahrum yaşadığımız, bedenlerimizin obezite illetinin pençesinde kıvranırken, ruhlarımızın ne kadar zayıf ve çaresiz olduğunu bu iklimde soluyorsunuz.  Yalnız olmanın, hakikate ermenin, başarılı ve mutlu olmanın yollarını da biz gençlere bir rol model olarak, bir onur abidesi olarak inceden inceye gösteriyor. Yaşayarak, yaparak, yoğrularak ama yorulmadan vefanın, gayretin, azmin, çilenin; Nurullah Genç Hocamızın dünyasında, nasıl bir erdeme dönüştüğünü görüyoruz.

Doğu/Batı ikilemini (İstanbul/Erzurum) nasıl ustaca işlediğini, mana ve birlik ruhunun zenginliğinde bizlere haykırmaktadır. Birden fazla alanda kendini geliştirerek ve yetiştirerek, günümüz meslek koçlarına, danışmanlarına çok şey söylüyor. Bir koltukta, birden fazla karpuz taşınmaz tuzağının, biz Anadolu irfan muhibbi evlatları tarafından boşa çıkarılmasını, kendi şahsında bizlere gösteriyor. Usta ve uzun soluklu bir şair olmakla beraber, alanında iyi bir akademisyen olduğunu, birçok şirkete danışmanlık yaptığını yine bu belgeselden öğreniyoruz. Hele bir tespiti var ki, bugün makam ve madde bağımlısı sözde biz Müslümanlara ne mesajlar vermektedir, biraz kulak versek: “Para, bir kullanım ve tedavül aracıdır, onu asla, araç iken amaç yapmadım, çok para kazandım, nerede harcadığımı, kimleri nasiplendirdiğimi dahi bilmiyorum, helali hoş olsun.”

Hocamızın, mana yüklü hayat hikâyesi, günümüz insanına, dünden bugüne çok şey haykırıyor. Bu çilekeş ve soylu Anadolu irfanının sesine kulak verelim. Çöl sıcaklığında kavrulan gönlümüzü ve ruhumuzu, ‘Yağmur’ serinliğinde dinlendirelim.

 

 

Sayfayı Paylaş