İMÂM RABBÂNÎ (K.S.)’NİN GENEL DİNÎ GÖRÜŞLERİ

230-necdettosun

İmâm Rabbânî (k.s.)’ye göre tasavvuf ve tarîkat, şerîatın hizmetkârıdır. Yani şerîatın emrettiği namaz, oruç hac ve zekât gibi ibâdetlerin ihlas, huşû ve aşk ile edâ edilmesi için tasavvuf bir yardımcıdır. Asıl olan ise şerîattır. İmâm Rabbânî, bu söz ve düşünceleri ile o dönemde Hindistan’daki bazı câhil sûfîleri ıslâha çalışmaktaydı. Çünkü o dönemde bazı sûfîler fıkıh ve akâid gibi İslâmî ilimlerle meşgûl olmayı “işin kabuğunda kalmak” diye itham ediyor, kendilerinin ise “öze ve hakîkate ulaştıklarını” iddia ediyorlardı. Ancak medresede okutulan İslâmî ilimleri önemsemeyen bu tür insanların bazı bid’at ve hurâfelere dalmaları, hattâ tasavvufî ince konuları yanlış anlamaları da sıkça görülüyordu. Bu sebeple İmâm Rabbânî medreselerde okutulan İslâmî ilimleri ihmal etmemiş, hattâ onları tasavvufun üstünde kabul etmiştir. Bu sebeple kendi dergâhında tefsir, hadis, fıkıh, akâid-kelâm kitaplarını da okutmuştur. İmâm Rabbânî âhirette insanların şeriattan, yani namaz, oruç, hac, zekât gibi farzları yapıp yapmadığından, haramlardan uzak durup durmadığından sorguya çekileceğini, tasavvuftan ise sorguya çekilmeyeceğini[i], meselâ “Niçin şu kadar zikir çekmedin?” diye sorulmayacağını söyler. Çünkü zikir farz değil, nâfile bir ibadettir. Namaz ise farzdır. Fıkhı tasavvuftan daha önemli gören İmâm Rabbânî bu konuda Çiştiyye Tarîkatı’ndan Şeyh Nizâmeddin Thânîserî’ye yazdığı bir mektubunda şöyle demektedir: “Meclislerinizde tasavvuf kitapları okunduğu gibi fıkıh kitapları da okunmalı. Farsça yazılmış bol miktarda fıkıh kitabı bulunmaktadır. Mecmûa-i Hânî, Umdetü’l-İslâm, Kenz-i Fârsî bunlardan sadece birkaçıdır. Hatta tasavvuf kitapları hiç okunmasa bile zararı olmaz. Zira tasavvuf sûfînin halleriyle alakalı olması bakımından bu alanda sözün bir tesiri yoktur (tasavvuf hâl ve güzel ahlâktır). Ama fıkıh kitaplarını müzâkere etmemek (helal ve haramı bilmemek) kişiye zarar verebilir.”[ii]

İmâm Rabbânî ibâdetlerin önemini vurgulamak için şu hadîs-i şerîfi nakleder: “Bütün hayırların kendisinde birleştiği Efendimiz (s.a.v.)’in hadîs-i şerîfi olarak Nevâdiru’l-usûl’de Abdurrahman b. Semere’den (r.a.) şöyle nakledilir: ‘Rasûlullah (s.a.v.) bir gün biz Medine mescidinde iken çıkıp geldi ve buyurdu ki: Dün gece ilginç bir rüya gördüm: Ümmetimden bir adamı gördüm, ölüm meleği onun ruhunu almak için gelmişti, derken onun anne ve babasına yaptığı iyilik geldi ve ölüm meleğini geri çevirdi. Ümmetimden bir adamı gördüm, üzerine kabir azâbı yayılmıştı, derken abdesti geldi ve onu bu azaptan kurtardı. Ümmetimden bir adamı gördüm, şeytanlar onu sarmıştı, Allah’ı zikretmesi geldi ve onu şeytanların arasından kurtardı. Ümmetimden bir adamı gördüm, azap melekleri onu kuşatmıştı, namazı geldi ve onu ellerinden kurtardı. Ümmetimden bir adamı gördüm, susuzluktan dili sarkmıştı, havuzun başına geldikçe geri itiliyordu, derken orucu geldi, ona su verdi ve suya kandırdı. Ümmetimden bir adamı gördüm, peygamberler de halka halka oturmuşlardı, ne zaman bir halkaya yaklaşsa kovalanıyordu, derken guslü geldi, onu aldı ve benim yanıma oturttu. Ümmetimden bir adamı gördüm, önünde, arkasında, sağında, solunda, üstünde ve altında zulmet (karanlık) vardı, derken hac ve umresi geldi ve onu aydınlığa çıkardılar…”[iii]

Zâhir-Bâtın Bütünlüğü

İmâm Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre, “İnsanlar kıyâmet günü ancak şerîattan sorumlu olacaklardır, tasavvuftan değil.”[iv] “Tarîkat ve hakîkat, şerîatın hizmetindedir.”[v] “Önce Ehl-i sünnet anlayışı üzere itikâdı düzeltmek, sonra fıkhı öğrenmek lâzımdır. Daha sonra sıra tasavvufa gelir.”[vi] “Bir Müslüman için üç şey gereklidir: Birincisi, itikâdını Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebine göre düzeltmelidir. İkincisi, âlimlerin târifi ve ictihâdları doğrultusunda dînî görevlerini icrâ etmelidir. Üçüncüsü meşâyıhın tarîkatında mânevî terbiyeye girmelidir. Bunlardan ilk ikisi İslâm’ın esâsıyla ilgilidir ve şarttır. Üçüncüsü (tasavvuf yoluna girmek) ise kemâl ve mânevî olgunluk ile ilgilidir.”[vii]

“Sûfîlerin yolu, şerîat ilimlerine hizmet eder, onun dışında kalan bir şey değildir.” Nitekim Bahâeddin Nakşbend’e (k.s), “Seyr u sülûkten, yani tasavvufî eğitim ve mânevî yolculuktan maksad nedir?” diye sorulunca o şöyle cevap vermiştir: “Seyr u sülûkten maksad, icmâlî (özet) olan ma‘rifetin tafsîlî, istidlâlî olanın da keşfî olmasıdır.” Yani “Tasavvufî eğitimin gâyesi, Allahu Teâlâ’nın zâtı, sıfatları ve dînin diğer yüksek konuları hakkında kitaplardan okuyarak ve özet olarak öğrenilen konuların detaylı olarak öğrenilmesi, delille bilinen konuların da keşf ve kalp gözüyle bilinir hâle gelmesidir.” buyurmuştur. “Yoksa tasavvufî eğitimden maksad, şerîatın bildirdiklerinden farklı ve onlara aykırı bilgiler elde etmektir.” dememiştir.

“Tasavvuf yolunda ilerleyip yüksek ve özel bir velîlik (velâyet-i hâssa) mertebesine ulaşan kişiler de, İslâm âlimlerine ve müctehidlere uymak zorundadırlar. Bu konuda velîlerin avâm halktan farkı yoktur. Keşif ve ilhâm, onlara başkalarına nisbetle bir üstünlük getirmeyeceği gibi, onları âlimlere uyma bağından da kurtarmaz… Şerîatın reddettiği hangi hakîkat olursa olsun, o zındıklık ve mülhidliktir (dinden uzaklaşmadır).” “Şerîatın zâhirine ve Ehl-i sünnet âlimlerinin sâbit görüşüne (icmâına) aykırı olan keşifler (mânevî bilgi ve ilhamlar) kabûl edilmeye lâyık değildirler.” “Sûfîlerin mânevî hâlleri, şerîata tâbîdir (uymak zorundadır), yoksa şerîat hâllere tâbî değildir.” “Bir kimse (dînî) zâhirî ilimlerde tam bir mahâret kazanmadıkça, sûfîlerin anlaşılması zor olan sözlerinden istifâde edemez.” “Hayâlî keşiflere, misâlî sûretlerin zuhûruna aldanarak Ehl-i Sünnet ve Cemâat’in sağlam îtikâdlarından ayrılmaktan sakınınız.”

“Taklit edilmeye lâyık olan, şer‘î ilimlerdir. Ebedî kurtuluş Hanefî ve Şâfiî’yi taklide bağlıdır. Cüneyd ve Şiblî’nin sözleri ise sâdece iki fayda için kullanılır. Birincisi, bu hâllerin zuhûrundan önce bu sözleri dinleyen mürîdlere şevk gelir. İkincisi, bu hâllerin zuhûrundan sonra mürîdler, bu sözleri kendi hâllerinin doğruluğuna delil yaparlar. Bu iki fayda hâricinde, onların sözleriyle ilgilenmek doğru değildir.” “Hakîkat, şerîatın hakîkatından ibârettir. Hakîkat, şerîattan farklı bir şey değildir. Tarîkat, şerîatın hakîkatına ulaşmaktır. Yoksa o, şerîat ve hakîkattan farklı bir şey değildir.” “Bir meselede âlimler ile sûfîler ihtilâf hâlinde olduğu zaman, iyice düşünülünce anlaşılacaktır ki, doğru ve haklı olan âlimlerdir… Nübüvvet kandilinden alınan ilim, velâyet mertebesinden alınan ilimden daha doğru ve daha sağlamdır.”

“Sûfilerin uygulaması bir şeyin helal veya haramlığı noktasında delil olmaz. Sûfileri bu işlerinden dolayı mazur görmemiz, kınamayıp durumlarını Allahu Teâlâ’ya havâle etmemiz, onlara yeterli gelmiyor mu? Burada mûteber olan İmam Ebû Hanîfe’nin, İmam Ebû Yusuf’un ve İmam Muhammed’in sözleridir. Ebû Bekr Şiblî’nin ve Ebu’l-Hasan (Hüseyin) Nûrî’nin sözleri değildir.”

“Şer’î hükümlerin (farz, haram, vs.) isbatı husûsunda dikkate alınacak olan Kitap ve sünnettir. Müçtehidlerin kıyâsı ile ümmetin âlimlerinin icmâı da hükümlerin isbatında sadece bir araçtır. Ancak bu dört şer’î delilin dışında hiçbir şey kesinlikle hüküm isbat etme vâsıtası olamaz. Ne ilham helal veya haram konusunda isbat vasıtası olabilir, ne de bâtın erbabının keşifleri farz veya sünnet olma noktasında kaynaklık edebilir. Müçtehid âlimlerin taklit edilmesi konusunda velâyet-i hâssa sahibi olanlarla (evliyâ ile) sıradan mü’minler eşittir. Keşif ve ilhamları diğerlerine karşı onlara bir üstünlük sağlamaz ve ilgili konularda taklit sorumluluğundan onları kurtarmaz. İçtihâdî hükümlerde sıradan mü’minlerden olan Zeyd, Amr, Bekir ve Halid’in müçtehidleri taklit etme noktasında durumu ne ise Zünnûn-ı Mısrî,

[i]Sirhindî, Mektûbât, I, 126 (no. 48).

[ii] Sirhindî, Mektûbât, I, 80-81 (no. 29).

[iii] İmâm-ı Rabbânî, Mükâşefât-ı Gaybiyye, (nşr. Gulâm Mustafa Hân), Karaçi 1965, s. 65—66. (Bu baskıda sehven kitabın adı Mükâşefât-ı Ayniyye olarak yazılmıştır).

[iv] Sirhindî, Mektûbât, I, 126 (no. 48).

[v] Sirhindî, Mektûbât, I, 455 (no. 261).

[vi] Sirhindî, ae, I, 395 (no. 237).

[vii] Sirhindî, ae, I, 157-158 (no. 71).

Sayfayı Paylaş