DAVET VE TEBLİĞ ÂDÂBI

Hayatlarının merkezine Kur’ân-ı Kerim’i yerleştiren sûfîler, “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülüğü nehyeden bir grup olsun.”[1] emrine uymaya çalışmışlardır. Zira bu vazifeyi ifa etmek aynı âyette kurtuluş vesilesi olarak zikredilmiş, kötü sözden ve haramdan sakındırmayan din adamları tenkid edilmiş[2] ve işledikleri günahtan birbirlerini men etmeyenler lanetlenmişken,[3] sûfîler kurtuluş vesilelerini ihmal etmek, böyle ilâhî bir tenkide ve lanete maruz kalmak istememişlerdir. Düzeltme ve uyarma imkânı varken bir noksandan, günahtan yüz çevirmemişler ve davetlerini sadece sûfîlerle sınırlamamışlardır. Zira İmam Gazzâlî kötülükten men edilen kimse için, men edilen şeyin münkerattan olması halinde men vazifesinin gerekli olduğunu ifade eder.[4] Dolayısıyla sûfîler hem birbirlerini hem de diğer insanları kötülükten men etmişler, iyiye, güzele ve hayra davet etmişlerdir.

Mürîdin davet konusunda örneklerinden biri Hz. İbrahim (a.s.)’dir. Hz. İbrahim’in putlara tapan babasını tevhide daveti, davette kullandığı ifadeler ve ifadelerin ardındaki hikmet ideal bir davetçi görüntüsü çizmektedir. Hz. İbrahim’in daveti Kur’ân’da şöyle anlatılır:

“Babasına dedi ki: ‘Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım! Doğrusu sana gelmeyen bir ilim bana geldi, öyle ise bana uy ki seni doğru yola ulaştırayım. Babacığım, şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan Rahmân olan Allah’a asi olmuştur. Babacığım, sana Rahmân’dan bir azabın dokunmasından ve senin şeytanla dost olmandan korkuyorum.”[5]

Bu ifadelerden ilham alarak davetçinin dikkat etmesi gereken beş edebi şöylece sıralayabiliriz: Güzel hitap, akla hitap, gönle hitap, muhataba merhamet, yumuşak ifade.[6]

Hz. İbrahim babasına ismi ile “Ey Azer!” veya “Ey Baba!” değil, “Babacığım!” demiştir.[7] İyi niyetini ortaya koyarak davetinin olumlu neticelenmesini beklemiştir. Ayrıca güzel hitapla başlamayı yeterli görmemiş, her cümlenin başında “Babacığım!” ifadesini yinelemek suretiyle bu güzel hitabı, merhametini ve iyi niyetini muhatabına tekrar tekrar hatırlatmıştır.

Kur’ân’da benzer birçok hitabı bulmak mümkündür. Söz gelimi Nuh (a.s.) inkârcı oğluna “Yavrucuğum!” diye seslenirken[8] Lokman (a.s.) oğluna tavsiyelerine “Yavrucuğum!” hitabıyla başlar ve bu hitabını üç defa yineler.[9] Harun (a.s.), Tur Dağı’ndan öfke ile dönen Hz. Mûsâ’ya “Ey annemin oğlu!” diye seslenir.[10]  Bütün bu hitaplar iyi niyetin göstergesi ve merhamet uyandıracak ifadelerdir.

İbrahim (a.s.) babasına putların taştan ve tahtadan olmalarına dair bir şey söylemeyip taptığı şeylerin noksanlıklarını ve kudretsizliklerini söylemekle babasını düşünmeye sevk etmiştir. Babasının durumunu tenkid veya tavsif etmekten öte, bulunduğu durumu sorgulamasını sağlayacak bir soru sormuştur. Nitekim soru sorarak öğretmek, Efendimiz (s.a.v.)’in metodlarından biridir.[11] Zira soru, mükellefiyetin şartı ve kişiyi doğruya eriştirecek vesilelerden biri olan aklı çalıştırır, kişiyi düşünmeye sevk eder ve zihnin aydınlanmasını sağlar. Hz. İbrahim’e gök cisimlerinin gösterilmesi ve onun bunlara dair birtakım kıyaslar yapmak suretiyle yaratıcı fikrine ulaşması[12] aklın yol göstericiliğine bir örnektir. Mücerret olarak aklın yeterli ve erdirici olduğu söylememekle birlikte, akla hitap etmeksizin gönle yapılacak güzel hitabın eksik ve yetersiz kalacağını ifade etmeye çalışıyoruz. Zira hadis-i şerifte hitabı muhatabın aklına uygun bir seviyede kurgulamanın önemine değinilir.[13]

Hz. İbrahim “Sana gelmeyen bir ilim bana geldi.” diyerek babasının cehaletini değil, kendi ilmini öne çıkarmıştır.[14] Böylelikle babasında öfke ve nefret yerine şefkat ve merhamet duygularını uyandırmayı istemiştir. Muhatabın kalbine değecek ifadeler kullanmak muhatap ile muhabbet bağı kurup muhatabı alıcı hale getirmek peygamberlerin vasfıdır. Zira muhabbetin olmadığı yerde tebliğ ve davet zordur, muhabbet bağı, kulağı sağır, gözü kör eden ön yargıları kırar.

Hz. İbrahim babasına yumuşak bir üslupla hitap etmiş, “Sana bir azabın dokunmasından korkuyorum.” diyerek azabın dokunmasını kesin bir bilgi olarak değil ihtimal olarak dillendirmiştir.[15] Bu hitap ile babasını azaptan sakındırmış olmakla birlikte, olası bir azabın, babasına duyduğu merhametin neticesi olarak kendisini üzeceğini de zımnen ifade etmiştir. Ayrıca bahsi geçen hitap, davetin ve davetçinin sınırını belirlemektedir. Zira cennete vesile olacak veya cehenneme sürükleyecek ameller bilinir. Ancak özel olarak bir kişinin bir amelinden dolayı cennetlik olduğunu söylemek veya bir kişinin bir amelinden ötürü cehenneme gideceğini ifade veya ima etmek katiyetle bilinebilecek şeyler olmayıp zannîdir. Çünkü bu Allah’ın bilgi ve tasarrufunda olan bir şeydir. Muhtelif âyetlerde geçen “Sana düşen tebliğdir, hesap görmek bize aittir.”[16] vb. ifadeler davetçinin sınırını belirlemiştir. Söz konusu sınır belirleme işleminin Efendimiz (s.a.v.)’in şahsında yapılmış olması hiç kimsenin bu sınırı aşmasının kabul edilebilir olmadığını gösterir. Dolayısıyla davetçi, tebliğ ve irşadından sonraki süreçte muhatabını sorgulama ve yargılama yoluna gitmemeli, işi Allah’a havale etmelidir.

Davette yumuşak söz kullanmanın önemi, “Ben sizin Yüce Rabb’inizim.”[17] diyerek sapkınlıkta aşırı giden Firavun’a, ulü’l-azm peygamberlerden Hz. Mûsâ ve kardeşi Hz. Harun’un “Yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alır veya korkar.” emriyle gönderilmeleridir. Muhataba yumuşak ve güzel söz söylemenin bir hikmeti de hitabı işiten sâir kimseleri olumlu yönde etkilemektir. Nitekim Firavun daveti kabul etmemişse de onun yanında bulunup daveti işitenler ve kabul edenler olmuştur.[18]

Mezkûr beş madde ile birlikte Hz. İbrahim’in kendisini Allah’tan alıkoyanlardan uzak durması, onlara tevhidi telkin etmesi, davetine icabet edileceğinden ümidini kesince davete muhatap olanlar için istiğfar etmesi[19] davetçinin bilmesi gereken hususlardandır.

Özetle doğru sözü iyi niyetle, uygun yerde, makul bir metodla, kırıcı olmayan bir üslûpla, kalbe ve akla hitap eden bir şekilde muhataba iletmek başarılı bir davetin anahtarları, nebevî yöntemin vazgeçilmez unsurlarıdır.

 

 

[1]      3/Âl-i İmrân, 104.

[2]      5/Mâide, 63.

[3]      5/Mâide, 78-79.

[4]      İmâm-ı Gazzâlî, İhyâu Ulumi’d-din, Endonezya: Mektebetü Kiryâta. tsz, II, s. 323.

[5]      19/Meryem, 42-45.

[6]      İbn Acîbe, Bahrü’l-Medîd/İbn Acîbe Tefsîri, Çev. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, 2011. V, s. 520.

[7]      İbn Acîbe, İbn Acîbe Tefsiri, V, s. 520.

[8]      11/Hûd, 42.

[9]      31/Lokmân, 13-16.

[10]     20/Tâhâ, 94.

[11]     Örnekler için bk. Abdulfettah Ebû Gudde, Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Öğretim Metodları, Çev. Enbiyâ Yıldırım, Ankara, Otto Yayınları, 2017, s. 89-100.

[12]     6/En’âm, 75-79.

[13]     Ebû Dâvûd, Edeb, 20.

[14]     İbn Acîbe, İbn Acîbe Tefsiri,  V, s. 520.

[15]     İbn Acîbe, İbn Acîbe Tefsiri,  V, s. 520.

[16]     13/Rad, 40.

[17]     79/Nâziât, 24.

[18]     7/A’râf, 120, 121.

[19]     60/Mümtehine, 4,5.

Sayfayı Paylaş