MÜSLÜMANLIĞINI BAŞA KAKANLAR

229-ramazan.altıntaş-05

Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) sahâbe-i kirâmla birlikte Mescid-i Nebî’de otururken, Esedoğullarından bir grup çıka geldi. Onların içinden bir sözcü O’na şöyle seslendi:

“Ey Allah’ın Elçisi! Bizler tek ve ortağı olmayan Yüce Allah’ın biricik İlah olduğuna, Senin de O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdette bulunduk.

Ey Allah’ın Elçisi! Bizler, sen bir ordu göndermeden/savaşmadan kendiliğimizden gelip Müslüman olduk ve arkamızda bıraktıklarımızın da seninle barış halinde olacaklarına kefiliz.” dedi. İşte bunun üzerine Hucurât Sûresi’nin on yedinci âyeti nazil oldu”:[1]

“Onlar İslâm’a girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki: ‘Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Eğer doğru kimselerseniz bilesiniz ki, sizi imana erdirdiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur.”

Bu âyette bedevîlerden Müslüman olan kimseler, Müslümanlıklarını Hz. Peygamber (s.a.v.)’ın başına kakıyorlar. Sanki Allah için değil de onun için Müslüman olmuşlardı. Bu sebeple Müslümanlıklarının bedelini Yüce Allah’tan değil de, Allah’ın Rasûlü’nden istiyorlardı. Hâlbuki Allah yolunda yapılan hizmetler ıvazsız ve garazsız olmalıydı. Hedef, dünyevî çıkarlar elde etmeğe değil, sadece ve sadece O’nun rızâsını gözetmek olmalıydı. İslâm bizden, şartlı bir Müslümanlık istememektedir. Yukarıdaki âyetin, “Seni minnet altına sokmak” pasajında yer alan “minnet” sözcüğü borç altına sokmak mânâsına gelmektedir. Uygun olan, din hizmetleri alanında başkalarına minnet etmemek, onlardan bir şey beklememektir. Bir kimsenin bir başkasına yaptığı iyilikten dolayı karşılık beklemesi hesâbîlik olur. Bunun aksine İslâm bizden, yaptığımız iyilikler karşısında başkasından bir karşılık ya da teşekkür beklemememiz gerektiğini söylemektedir. Bunun adı, hasbîliktir. Kur’an-ı Kerim’de hasbî insanların tavrı şöyle anlatılır:

“Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler. (Yedirdikleri kimselere şöyle derler): ‘Biz size sırf Allah rızâsı için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.[2]

Minnet, İyiliği Yıkar

Eğer bilinirse, bu dünyada ihtidâ etmek sûretiyle Müslüman olmak ve Müslümanlığın bize yüklediği sorumlulukları yerine getirmek, en büyük nimet, en büyük şereftir. Ünlü dilbilimci Râgıb el-İsfehânî, Arapça’da menn ve minnet kelimelerinin ağırlık ölçülerinden olan batman mânâsından alınmış olduğunu savunur. Ona göre minnet, “ağır nimet, bol nimet” demektir. Bu iki şekilde söylenir. Birisi fiil/davranışla meydana gelir. Falan kimse falana lütufta bulundu denildiği zaman, bundan; nimet vermekle onu ağırlaştırdı, ona çok nimet verdi, anlaşılır. Şu âyetlerde geçen “menn” bu mânâlarda kullanılmıştır:

Allah mü’minlere büyük lütuf vermiştir.”[3]Allah size lütfetti.”[4]Andolsun; Mûsâ’ya da nimetler verdik.”[5]Allah nimetini… dilediğine lütfeder.”[6]İstiyorduk ki… onlara lütufta bulunalım.[7] Hakikatte ancak böyle bir iyilik, insanlardan değil Yüce Allah’tan sadır olabilir.

Diğer taraftan minnetin ikinci şekli söz ile olandır. Söz ile minnet ise, insanlar arasında hoş görülmez, çirkin sayılır. Çünkü yaptığı iyilikleri sözle ona buna anlatmak çirkin bir davranıştır. Bu çirkin olduğu için “Minnet, iyiliği yıkar.” denilmiştir.[8]

Bugün yaşadığımız toplumlarda maalesef yardım ettiği insanları ömür boyu kendisine borçluymuş gibi muâmeleye tâbi tutan ve onları minnet altında tutan insanlar vardır. Meselâ bir talebeye burs verir, ömür boyu bunu yaşadığı toplumda dillendirir ve o kimseyi sürekli toplum içinde rencide eder. Yine bir cami yaptırır, bir fakire yardım eder ya da bir camiyi tefriş eder ömür boyu bu yaptıklarını dile getirir. Bu tip insanların çoğu yaptıkları iyilikleri dünyevî ikballeri için basamak olarak kullanırlar. Şahsiyet krizi yaşayan ve dinî hayatlarında gösterişçi dindarlığı temel gâye edinen kimselerin asıl amacı, Allah’ın hoşnutluğunu değil, dünyevî ikballere ulaşmak için, insanların beğeni ve hoşnutluğunu kazanmaktır. Samîmî dindar, Allah’ın emir ve buyruklarını O’nun hoşnutluğunu kazanmak için yerine getirirken, gösterişçi dindar ise, dinî değerleri kişisel çıkarlarını elde etmek için kullanır. Meselâ gösterişçi dindar, bir yoksula ya da herhangi bir kuruma yardım ederken, Allah’ı râzı etmek adına değil de, kameralar eşliğinde kendi reklâmını yaptırmak için yardım eder.

Meydan Yerinde Kim Var, Deyince…

Kur’an bize Müslümanlıklarını Muhammed Mustafa (s.a.v.)’ın başına kakanları niye anlatıyor? Aynı şekilde Kur’an niye bize “Müslümanlığınızı başa kakmayın.” diyor. Böyle bir zihniyete sahip olmanın imanımızı tasdik edici olmadığımızın göstergesi olacağını ilan ediyor. Yine bize en büyük nimetin, Yüce Allah’ın hidâyeti olduğunu bildiriyor. Onun için hakîkî bir Müslüman, Müslümanlığını kimsenin başına kakmaz ve onu dünyevî çıkarları için âlet olarak kullanamaz. Bir Müslümanın akîdesi, Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirmede gücü, tâkati nisbetinde hareket etmek olmalıdır. Cenâb-ı Hak, hiçbir kimseye gücünü aşan bir teklifte bulunmamıştır. İslâm itikadında bir kimseye gücünün fevkında yük yüklemek câiz değildir. Bu konularla ilgili sahâbe neslinde bizim örnek alacağımız birçok olay yaşanmıştır. İslâm’ın ilk günleriydi. “Rahmân Sûresi” yeni nâzil olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.v.) bir grup sahâbenin önünde, “Bu sûreyi Harem-i Şerif’te Mekke müşriklerine karşı kim okuyacak?” demişti. Bu sözünü üç defa tekrarlamıştı. Her üçünde de sahâbelerin içinden beden bakımından en zayıf ve en küçük cüsseye sahip olan, ama imanı volkan gibi atan Abdullah İbn Mes’ud (r.a.), “Ben okuyacağım Ey Allah’ın Rasûlü!” diye öne atılmıştı. Aslında Hz. Peygamber (s.a.v.) beden açısından güçlü, kuvvetli kimselerden birisinin okumasını istemişti. Çünkü o iyi biliyordu ki, bu sûreyi okumanın ağır bedeli olacaktı ve buna da göğüs germek gerekecekti. Onlardan birisi çıkmayınca Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu görevi genç sahâbî Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’a vermişti. Kâbe-i Muazzama’nın yanında müşriklere karşı gür sesiyle Rahmân Sûresi’nin okuyan Abdullah İbn Mes’ud’a yumrukların biri iniyor, biri kalkıyordu. O, ağır saldırılar karşısında kendisinden geçmiş, kan-revân içerisinde kalmıştı. Ayağa kalktığı zaman, “Kandan bir heykel gibiydim.” diyecekti.[9] İşte onun bu cesâretli tavrını “gençliğe hitabesi”nde merhum Necip Fazıl, “Meydan yerinde kim var deyince, sağına ve soluna bakmadan ben varım.” ifadeleriyle dile getirecekti.

Dolayısıyla bir Müslüman Allah yolunda bir görev kendisine tevdî edildiği zaman hesap yapmadan, insanlardan bir beklenti içine girmeden, kimseyi de minnet altına sokmadan, neticeyi Yüce Allah’tan bekleme niyetiyle hareket etmelidir. Çünkü Müslümanlığı başa kakmak, akıl ve iz’andan soyunmuş özü-vicdanı çürük kişilere yaraşır. Bu kişiler bir kimseye bir iyilik yaptıkları zaman onu ya söz veya davranışlarla açıklamaya kalkışarak mahcub eder ve gönlüne ızdırap yüklerler. Hâlbuki Yüce Allah, yapılan hayır işlerinde, güzelliği giderici, gösteriş ve başa kakmak türünden olan kötü davranışlardan bu ümmetin uzak durmasını istemektedir. Şu âyette açıkça bu hususlara dikkatlerimiz çekilir: “Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak (menn) ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isâbet etmiş de onu çıplak, pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez.[10]

Netice olarak, ihlas, samimiyet hem imanda ve hem de amellerde bulunmalıdır. İslâm inancına göre Allah katında insanın yaptığı iyiliklerin ve din hizmetlerinin makbul ve memdûh olmasının yolu samîmî dindarlıktan geçmektedir. Âhirette kurtuluşa erecek olanlar, inanç ve ameli hayatta yaşadıkları dini, salt Allah’a özgü kılanlardır. Başkalarını minnet altında bırakmak için yapılan iyiliklerin Yüce Allah’ın katında bir değeri yoktur. Çünkü bunun adı, dünyevî menfaatler için dini kullanmaktır. Bu sebeple Allah adına yapılan her türlü ibadetin ve iyiliğin makbul olması, her türlü riyâ/gösteriş ve desinler düşüncesinden uzak, salt Allah’ı râzı etme hedefine odaklanmakla olur.

 

 

[1] Bkz. Çetiner, Bedreddin, Esbâb-ı Nüzul, İstanbul: Çağrı Yayınları,2002, II, 831.

[2] 76/İnsân, 8-9.

[3] 3/Âl-i İmrân, 164.

[4] 4/Nisâ, 94.

[5] 37/Sâffât, 114.

[6] 14/İbrâhîm, 11.

[7] 28/Kasas, 5.

[8] el-İsfehânî, el-Müfredât, Beyrut, 2001, s. 477.

[9] Bkz. Zehebî, A’lâmü’n-nübelâ, I, 466.

[10] 2/Bakara, 264.

Sayfayı Paylaş