İMÂM RABBÂNÎ(K.S.)’NİN GÖRÜŞLERİNİ ETKİLEYEN ORTAM

229-necdet.tosun-03

İmâm Rabbânî Ahmed Sirhindî’nin (ö. 1034/1624) yaşadığı dönem olan 16. yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın başlarında Hindistan’da Bâbürlüler Devleti hüküm sürüyordu. Bu dönemde devletin başında Ekber Şah ve ardından Cihângir padişahlık yapmıştı.

Ülkede birçok îmar ve kültür faaliyetleri sürüyordu. Ancak dinî ve içtimâî hayat çalkantı içindeydi. Müslümanlar ile Hindular arasındaki mücâdeleler devam ederken, Ekber Şah -muhtemelen ülkedeki iktidârını güçlendirmek niyetiyle- Hindular’a yakınlık göstermeye başladı. Bununla da kalmayıp “Dîn-i İlâhî” adıyla yeni bir din ortaya attı. Bu gelişmelerden kaygılanan İmâm Rabbânî Ahmed Sirhindî sarsılmaya başlayan dinî esasları muhâfaza etmek ve İslâmiyet’i hurâfelerden arındırmak için kültürel mücâdeleye başladı.

Yazdığı eserler ve mektuplarla Müslüman halkı ve idarecileri İslâmî kurallara bağlı olmaya çağırdı. İmâm Rabbânî Ahmed Sirhindî, o dönemde Hindistan’daki bazı eğitimsiz Müslümanların Hindu dinî merâsimlerine katıldıklarını, birçok Müslüman kadının, Hindular’ın suçiçeği hastalığını iyileştirdiğine inandığı tanrıçaya duâ ettiğini kaygıyla anlatmaktadır.[1]

Ayrıca Müslümanların ibâdette ve kıyâfette bazı bid’atlar îcâd ettiklerini, sûfî görünen câhiller ile dünyâya düşkün kötü âlimlerin topluma zarar verdiğini belirtmektedir.[2]

Kötü âlimler hakkında bir mektubunda şöyle der: “Büyüklerden birisi şeytanı boş otururken gördü. Şeytan insanları yoldan çıkarmak ve vesvese vermekle zihnini meşgûl etmiyordu. O zât bu işin hikmetini sordu. Şeytan: “Bu dönemde kötü âlimler bana çok yardım ettiler ve beni bu işle uğraşmaktan kurtardılar.” diye cevap verdi.”[3]

Ekber Şâh’ın desteklediği, doğru yoldan sapmış âlimlerden Fârig-ı Tebrîzî peygamberliği inkâr eden (Redd-i Nübüvvet hakkındaki) eserini kaleme almış[4], İmâm Rabbânî de bu tür fikirlere karşı cevap mâhiyetinde İsbâtü’n-Nübüvve isimli eserini yazmıştır. Ahmed Sirhindî, o dönemde Hindistan’ın dinî ve sosyal hayatındaki çalkantıları İsbâtü’n-Nübüvve adlı eserinde şöyle anlatır: “Zamanımızın önde gelenlerinden birisi (Ekber Şah ve onun önde gelen bürokratlarından Ebu’l-Fazl Allâmî kasdediliyor) âlimlerden birçoğunu, dîne ve peygamberlere bağlılıklarından dolayı, anlatılması uygun olmayacak şekilde cezâlandırdı. Hattâ iş oraya vardı ki, meclisinde son peygamberin (s.a.v.) ismini anmaktan kaçınır oldu.

Onun güzel ismini (Muhammed) taşıyan kişilerin ismini değiştirdi. Hindistan’da İslâm’ın en önemli alâmeti olan inek (sığır) kesmeyi yasakladı. Mescidleri ve Müslüman kabirlerini tahrib etti. Kâfirlerin mâbedlerine, merâsim günlerine ve ibâdetlerine ise saygı gösterdi… Onların hükümlerini kendi dillerinden (Sanskritçe) Farsça’ya tercüme ederek İslâm’ın izlerini silmek istedi.”[5]

Ahmed Sirhindî, bir mektubunda Hindular’ın Thânîser’de (Thanesar) bir mescidi ve türbeyi yıkıp yerine kendi mâbedlerini inşâ ettiklerini kaydetmektedir. Ayrıca onlar dinî merâsimlerini rahatça icrâ ederken Müslümanların bundan mahrum olduğunu, meselâ Hindûlar’ın oruç gününde Müslümanların pazarda bir şey pişirip satmaması için gayret ettiklerini, ancak Müslümanların oruç zamanı olan Ramazan ayında Hindular’ın rahatça pazarda yiyecek pişirip sattıklarını anlattıktan sonra, bütün bunların Müslüman bir padişah (Cihângir) Dönemi’nde yaşanmasının kendisini daha çok üzdüğünü de ifâde etmektedir.[6]

O dönemde, Hindistan’da heterodoks (sapkın) mâhiyette Zikrî Fırkası, Revşeniyye (Rûşenâiyye), Mehdevî Hereketi ve İran’daki Safevî Hükümdârı Şah Abbâs Safevî’nin katliâmından kaçarak Hindistan’a gelen birçok Noktaviyye mensubu bulunmakta idi.[7] 16. yüzyılın başlarında Sadhu Nanak tarafından Hind kast anlayışına bir tepki olarak doğan Sih dini de etkinliğini arttırmaya başlamıştı.

Dinî hayatta yaşanan bu kargaşa döneminde Ekber Şah’ın ortaya attığı Dîn-i İlâhî (Tevhîd-i İlâhî) fikri zihinleri daha da bulandırdı. Bu yeni din tabanda geniş kitlelere ulaşamamış (mensuplarının 19’u geçmediği söylenir) ve Ekber Şah’ın ölümüyle tarihe karışmış ise de, Müslümanları endişe ve üzüntüye sevketmişti.

Dîn-i İlâhî’ye göre, İslâm Peygamberi’nin gelişinin üzerinden 1000 yıl geçmiş ve İslâmiyet tabîî ömrünü tamamlamıştı. Bu dinde Güneş’e tapılır, reenkarnasyona inanılır, domuz eti helâl sayılırdı. Ekber Şah, kendisine saygı secdesi yaptırır, Yogiler’e de özel bir ilgi gösterirdi. O dönemde Hindistan’daki dinî hayatın bu yapısı İmâm Rabbânî Ahmed Sirhindî’yi İslâmiyet’i hem destekleyip güçlü bir hâle getirme, hem de hurâfelerden arındırarak tekrar saf hâline çevirme ve yenileme (tecdîd, ıslâh, ihyâ) düşüncesine güçlü bir şekilde sevketmiştir. Bu gâyeyle Ahmed Sirhindî o dönemin önde gelen bürokratlarına birçok mektup yazıp onları teşvik etmiş, ayrıca dostlarına yazdığı mektuplarla ve diğer eserleriyle çevresindeki insanları yönlendirmeye çalışmıştır. Ekber Şah dönemi bürokratlarından dostu Şeyh Ferîd Buhârî’ye yazdığı şu cümleler, Sirhindî’nin duygularını özetlemektedir: “Hayırların en büyüğü, İslâm’ın güçlenip değer kazanmasına çalışmak, onun hükümlerinden her birini ihyâ etmeye gayret etmektir. Bilhassa İslâmî esasların yıkılmaya yüz tuttuğu böyle bir zamanda.”[8]

 

[1] İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, Karaçi 1392/1972.

[2] Ahmed Sirhindî, age, I, 124 (no. 47).

[3] Sirhindî, age, I, 96 (nr. 33).

[4] Takıyyüddin Evhadî, Arafâtü’l-Âşıkîn (nşr. Z. Sâhibkârî- A. Fahreddin), Tahran 2010, II, 1063.

[5] Ahmed Sirhindî, İsbâtü’n-Nübüvve, Resâil-i Müceddidiyye (nşr. Mahbûb İlâhî), Lahor 1385/1965 içinde, s. 22.

[6] Ahmed Sirhindî, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, II, 233-234 (no. 92).

[7] S. Abul Hasan Ali Nadwî, Saviours of Islamic Spirit, Lucknow 1983, III, 32-42, 48-52.

[8] Ahmed Sirhindî, Mektûbât, I, 126 (no. 48).

Sayfayı Paylaş