Son Fütuhatçı ‘Yularsız Arslan’ SULTAN II. MUSTAFA

228-ismail-çolak

2 Haziran 1664 tarihinde Edirne’de dünyaya geldi. Babası Sultan IV. Mehmed, annesi Emetullah Gülnûş Sultan’dı. IV. Mehmed’in büyük oğluydu. Doğumu dolayısıyla yedi gün yedi gece şenlik yapıldı. Beş yaşına geldiğinde Bed-i Besmele Merasimi yapıldı. Hocası Vani Mehmed Efendi ilk dersini verdi.

 

Zorlu Şehzadelik, Seviyeli Eğitim

Şehzadelik döneminde uzun yıllar annesi, lalası ve saray görevlisiyle birlikte Şimşirlik’te kaldı. Çocukluğu ve gençliği, kısıtlı bir ortamda, türlü sıkıntılar ve zorluklarla geçti. 1672’de sekiz yaşındayken babası IV. Mehmed’in çıktığı Birinci Lehistan Seferine katıldı, onun yanında Babadağı’na kadar gitti. Büyük mutluluk ve sevinç yaşadığı anlardan biri de 6 Haziran 1675’teki sünnet düğünüydü.

Annesi Gülnûş Sultan çok akıllı ve dindar bir kadındı. Şehzadesinin eğitimi üzerinde çok durdu. Oğluna ünlü hocalardan dersler aldırdı. Vani Mehmed Efendi, Erzurumlu Feyzullah Efendi ve İbrahim Efendi bunlardan birkaçıydı. Yüksek seviyede eğitim gördü. Ayrıca devrin usta hattatları Hocazade Mehmed Enverî ve Hafız Osman Efendilerden hat talimleri gördü. Özellikle sülüs, nesih ve celî yazılarda başarılı örnekler verdi. Şiir ve edebiyatla ilgilendi, güzel şiirler ve yazılar kaleme aldı. Askerî konularda da kendisini yetiştirdi. Okçuluk ve harp oyunlarında ustalaştı.

 

Tahta Çıkışı: Din Yolundan Dönmeyiz!

6 Şubat 1695’te amcası II. Ahmed’in ani vefatı üzerine, 22. padişah olarak tahta çıktı. Hükümdar olduğunda 31 yaşındaydı. Tahta çıkarken şu yemini etti: “Zevk ve sefa bana haram olsun!” Gerçekten de tahta oturur oturmaz ilk işi, Sadrazam Sürmeli Ali Paşa’yı huzuruna çağırarak şu emri vermek oldu: “Padişahlar ne zaman rahata düşmüşlerse millet huzursuz oldu. Biz bundan sonraki günlerimizde zevki ve rahatı kendimize haram eyledik! Babam Sultan Mehmed zamanından beri düşmanlarımız etrafımızı sardı, memleketimize girdi. Nice Peygamber ümmetinin rızkını ve namusunu yağmaladılar. Şimdi Allah’ın yardımıyla sefere gitmek isteriz.”

Devlet büyükleri padişahın bu kararını düşündüler ve şu sonuca vardılar: “Padişahın sefere çıkması için büyük paralar lazımdır. Oysa devlet hazinesi boştur. Önceden olduğu gibi sadrazamı, başkomutan tayin etsin. Kendisi sarayda oturup devleti yönetsin.” II. Mustafa bunu duyunca öfkeyle yerinden fırladı ve sefere çıkma isteğindeki kararlılığını şöyle ortaya koydu: “Bize hazine lâzım değil. Gerekirse kuru ekmek yeriz, vücudumuzu din uğruna siper eder, canımızı feda ederiz! Ne kadar güçlükle karşılaşsak da sabrederiz. Allah’ın kullarına hizmetimizi tamamlamadan da geri dönmeyiz!”

 

Ordunun Başında Zaferden Zafere

Tahta çıktığı yıllarda 1683 Viyana Kuşatması’yla başlayan Kutsal İttifak Savaşları bütün hızıyla sürüyordu.  İlk önemli fetih haberi, 22 Şubat 1695’de Sakız Adası’ndan geldi. Hükümdar, sevincinden saatlerce dua ve ibadet etti. Kendine güveni ve cesareti arttı, sefere çıkma ve zafer kazanma arzusu güçlendi. Avrupa cephesindeki kötü gidişatın, kendisinin komuta edeceği bir ordunun kazanacağı savaşlarla biteceğini düşünüyordu. Bu inançla  30 Haziran 1695’te Avusturya Seferi’ne çıktı. 9 Eylül 1695’te Lippa Kalesi’ni fethetti. Bunu 18 Eylül 1695’te Zeytinburnu, 22 Eylül 1695’te Lugos zaferleri izledi.

Padişah ikinci seferine Nisan 1696’da çıktı. Belgrad’da yapılan istişareden sonra Hırka-i Şerif Sandığını açtırıp ulema ve vezirler önünde ağlayarak dua etti. Allah’a, kendisine Kanunî’nin, Mohaç’ta kazandığına benzer bir zafer ihsan etmesi için yalvardı. Makbul dua, beraberinde 27 Ağustos 1696’daki Olah Zaferi’ni getirdi.

 

Azak’ta Direnen 500 Osmanlı

Rus Çarı Deli Petro, 200 bini aşan büyük bir orduyla 1695’te Azak Kalesi’ni kuşattı. Kalede birkaç bin kişilik Osmanlı kuvveti vardı. Yiğit askerler öyle bir destansı savunma yaptı ki, Rus ordusuna karşı kaleyi tam 95 gün korudular. Sonunda, Rusları püskürtmeyi başardılar. Ruslar, 30-40 bin kayıp vererek geri çekildiler.

Ertesi yıl Çar Petro, bütün gücüyle Azak Kalesi’ne tekrar saldırdı. Önceki savunmada harap düşen kale henüz tamir edilmemişti. İçinde de yorgun ve bitkin vaziyette 400-500 Osmanlı askeri kalmıştı. Yine de 64 gün süreyle kaleyi ikinci kez kahramanca savundular. Fakat yiyecek, içecek ve barutları tükenmişti. Nihayetinde daha fazla dayanamadılar ve anlaşma yoluyla kaleyi Ruslara teslim etmek zorunda kaldılar. (6 Ağustos 1696)

 

Zenta Yenilgisi

Osmanlı Ordusunun II. Viyana’da ağır bir yenilgiye uğraması, Avrupa’da büyük bir hayret ve şaşkınlık, tarifsiz bir sevinç ve heyecan meydana getirdi. Papa XI. İnnocentius, Osmanlıların önce Macaristan, ardından tüm Avrupa ve Balkanlardan atılması için büyük gayret gösterdi. Lehistan Kralı Jan Sobieski’nin kuşatma sonrasında söylediği “Türkleri Avrupa’dan atmanın vakti geldi” sözü de Viyana’da temelleri atılan haçlı ittifakı fikrini güçlendirdi. Avusturya, Lehistan, Venedik, Malta ve Rusya, Osmanlı’ya karşı “Kutsal İttifak” oluşturmakta gecikmedi.

1684’te üç koldan Osmanlı topraklarına saldırıya geçtiler. Viyana Bozgunu’nun verdiği güç ve cesaretle, Osmanlı ile 16 yıl süren Kutsal İttifak Savaşları’nı gerçekleştirdiler. Osmanlı bu savaşlarda üst üste büyük yenilgiler aldı. II. Viyana ile başlayan bozgunlar ve talihsizlikler maalesef devam etti. Osmanlı tarihinde Felâket Seneleri olarak da anılan bu bozgunlar zincirinin son halkası, II. Mustafa zamanında Eylül 1697’de yaşanan Zenta Yenilgisi oldu. Bu sefer, padişahın üçüncü ve son seferiydi. Savaşta, Sadrazam Elmas Mehmed Paşa ile birlikte yirmi civarında kumandan şehit düştü. Ordunun sekizde biri imha edildi. Zenta Yenilgisi karşısında padişah kendisini tutamadı, diz çöküp ağladı. Viyana ile başlayan, Zenta ile biten bu bozgunlar süreci maalesef Karlofça’yla noktalandı. Osmanlı Devleti’nin Avrupa karşısındaki çözülüşü ve gerilemesi daha da hızlandı.

 

Diplomatik Zafer: Karlofça

26 Ocak 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Batı karşısında ilk kez ağır toprak kaybına uğradı. Temeşvar eyaleti hariç, tüm Macaristan’ı kaybetti. Podolya’yı Lehistan’a, Dalmaçya kıyılarını ve Mora’yı Venedik’e, Azak Kalesi’ni ise Ruslara kaptırdı. Ancak Karlofça, Osmanlı için büyük bir felâket olduğu kadar, devletin toparlanması ve zaman kazanması açısından da önemli bir fırsattı. Çünkü Osmanlı, felâket senelerindeki durumu dikkate alındığında, Zenta Bozgunu sonrasında Karlofça’yı imzalamayıp savaşa devam etseydi, daha büyük bir felâketle ve daha ağır bir antlaşmayla karşılaşması muhtemeldi.

Karlofça’da Osmanlı’yı, Reisülküttap Rami Mehmed Efendi temsil etti. Rami Mehmed, Karlofça’ya 1200 kişilik diplomat ordusu ile gitti. Osmanlı açısından düşman son derece kuvvetli, savunulacak meseleler oldukça çetindi. Osmanlı anlaşma masasına -ağır yenilgilerden çıkmasına rağmen- onurluca oturdu, aciz ve boyun bükücü bir tutum sergilemedi. Rami Paşa günlüğüne, Osmanlı’nın yenik taraf psikolojisi ve ezilmişliğiyle değil, hâlâ kendine güvenen büyük devlet psikolojisiyle oturduğunu yazmıştı. Paşa, görüşmeler sırasında birbirine düşen ittifak devletlerinin aralarındaki çıkar çatışmalarından faydalanmasını bildi. Osmanlı temsilcilerinde toprak vermekten çok, işgale uğrayan topraklarını geri alma inanç ve gayreti vardı.

Karlofça’da baskın çıkan ve kısmen galip gelip “diplomatik zafer” kazanan taraf, daha çok Osmanlı oldu. Sonuçta Kutsal İttifak Devletlerinin temsilcileri, diz çöktürdüklerini sandıkları Osmanlı’dan tahmin ettiklerinden daha az toprak koparabildiler. Öyle ki bu durum, bazı Avrupa devletlerinde Osmanlı temsilcilerinin kurnazlığı, diplomatik atakları ve “Hıristiyanları aldattıkları” şeklinde değerlendirildi.

 

Tahttan İndirilişi ve Vefatı

Karlofça’dan sonra Osmanlı’nın, Avusturya ve Rusya ile savaşları bir süreliğine durdu. Gerek son yaşanan olumsuz gelişmeler, gerekse bu barış dönemi II. Mustafa’da, babası IV. Mehmed gibi av merakının başlamasına yol açtı. Artık İstanbul’da fazla durmuyor, günlerini genellikle Edirne’de, avlanmakla geçiriyordu. Devlet işlerini vezirlerine, eski hocalarına ve şeyhülislâma bırakmıştı. Bu da devlet işlerinin aksamasına, düzenin bozulmasına ve karışıklıklara sebep oldu.

Durumdan rahatsız olan Yeniçeri, harekete geçmekte gecikmedi. İsyan çıkartarak İstanbul’dan Edirne üzerine yürüdü. Amaç, padişahı tahttan indirmekti. II. Mustafa, ordunun Edirne’ye girişine engel olmaya çalışsa da başaramadı. Sonuçta, 22 Ağustos 1703’te tahttan uzaklaştırıldı. 8 yıl 6 ay 17 gün padişahlık yaptı. Tahtın yeni sahibi kardeşi III. Ahmed oldu.

Tahttan indirildikten sonra çok fazla yaşamadı. 4 ay 8 gün sonra (mesane/prostat kanseri, istiska, şiddetli üzüntü veya eceliyle) hayata veda etti. Henüz 39 yaşındaydı. Cenazesi İstanbul’dan Edirne’ye getirildi. Cenaze namazını Ayasofya vaizi Şeyh Mustafa Efendi kıldırdı. Naaşı, Yeni Cami civarındaki Vâlide Turhan Sultan Türbesi’ne, babası IV. Mehmed’in ayakucuna defnedildi. (29 Aralık 1703)

 

Kişiliği, Padişahlığı ve Eserleri

  1. Mustafa, sarı sakallı, ela gözlü, iri vücutluydu. Diğer padişahlar gibi çok dindardı. Zeki, bilgili, becerikli, yumuşak tabiatlı ve alçakgönüllü idi. Doğruluğu sever, yalandan nefret ederdi. Âlimleri, şairleri ve sanatkârları sever ve korurdu. Ulema ve hocalarıyla sohbet etmekten büyük zevk alırdı.

Zamanının sayılı hattatlarından sayılacak kadar kendisini hat sanatında yetiştirdi. “İkbalî” ve “Meftunî” takma isimleriyle şiirler ve ilâhiler yazdı. Mektep ilâhilerinden “yessir lenâ hayre’l-umûr” nakaratlı ilâhinin güftesi ona aitti. Yazdığı düz yazılarda ise “Derviş Mustafa” adını kullandı. Musikiyle de alâkadar oldu, bazı besteler yaptı.

“Yularsız Arslan” lakabıyla anılacak kadar fütuhatçı tabiatlıydı. Sefere katılan son padişahtı. Saltanatının ilk dönemlerinde parlak zaferlere ve fetihlere imza attı. Osmanlı Devleti eski güç ve kudretine yeniden kavuşur gibi oldu. Fakat 1697’deki Zenta Yenilgisi ile bu durum bozuldu. Hükümdarlığının son yılları üst üste yaşanan yenilgiler, toprak kayıpları ve başarısızlıklarla geçti.

En hayırlı hizmeti; devlet adamları ve âlimleri sosyal, dinî ve kültürel kurumlar yapmaya teşvik etmek oldu. Bu sayede özellikle İstanbul’daki kütüphane, çeşme ve cami sayısında artış yaşandı. Zamanında inşa edilen mimarî eserler şunlardı: Saraçhanebaşı Amcazade Hüseyin Paşa Külliyesi, Anadolu Hisarı üzerindeki Meşruta Yalısı, Fatih’te Millet Kütüphanesi, Erzurum Kurşunlu Camii. Ayrıca Edirne’de Saraçhane Köprüsü’nü onarttı. İnebahtı’da II. Beyazıt Camii’ni yeniden inşa ettirdi. Mescid-i Harâm’da Hacerülesved’in mahfazasını, Kâbe tavanını tutan direkleri ve yüzeye inen merdiveni, Mescid-i Kubâ’nın eskiyen duvar ve minaresini yeniletti. (Peygamberimizin devesinin ayak izinin korunduğu ve üzerine cami yapılan) Mebrekü’n-Nâka üstüne dört direkli bir kubbe, dışarıya bir sebil ve abdest alma yerleri yaptırdı, derin su kuyuları kazdırdı.

 

Kaynakça: Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekayiât, Haz: A. Özcan, Ankara, 1995; Fındıklı Mehmed Ağa, Nusretnâme-I, Haz: İ. Parmaksızoğlu, İstanbul, 1962; Râşid Mehmed Efendi, Tarihi Râşid, C.2, İstanbul, 1282; Mustafa Naîmâ Efendi, Naîmâ Tarihi, C.1, İstanbul, 1280; Dimitri Kantemir, Osmanlı İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküş Tarihi, Çev: Özdemir Çobanoğlu, C.3, Ankara 1980; Rami Mehmed Paşa, Karlofça Sulhnamesi; Behçeti-al Seyyid İbrahim, Silsiletü’l-Âsafiyy fi Devleti’l-Hakaniyeti’l-Osmanniyye, Köprülü Ktp., 9435 II. K. 212, 180b; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.3/1, 4/1, Ankara, 1988;  Bekir Sıtkı Baykal, “Râmî Mehmed Paşa”, İA, C.9; Cengiz Orhonlu, “Mustafa II”, İA, C.8; Abdülkadir Özcan, “Mustafa II”, DİA, İstanbul, 2006, C.31.

Sayfayı Paylaş