SEVGİLİNİN YOLUNA CAN FEDÂ EDEBİLMEK

musa-228

Hakk’a kavuşmanın yegâne yolu aşktır. Aşk ehli mutasavvıflar, nefisle mücadele etme, dünyadan ve dünyevî her şeyden vazgeçme yönünde büyük fedakârlıklar göstermişlerdir.  Bu fedakârlık yolunda;  maksuda varmak, tasavvufî anlamda seyr u sülûk denen bu tecrübeyi kazanabilmek için bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde ilerleme sağlayabilmişlerdir.

Sûfiler tarafından kâinatın “varlık/var oluş sebebi” olarak telakki edilen “aşk”, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi, sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması gibi manalara gelmektedir.

Tasavvuf kültüründe aşkın bu kadar merkeze alınmasının en önemli sebebi, hadis-i kudsi olarak kabul edilen Allah’ın “Gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim/sevdim ve bu yüzden âlemi yarattım.”[1] sözüdür. Burada “bilinmek”ten maksat marifet, “istemek”ten maksat da muhabbet yani aşktır. Bu anlamda âlem, Allah’ın sevgiyle tecelli etmesinden meydana gelmiştir. Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyurur:

Kenz-i Hudâ’nın güheri mâye-i zâtın eseri

“Men aref”in hoş haberi sıdkı bütünlerde bütün[2]

Buradan hareketle sûfiler, kâinatta var olan her şeyin muhabbetin bir tezahürü olduğu kanaatindedirler. “Muhabbetullah”ı kendi düşünce, ruh ve inanç dünyasının merkezine koymuş ve âlemi bu merkezden seyreden bir diğer sûfi ve pîr Hz. Mevlânâ da aşkın, âşık da dâhil olmak üzere sevgili dışındaki her şeyi yakıp yok ettiğini sıklıkla dile getirmiştir. Hz. Mevlânâ, “Aşk öyle bir alevdir ki parlayınca, sevgiliden başka ne varsa her şeyi yakar.” der. Bir başka deyişle, aşk, onun için her şey demektir. Buna karşılık aşksızlık hayatın sona ermesi, bir bakıma yok olmaktır. “Aşksız geçen ömrü hiç hesaba katma, yaşadım sayma. Aşk âb-ı hayattır, onu canla başla kabul et. Âşıklardan başkasını sudan çıkmış balık bil.”[3]

Bu yazımızın merkezindeki Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî’deki beyit şöyledir:

Kim koymadı cân râhına maksûduna yetmez    

Sâliklere mi’râc-ı muallâ nazarındır[4]

(Kim sevgilinin yoluna cânını feda etmediyse, istediğine kavuşamaz. Bu yolun manevî bağlıları için, yücelmenin sırrı aşkla nazar eden mürşidin bakışları altında bulunmaktır.)

Aşk Yolunda Fedakârlık

Klasik şiirimizde aşk anlayışı tasavvufî yorumların etkisiyle hayli geniş ve derin bir anlam kazanmıştır. Başta sûfiler olmak üzere şairlerce aşk, varlığın başlangıcına ve insanın yaratılışına sebep olarak gösterilmiş; hayat ancak aşkla anlamlandırılmıştır. Pek çok sûfi şair insanın yaradılışını yukarıda arz ettiğimiz “O gizli bir hazineydi, bilinmeyi istedi ve bilsinler diye kullarını yarattı.” ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yaradılışına atfen “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” kudsî hadislerine bağlamıştır. Birbirinden farklı ve çok sayıdaki yorumlar dünya ve ahiret hayatı arasındaki münasebetle de irtibatlandırılmış, Allah’ın rızasını kazanmak en büyük arzuya dönüşmüş bu da onun aşkının yolunda fedakârlığa dayandırılmıştır. Kulun aşkında başarıya ulaşması kendi nefsinden sıyrılması ve bu uğurda her türlü cefaya katlanmasıyla mümkündür. Bu yorumların Allah yolunda can ve mal feda etmenin gerekliliğini öğütleyen ayet ve hadislerle de ilgisi vardır. Tasavvuf kaynaklarında pek çok sûfinin ilahî aşktan ötürü makamlarından ve mallarından yaptıkları fedakârlıklar ve Allah yolunda mutlak aşka ve vuslata ulaşmak yolundaki çabaları anlatılır. Aşkta nihaî hedef vuslata ermek ve maşukun rızasını kazanmak ise kul için gerekli olan da geçici dünyevî arzular ve makamların (mâsivanın) peşinde olmamaktır. Bu yüzden tasavvufî öğretilerde candan geçme, can ve mal feda etme hikâyeleri sıklıkla söz konusu edilir. İbrahim Edhem’in ve Hâkim Senaî’nin makamlarından vazgeçip kendilerini aşk yolundan alıkoyacak unsurlardan uzak durmaları, mutlak hakikate, vuslata ermek üzere varlığını ateşin, ışığın varlığında yok eden pervanenin (müridin) macerasının anlatıldığı şem ü pervane mesnevileri, Allah yolunda savaşırken can verip baş oynatan gazilerin maceralarının anlatıldığı gazavatnâmeler hep bu fedakârlıkların anlatısıdır.[5]

Âşığı bütün bu fedakârlıklara yönelten şey aşk tutkusundan kaynaklanan ve aşkın kemâlinin göstergesi olan itaat anlayışıdır. Bu nedenle sevgilinin isteyeceği acı ve ölüm âşık tarafından memnuniyetle karşılanır. Sûfilere göre aşkın en kâmil hali bu yolda gerçekleşen ölümdür. Bu nedenle bazı menkıbelerde Hallac’ın ölüme güle oynaya gittiği anlatılır. Bütün bunlar tasavvuf çevrelerinde çile ve ıstırap düşkünlüğünü beraberinde getirmiştir. Âşıklar aşk yolunda katlandıkları acılar ölçüsünde imtihan edildiklerine, dertler ve belalar oranında Allah’a yakınlıklarının var olduğuna inanmışlardır.  Istırabın zirvesi ve sadakatin en yüce tasdik makamı ise maşuk uğrunda can vermektir. Bu durum sûfi çevrelerde çokça yorumlanan “Ölmeden önce ölünüz.” hadisiyle gerekçelendirilmiş, âşığın kendi varlığından geçmesi, nefsinden sıyrılması ve fena makamına ulaşması için şart görülmüştür.[6] Âşık maşuktan gelen her şeye razıdır, hatta onu ihsan kabul edip,   kayıtsız şartsız bir teslimiyet içindedir:

Sabredip Hak’dan gelen cümle belâya râzı ol    

Dostdan ihsândır deyüben ehl-i idrâk olagör[7]

Divan şiirinde aşka dair ifadeler ve âşığın aşkına dair duygu ve istekler yukarıda anlatılan yorumların yanında sürekli olarak sevgili yolunda can vermeyi, fedakârlık yapmayı, çile çekmeyi öne çıkarmıştır. Aşkın beşerî haliyle ilahî hali arasındaki münasebet esas alınarak kurgulanan bazı mesnevilerde âşığın (salikin, kulun, müridin) sevdiğinden ayrı düşmesi, çile çekip olgunlaşması onun mutlak hakikati bilip idrak etmesiyle ve en nihayet kimi zaman canını teslim etmesiyle sonuçlanmıştır. Mecnûn’un firkati, Aşk’ın Hüsn’e kavuşmak üzere yaptığı tehlikelerle dolu yolculuklar, Simurg’u bulmak üzere sıkıntılar çekerek yol alan kuşların yolculuğu hep bu aşkın yorumlarının örnekleridir.[8]

Sevgilinin Uğruna Ölümü Göze Alabilmek

Hulûsi Efendi  (k.s.), aşkı yüce bir ideal, bir büyük dava olarak görmesinde, aşkın, sahibinin canından geçmesi gereği yatmaktadır. Zira sevgili uğruna ölümü göze alamayan kimse hakiki âşık sayılamaz.

Âşık olmak, muhabbet şarabını yudumlamak, âşığın yüreğinin âdeta dilim dilim olmasını, bu yolda karşısına hangi mihnet çıkarsa çıksın, hiç tereddüt etmeden göğüs germesini gerektirmektedir. Eğer bu yüreklilik o kimsede yoksa o gerçek âşık değildir. Çünkü gerçek âşık, muhabbetin şevkinden canını verir, fakat bunu bir acı olarak hissetmez. Hoca Ahmed Yesevî, “Gerçek âşıkların rengi soluktur.”, “Gerçek âşıklar geçer imiş canını bırakıp.”, “Gerçek âşıklar daima diri, ölmüş değil.” diyerek gerçek âşıkların vasıflarını saymaktadır. Ahmed Yesevî, âşıklık iddiasında bulunup mâsivâdan, yani dünyadan vazgeçememeyi çok sert bir şekilde eleştirir. Ona göre, bunu beceremeyen kimse sahte âşıktır.[9]

Gerçek âşık olmanın temel gereği olan riyazetin unsurları tasavvuf kültüründe, az yemek, az konuşmak, az uyumak ve halvet, nefesle mücadele, masivâdan vazgeçebilme ve fedakârlık olarak belirlenmiştir. Çünkü bunlar, olgunluğa ulaşmak isteyen dervişi birçok yönden eğiten prensiplerdir. Hulûsi Efendi (k.s.), hem kendi hayatında bunları uygulamış, hem de âşıklığın şartı olarak telakki etmiş ve beyitlerinde zikretmiştir.

Nefis mücadelesi demek bir anlamda, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Ölmeden önce ölünüz.”[10] tavsiyesini yerine getirmektir. Çünkü ölmeden önce ölmek, insanın dünyaya olan bağlılığını olabildiğince köreltmektir. Hulûsi Efendi Hazretleri de bahsi geçen hadisten iktibas yaparak bunu âşıklığın bir gereği olarak telakki etmiştir:

Ölmeden öndin bul memât hayy ol içip âb-ı hayât

Hem ol ki mahv-ı mahz-ı zât cân vâkıf-ı esrâr ola[11]

Tasavvuf ehli, mâsivâ ile mücadeleyi öyle sıkı tutmuşlardır ki Allah için yapılan amel ve ibadetlerin dahi, Hakk’a vuslatta bir engel olması gerektiğine dikkat çekmişlerdir. Mesela, tasavvuf tarihinde adı “ilahî aşkla” özdeşleşen Râbiatü’l-Adeviyye’nin ibadet anlayışı Allah’a cennet arzusu ya da cehennem korkusu sebebiyle değil, yalnızca Hak için ibadet etmeye dayalıdır. Onun bu husustaki şu sözü meşhurdur: “İlâhî! Eğer sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak! Eğer sana cennet ümidiyle ibadet ediyorsam beni cennetinden mahrum et. Eğer sana yalnızca zâtın için, zâtının sevgisinden dolayı kulluk ediyorsam beni ebedî cemalinden mahrum bırakma!” “Aşk şehidi” olarak bilinen Hallâc-ı Mansur, ilahî aşk ve Hak uğrunda canını feda etmenin sembol ismi olmuştur. Hem edebiyatta hem tasavvufta aşkın candan vazgeçiş olması yönü genellikle Hallâc üzerinden anlatılmıştır. Hulûsi Efendi’de ideal âşık modellerinden biri de Hallâc’dır. “Cânını vermeyi bayram gibi gören Mansur’un sevgilinin yoluna kurbân oluşunu” örnek vermiştir:

Îd-ı vaslını bulan cânını etmiş fedâ

Mansûr gibi yoluna hep kurbâna gelmişler[12]

Sufiler, mâsivâyı büyük ölçüde dünya ve dünyevi bağlar olarak telakki etmişlerdir. Sevgiliyle araya giren her şey mâsiva görülmüştür. Mâsivâyı gönlünden silip atması gereken âşığın aradaki bütün perdelere tavır alması gereklidir. Bunu bir menkıbeyle açıklayalım:

Azrail Araya Girdi

Azrail canını almaya geldiğinde Hz. İbrahim, canını kolay teslim etmez. Azrail’e:

– Yürü git, Sultan’a arz et, Halil’inden can istemesin artık, der.

Yüce Allah buyurur ki: “Eğer Halil’imsen Halil’ine canını feda et! Hâlbuki sen canını vermemeye uğraşıyorsun. Başka kim böyle dostundan canını esirger?”

Yanında bulunanlardan birisi de Hz. İbrahim’e:

– Ey âlemin nuru, neden Azrail’e can vermiyorsun? Âşıklar bu yola canlarını koyarlar; sen ise bir canını esirgiyorsun deyince:

Halillullah der ki:

– Ben hemen canımı verecektim ama araya Azrail girdi. Hâlbuki ateşe atılırken Cebrail gelmiş, “Ey Halil, benden bir şey iste.” demişti. O zaman ben Cebrail’e bakmadım. Çünkü yolumu kesiyor, beni Rabbimden alıkoyuyordu. Cebrail’e bile baş eğmemişken ben, nasıl olur da Azrail’e can veririm?

Allah’tan “Canını feda et.” sesini duymadıkça can veremem ben. Fakat O can vermemi emrederse, bütün can ülkesi yarım arpa bile etmez bence. O emretmedikçe iki âlemde de canımı başka birisine teslim edemem ben. Diyeceğim bundan ibaret.”

Gerek tasavvufta ve gerekse edebiyatta pervane ile ateş örneği, âşığın kendini, yani sahip olduğu varlığını yok ederek maşuka kavuşmasını anlatmak üzere kullanılan meşhur bir metafordur. Söz konusu örnekten de anlaşılacağı gibi, maşuk ile vuslata ermek, âşığın yokluğa ulaşmasına bağlıdır. Hulûsi Efendi ve pek çok sûfinin aşk ve âşık tanımında varlığı, canı ve sahip olduğu her şeyi feda etme, yokluğa erme, sevgili için candan geçme teması öne çıkmaktadır:

Şu pervâneyi görmen mi verip cân

Yanar nârdan geçer yârdan geçilmez[13]

Pervane ve Şem’in Aşkla Dolu Hikâyesi

Ünlü tasavvuf şairi Feridü’d-din Attar’ın kuşların dilinden hikâyeler anlattığı Mantıku’t Tayr isimli bir kitabı vardır. İşte o kitabından gerçek aşka ait pervane ile şemin hikâyesi çok dikkat çekicidir:

“Bir gece pervane böcekleri toplanıp, bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışıyorlarmış. İçlerinden birisi demiş ki:

– Hepimiz birden gidip boşuna yorulmayalım. Birimiz gidip mum bulsun, sonra gelip bize haber versin.

Bir pervaneyi seçip göndermişler. Gönderdikleri pervane uzakta bir köşk, köşkün içinde de apaydın bir mum görmüş, heyecan içinde dönüp geri gelmiş. Gördüğü, anladığı kadarıyla mumu anlatmaya çalışmış.

O topluluğun içinde yaşlı bir pervane de varmış. Gönderilen pervaneyi kınamış yaşlı ve bilgin pervane.

– Senin mumdan haberin bile yok, demiş.

İkinci bir pervaneyi göndermişler. Bu seferki, kendini muma şöyle bir atmış, sonra etrafında dönüp geri gelmiş. Mumdan bahsedip, ona nasıl kavuştuğunu anlatmış.

Yaşlı pervane onun da sözünü kesip;

– Azizim, senin bu anlattığın da mum değil. Sen de öbürüne benziyorsun, anlamadığın şeyi nasıl anlatacaksın, demiş.

Son gönderdikleri pervane ise mumu görünce sarhoş olmuş adeta. Sevinçle ateşe atılmış, heyecandan nefesi kesilmiş ateş tepeden tırnağa sarmış onu. Bütün vücudu kıpkırmızı olmuş.

Diğerlerini kınayan yaşlı pervane uzaktan mumun bu pervaneyi onurlandırıp kendi rengine boyadığını görünce;

– İşte bu işi yalnız o başardı, demiş. Kim nerden bilsin, mumdan yalnız onun haberi var.

Bu dünyada gerçeği bulan; her şeyden vazgeçen, dünyadan bihaber kişidir. Sen de candan, cisimden uzaklaş ki canana yaklaşasın.”

Böylece cesur pervane kapıldığı ilahî aşkın cazibesiyle fenafillah makamına ulaşır ve benliğini ateşin varlığında eritir. Artık o ateşten gayrı bir şey değildir.

“Alev alev yanan bir ateştir dünya. Her an bir başka bölük halkı yakar. Onun ateşi şiddetlenip alevleri göğe yükseldiğinde ondan kaçabilirsen yiğitsin, aslansın. Aslanlar gibi cesaretli ol. Yoksa pervane böceği gibi atıl içine, yan gitsin!”

 

 

[1] İsmail b. Muhammed Aclûnî, Keşfü’l-hafâ ve müzîlü’l-ilbâs,  Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, 2/121.

[2] Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 234.

[3] Betül Gürer, “Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i Ekseninde Tasavvufi Düşüncede İlahi Aşk”, Bilig,

Kış/2017, Sayı: 80,  s. 19.

[4] Ateş, Divan, s.55.

[5] Murat Öztürk,  “Klasik Türk Edebiyatında Can Verme Arzusu”, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 2014,  Cilt: 11,  Sayı: 27, ss. 33-51, s. 34.

[6] Öztürk, agm, s. 35.

[7] Ateş, Divan, s.79.

[8]  Öztürk, agm,  s. 36.

[9] Gürer, agm, s. 24.

[10] Bk. Aclûnî 1997: II/260.

[11] Ateş, Divan, s.6.

[12] Ateş, Divan, s.75.

[13] Ateş, Divan, s.105.

Sayfayı Paylaş