SEFERE ÇIKAN SON PADİŞAH: SULTAN II. MUSTAFA

4

Osmanlı’nın 22. Padişahı Sultan II. Mustafa’nın Tercüme-i Hâli

Osmanlı padişahlarının 22. si, İslâm halifelerinin ise 101. si olan Sultan II. Mustafa 2 Haziran 1664(8 Zilkade 1074) tarihinde Osmanlı’nın ikinci payitaht merkezi olan Edirne’de dünyaya gelmiştir. Doğumu nedeniyle yedi gün yedi gece şenlikler yapılmıştır. 1675’te Edirne’de kardeşi Ahmet’le dillere destan bir sünnet düğünleri gerçekleştirilmiştir. II. Mustafa’nın babası IV. Mehmed (Avcı Mehmed), annesi Giritli Emetullah Rabia Gülnûş Valide Sultan’dır. IV. Mehmed Han’ın büyük oğludur.  Henüz çocuk yaştayken babasıyla birlikte ordunun başında sefere çıkmış, bu havayı yerinde solumuştur. Böylece askerin ve ordunun önemini yerinde görmüş ve kavramıştır. Genç şehzâde, amcası Sultan II. Ahmed’in ölümü üzerine 6 Şubat 1695 tarihinde, 31 yaşındayken, kimsenin kendisini davet etmesini beklemeden Edirne’de Hünkâr Dairesi’ne gelerek Osmanlı tahtına oturmuştur. Ardından da devlet adamlarının kendisine biat etmesini beklemiştir. Birkaç gün sonra da kendisine Edirne’deki Eskicami’de kılıç kuşanma merasimi yapılmıştır. II. Mustafa, aslında yedi yıl evvel padişah olması gerekirken, amcalarının onun yerine sultan olmaları yüzünden tahta çıkışı sekiz yıl gecikmiştir. Babası IV. Mehmet’in ölümünden sonra tahta II. Mustafa’nın geçmesi gerekirken “ekber evlât” geleneğine göre amcası tahta geçmiştir. Tarihçiler onu, babası IV. Murad’dan sonra başa geçmiş padişahların en kudretlisi olarak görürler.

Sultan II. Mustafa’nın sureti hakkında bilgi veren tarihçiler; onun elâ gözlü, kızıl ve seyrek sakallı, kısa boyunlu, orta boylu, iri vücutlu ve heybetli bir hükümdar olduğunu söylerler. Bunun yanında söz konusu padişahın siretiyle ilgili olarak da ahlâklı, sabırlı, ciddi, yalandan nefret eden, âlimlerle bir arada bulunmaktan büyük keyif alan, sohbeti hoş, çalışkan, tutumlu, olgun, ölçülü, saygılı, hürmetkâr, kararlı, vatansever, zeki, adaletli, yumuşak huylu ve dindar bir insan olduğuna dair görüş ve düşünceler vardır. Bu üstün insanî özellikleriyle iyi bir insan modeli olan II. Mustafa; ilim ehlini koruyan ve şairleri seven bir kişiydi. Üstelik kendisi de şairdi. Vaktiyle İkbâlî ve Meftunî mahlaslarıyla şiirler ve ilâhîler yazmıştır.

Sultan II. Mustafa, annesinin gayretleriyle, çocukluğunda iyi bir tahsil hayatı geçirmiştir. Kendini iyi yetiştirmiştir. Zamanın en ünlü hocaları olan Vanî Efendi’den, Seyyid Feyzullah Efendi’den ve İbrahim Efendi’den hususi dersler almıştır. Aldığı eğitimler neticesinde okçuluk ve harp oyunlarında ustalaşmıştır. Bunun yanında Hafız Osman Efendi’den hat dersleri almıştır. Böylece hattatlık konusunda önemli mesafeler almıştır.

Evlilik ve aile hayatına çok önem veren Sultan II. Mustafa’nın eşleri Âlicenap Kadın, Afife Kadın, Hümaşah Kadın, Saliha Sultan, Şehsuvar Sultan, Hatice Kadın ve Hanife Hatun’dur. Özellikle Şehsuvar Sultan’ın, üzerindeki etkisi büyüktür. Padişahın erkek çocukları I. Mahmud, III. Osman, Şehzâde Süleyman, Şehzâde Mehmed Han, Şehzâde Hasan, Şehzâde Hüseyin, Şehzâde Selim ve Şehzâde Ahmed’dir. Saliha Sultan’ın oğlu olan I. Mahmud’la Şehsuvar Sultan’ın oğlu olan III. Osman, Osmanlı tahtına çıkan şanslı kişilerdir. Kızları ise Ayşe Sultan, Emine Sultan, Safiye Sultan, Emetullah Sultan, Rukiye Hatice Sultan, Fatma Sultan, İsmihan Sultan, Ümmügülsüm Sultan, Beyhan Sultan ve Mihrimah Sultan’dır.

Sultan IV. Mehmed Han tahttan indirildiğinde, oğlu II. Mustafa’yı kendisinden sonra tahta uygun görse de onun dediği olmamış, IV. Mehmed’i tahttan indirenler Sultan İbrahim’in oğlu, IV. Mehmed’in kardeşi olan II. Süleyman’ı tercih etmişlerdir. Bu da onu derinden üzmüştür. Öte yandan Şehzade Mustafa, babası ve kardeşi Ahmed’le birlikte Topkapı Sarayı’nın Şimşirlik Dairesi’ne kapatılmış, daha sonra da Edirne’ye sevk edilmişlerdir.

İstanbul’un fethinden sonra Edirne’de tahta oturan padişahların ikincisi olan II. Mustafa,  payitaht olarak Edirne’yi İstanbul’a tercih eden padişahların da sonuncusudur.

Sultan II. Mustafa zamanında, birçok şey gibi, imar çalışmalarına da önem verilmiş; Saraçhanebaşı Amcazade Hüseyin Paşa Külliyesi, Anadolu Hisarı üzerindeki Meşruta Yalısı, Fatih semtindeki Millet Kütüphanesi ve Erzurum Kurşunlu Camii yapılmıştır.

Sultan II. Mustafa, Osmanlı Tarihi İçerisinde Sefere Çıkan Son Padişahtır

Sultan II. Mustafa tarihte sefere çıkan son padişah olarak bilinir. Zira o, tahta geçer geçmez sefere çıkma isteğini devlet erkânına bildirerek şöyle demiştir: “Padişahlar ne zaman zevke, sefaya ve rahatça uyumaya düşmüş ise millet huzursuz olmuştur. Biz bundan sonraki günlerimizde zevki ve rahatı kendimize haram eyledik. Babam cennetmekân Sultan Mehmed Han zamanından beri düşmanlarımız etrafımızı sardı. Memleketimize girdiler. Nice peygamber ümmetinin rızkını ve namusunu yağmaladılar. Onları esir ettiler. Şimdi Allah’ın yardımıyla sefere gitmek isteriz. Devlet büyükleriyle görüşün ve sonucu bize bildirin, vesselâm.” Padişahın kararlı ve ısrarcı bir üslûpla kaleme aldığı mektup devlet büyüklerinin önünde okunmuş, zamanın sadrazamı Sürmeli Ali Paşa, devlet erkânının bu konudaki düşüncelerini sormuştur. Üç gün boyunca yapılan görüşmelerde şu karara varılmıştır:

“Padişahın sefere çıkması için büyük paralar harcamak lâzımdır. Oysa devlet hazinesi boştur. Böyle bir sefere para yetişmez. Yine önceleri olduğu gibi sadrazamı serdar tayin etsin. Kendisi sarayda oturup devleti yönetsin.” Bu sözleri içeren karar, padişaha iletildiğinde padişah çok hiddetlenmiş, karşılık olarak da şu sözleri söylemiştir: “Bana ağırlık ve hazine lâzım değildir. Gerekirse kuru ekmek yeriz. Gerekirse vücudumuzu din uğruna siper eyler, canımızı feda ederiz. Ne kadar güçlükle karşılaşsak da sabrederiz. Hizmet-i ibadullah (Allah’ın kullarına hizmet) tamama ermeyince seferden dönmeyiz; elbette kendimiz gideriz.”

Padişahın bu sert ve kararlı sözleri, bazı kesimleri endişelendirse de, pek çok insanı fazlasıyla mutlu etmiştir. Çünkü Osmanlı tarihine baktığımızda büyük zaferlerin hep padişahların ordunun başında sefere çıkması neticesinde elde edildiği görülmüştür. Sultan II. Mustafa, bir çeşit manifesto niteliği taşıyan bu sözlerle o şaşalı dönemlere dönüleceğinin sinyallerini vermiştir. Bunu gerçekleştirmek için de hemen sefer hazırlıklarına girişmiştir.

Sultan II. Mustafa tahta oturduğu yıllarda birçok savaşlar ve sıkıntılar devam etmekteydi. Padişahın öncelikli işi devletin kontrolünü güçlü bir şekilde ele almak olmuştur. Zira devlet kademelerinde de başıboşluklar ve vurdumduymazlıklar sürmekteydi. Bununla ilgili ilk iş olarak Dîvân-ı Hümâyun’un haftada dört gün çalışmasını zorunlu kılmıştır. Akabinde, tıpkı ataları gibi gaza ve cihat için ordunun başında sefere çıkmak için hazırlıklara koyulmuştur. Bu arada kendisinin de hocası olan, Erzurum’dan davet ettiği Seyyid Feyzullah Efendi’yi şeyhülislâm yapmıştır. Yine Sadrazam Sürmeli Ali Paşa’yı; askeri seferden alıkoyma, padişahın sefere çıkma isteğini sıcak karşılamama düşüncesi nedeniyle vazifeden el çektirmiştir. Onun yerine sadâret kethüdâsı Elmas Mehmed Paşa’yı getirmiştir.

Elimizden Çıkan Sakız Adası’nın Tekrar Topraklarımıza Dâhil Edilmesi

Sultan II. Ahmed ölmeden evvel Sakız Adası Osmanlı’nın elinden çıkmıştı. Sakız Adası, Venediklilerin işgali altındaydı. II. Ahmed, söz konusu adayı tekrar ele geçirmeyi planlamış olsa da, ömrü buna yetmemişti. Yeni padişah II. Mustafa’nın destek verdiği Aşçızâde Mehmet Kaptan, Elhac Abdullah Kaptan, Fettah Kaptan, Memi Paşazâde Abdurrahman Paşa, Kethüda Abdülkadir Paşazâde gibi usta donanmacılar 22 Şubat 1695 tarihinde Sakız’a asker çıkararak adayı Venedik işgalinden kurtarmışlardır. Bu zaferde Mezamorta Hüseyin Paşa da çok önemli kahramanlıklar göstererek savaşın kazanılmasında etkin rol oynamıştır. Bu parlak zaferin kazanılmasından kısa bir süre sonra  Mezamorta Hüseyin Paşa, Kaptan-ı Deryalığa getirilmiş ve selefi Amcazade Hüseyin Paşa da Sakız muhafızlığına tayin olunmuştu. Bu deniz zaferi II. Mustafa zamanında kazanılmış ilk zaferdir.

Ordunun başı olarak sefere çıkmakta ısrar eden Sultan II. Mustafa, gerekli hazırlıkların tamamlanmasının ardından tüm savaş teçhizatlarını kuşanarak 30 Haziran 1695 tarihinde birinci Avusturya seferine çıkmıştır. Önce Lippa fethedilmiş, Buldur’da yapılan savaş kazanıldıktan sonra Lugoş fethedilmiştir. Bu zaferden sonra II. Mustafa’ya “Gazi” unvanı verilmiştir. 1696’da Ruslar Azak Kalesi’ni ele geçirmiştir. Donanmamız Sakız ve Mora’da Venediklilere karşı zaferler kazanmıştır. Sultan, bir sene sonra ikinci seferine çıkarak Ağustos 1696’da Ulaş denen yerde Avusturya ordusunu yenmiştir. Venedikliler Ülgün, Poçitel ve Novasin harekâtlarından netice alamadan dönmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bütün bunlardan sonra Avusturya barış önerisinde bulunsa da padişah bu teklifi geri çevirmiştir. Sultan II. Mustafa üçüncü ve son seferinde, yapılan büyük hatalar yüzünden 1697’deki Zenta Muharebesi’nde büyük bir hezimete uğramıştır. Kaybedilen bu savaştan sonra 1699 yılında, gerileme döneminin başlangıcı kabul edilen Karlofça Antlaşması imzalanmıştır.

            Devlet Yönetiminde İrtifa Kaybetmenin Acı Neticesi: Edirne Vak’ası

Viyana bozgununun ardından Osmanlılar siyasî, iktisadî ve sosyal bir bunalım içine düşmüşlerdi. Böyle bir ortamda “Edirne Vak’ası “diye bilinen elim hadise gerçekleşmiştir. Huzursuzluklara yol açan bu vak’anın en büyük sebeplerinden biri olarak II. Mustafa’nın üzerinde büyük etkisi olan Şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendi’nin devlet işlerine gereğinden fazla karışması gösterilir. Zira o dönemde terfi bekleyen devlet görevlileri, şeyhülislâmın yüksek dereceli kadroları kendi yakınlarıyla doldurması sebebiyle Feyzullah Efendi’ye büyük tepki göstermişlerdir. Çünkü İstanbul kadılığı ile Anadolu ve Rumeli kazaskerlikleri Feyzullah Efendi’nin oğulları tarafından, tabir caizse adeta işgal edilmişti. Feyzullah Efendi ayrıca Dârüssaâde ağalığı, silâhdarlık, Edirne bostancıbaşılığı gibi üst vazifelere de kendi adamlarını yerleştirmişti. Bütün bunlar bir araya gelince şeyhülislâma karşı sert bir muhalefet grubu oluşmuştu. Bu grubun başında, uzun süredir ikinci vezirlikte bekleyen, fakat sadrazam olamayan Moralı Damad Hasan Paşa ile Söhraplı Ahmed Paşa, Firarî Hasan Paşa ve yeniçeri ağası Çalık Ahmed Ağa gibi mağdur ama etkili isimler bulunuyordu. Yine aynı mağduriyetlere uğrayan ulema sınıfı da onlara destek oluyordu.

Bütün bu başıboşluklar, başıbozukluklar ve adaletsizlikler olurken Sultan II. Mustafa, tıpkı babası IV. Murad Han gibi, Edirne ve civarında avla ve avcılıkla meşgul oluyordu. Devlet yönetimi gittikçe ve hissedilir bir biçimde Edirne’ye kayıyordu. Devlet ekonomik olarak hiç de iyi bir durumda değildi. Bütün bunlar bir araya gelince halkta ve devlet kademesinde ciddi homurdanmalar kendini göstermeye başlamıştı. İsyan ateşinin tutuşması için bir kıvılcım gerekiyordu. İşte o kıvılcım da Vezîriâzam Amcazâde Hüseyin Paşa’nın akrabası olan Kıblelizâde Ali Bey’den gelmişti. Fakat başarısız olan Ali Bey bu hadiseden sonra öldürülmüştü. Bu elim hadiseler olduktan sonra Sadrazam Amcazâde Hüseyin Paşa istifa etmiş, yerine Feyzullah Efendi’nin de desteğini alan Daltaban Mustafa Paşa getirilmişti. Bu karışıklıklar içinde o da istediklerini yapamamış, sonunda Râmi Mehmed Paşa ve Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin kurduğu bir planla önce görevinden azledilmiş, ardından da katledilmiştir. Onun ardından Râmi Mehmed Paşa sadrazamlığa getirilmiştir.

İşlerin bir türlü yoluna girmemesi, devlet içindeki karışıklıkların artarak devam etmesi üzerine, tabir caizse pusuda bekleyen asker 1703’te İstanbul’da isyan etmiştir.  O zaman padişah yine Edirne’de av peşinde koşuyordu. Bu yüzden isyan eden asker İstanbul’dan Edirne’ye yürümüştür. Bunu duyan padişah Edirne’deki askerî birlikleri teşkilâtlandırarak isyanı bastırmak istemişse de, kardeşkanı akıtmak istemeyen Edirne’deki askerlerî birliklerin başındaki komutanlar geri çekilmiştir. Böylece İstanbul’dan hareket eden Osmanlı ordusu Edirne’ye girmiş, sarayı basarak 22 Ağustos 1703’te padişah II. Mustafa’yı tahttan indirmiştir. Tahttan uzaklaştırılan II. Mustafa’nın yerine, öz kardeşi olan III. Ahmed tahta çıkarılmıştır.

Sekiz buçuk yıl tahtta kalan, bu süre içerisinde iyi niyetle bir şeyler yapmaya çalışan Sultan II. Mustafa, tahttan indirildikten sonra dört buçuk ay daha yaşadıktan sonra 29 Ağustos 1703’te henüz 39 yaşındayken Edirne’de vefat etmiştir. Cenazesi İstanbul’a getirilip Turhan Sultan Türbesi’nde, babası IV. Murad H

Sayfayı Paylaş