REHBERSİZ KALAN TOPLUMLAR

228-enbiya-yıldırım
  1. Hadis:

“Allah ilmi, insanlardan zorla söküp almaz. Fakat ilmi, ulemayı almakla kaldırır. Nihayet tek bir âlim kalmayınca halk cahilleri kendine reis yapar. Bunlara meseleler sorulur, onlar da ilimsiz fetva verirler. Böylece, hem kendileri saparlar, hem de başkalarını dalâlete atarlar.” [1]

Somuncu Baba Diyor ki

“Ahir zamanda ilmin ve Kur’an’ın kulların arasından kalkması, Kur’an lafzının ve dinî ilimlerin metinlerinin unutulmasıyla olmayacaktır. Bilakis, Hz. Ömer’in dediği gibi, zaman bozulunca kîl u kâl çoğalacak ve nutuklar ortalığı kaplayacaktır. Dolayısıyla, ilmin kaldırılması, Allah’ı bilen, ilimde derinleşmiş, sözleri-fiilleri ve halleri Rasûlullah’ın sünnetine uyan âlimlerin alınmasıyla olacaktır. Geriye, Allahu Teâlâ’nın haklarında ‘Yapmadığınız şeyleri niçin söylersiniz?’[2] diye bahsettiği ve cahiller konumuna inmiş kişiler kalacaktır.”

Hadisin Yorumu

Hz. Allah kâdir olmasına rağmen vahyini her insana tek tek indirmedi. Bunun yerine bir aracı seçti ve onun vesilesiyle buyruklarını kullarına ulaştırdı. Aracılık yapan peygamberler Allah’ın kelamının nasıl anlaşılacağını ve nasıl tatbik edileceğini insanlara gösterdiler. İnsanlar da yaşayan Kur’an olan Hz. Peygamber (s.a.v.) vasıtasıyla dinin hükümlerini öğrendiler ve yaratıcının istemiş olduğu kullar olmaya gayret ettiler. Bunun yanında Allah Rasûlü herkese İslâm’ı anlatma fırsatı ve imkânı bulamıyordu. Bu amaçla görevlendirdiği elçileri çok uzak coğrafyalara İslâm’ı tebliğ etmek için gönderdi. Onlar da canla başla İslâm’ı anlatmak için o günün zor şartlarında türlü sıkıntıların altına girdiler. Orta Asya’ya bile İslâm’ı ulaştırdılar. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.) başöğretmen olurken görevlendirdiği davetçiler de öğretmen görevi üstlendiler. Bu yoğun ve ihlaslı çabanın sonucunda İslâm kısa sürede yeryüzünün pek çok coğrafyasına ulaştı ve insanlar son hak dinle müşerref oldular.

Daha sonraki süreçlerde de değişen bir şey olmadı. Gayr-i Müslimler yaşantılarıyla İslâm’ı güzel temsil eden mü’minlerden etkilenerek son hak dine girdiler. Esasında insanların İslâm’a girmesinde Kur’an’ı önlerine alıp okumaları etkili olmadı. Çünkü o zamanlar Mushaf’ı şimdiki gibi çoğaltıp herkese ulaştırma imkânı yoktu. Zaten kitaplar elle yazıldığı için her insanın Kur’an’ın tamamını elde etme gücü olmuyordu. Bundan dolayı da İslâm’ı bilen ve bunu hayatlarında tatbik eden güzel mü’minlerin anlattıkları ile yaşantıları gayr-i Müslimlerin İslâm’a girmesindeki ana neden oluyordu. Bu nedenle Orta Asya’ya, Anadolu’ya ve Balkanlara bakacak olduğumuzda kitlelerin İslâm’ı benimsemelerinin ardında hep birilerinin etkili olduğunu görürüz. Dolayısıyla sadece kitabı okumak suretiyle İslâm’ı kabul edenlerin sayısı her zaman azdır.

Gerek Hz. Peygamber (s.a.v.) ve gerekse kulluk bilincini her zaman taşımış olan insanların yaptığı çok büyük bir hizmet daha vardı. O da Müslümanları istikamet üzere tutmak. Bu husus insanları İslâm’a kazandırmak kadar önem arz etmekteydi. Çünkü mü’minleri İslâmî değerlere bağlı tutabilmek için onlarla ilgilenmek ve rehberlik yapmak her zaman gerekliydi. Kendi haline bırakılan öğretmensiz sınıf nasıl karmaşaya düşecekse rehbersiz bırakılan Müslümanlarda da aynı durum ortaya koyacaktı. Bu nedenle onları derleyip toparlayacak, Kur’an ve sünnet etrafında kenetleyecek, ümmet kardeşliğini öğretecek muttakî ve bilgili insanlara her zaman ihtiyaç vardı. Ve onlar dünyanın farklı bölgelerinde farklı zamanlarda bu hizmeti yerine getirmeye gayret ettiler, ediyorlar. Hiç şüphe yok ki, İslâm’ın yeryüzünde varlığını güçlü bir şekilde devam ettirmesinde bu güzel insanların hissesi çok fazladır. Camilerimiz cemaatsiz, evlerimiz namazsız kalmıyorsa, insanlarımız birbirlerine tutkunsa ve üzerinde yaşadıkları toprağı seviyorlarsa sözünü ettiğimiz fedakâr gayret erlerinin bunda hissesi çok fazladır.

Hassasiyetlerin Kaybolduğu Zamanlar

İnsanlara rehberlik yapacak olanların dinî değerlere bağlı olması, ümmet bilincini taşıması ve konuşup yaptıklarının Müslümanlar üzerindeki etkisini hesap etmesi beklenir. Dolayısıyla ihlaslı ve dertli bir mü’min, toplumu değerlerimizden uzaklaştıracak adımlar atmaz. Eleştirilmesi gereken hususları elbette gerekli yer ve ortamlarda edeplice dile getirir ancak yıkıcı olmaz. Mü’minleri dinî değerlerden ve hatta dinden soğutacak yollara girmez. Esasında sahip olduğumuz değerlerden uzaklaşan, hassasiyetini kaybeden ve içinde bulunmuş olduğu ortamların etkisinde kalarak değişen insanlar artık kendi yaşantılarını İslâm’a uydurmayı bir tarafa bırakırlar, İslâm’ı kendilerine uydurmaya gayret ederler. Bu çaba ise peşinden, İslâmî değerlerle oynamayı, bazı hususları çağa uygun saymamayı velhasıl İslâm’ı adeta sadece ahlakî değerlerin olduğu bir din haline getirmeye sürükler. Bundan sonra artık her bir değerimiz basitleşir, her şeye bir kılıf ve çağdaş fetva verilmeye başlanır. En kötü olanı ise, bu İslâmî değerlerden uzaklaşan bu kimselerin, onlara değer veren, dediklerini hayatlarında uygulamaya çabalayanları da etkileri altına almalarıdır, peşlerinden sürüklemeleridir.

İslâm tarihine baktığımızda Müslümanların en büyük dünya sınavlarının kendi içlerinden kaynaklandığı görülür. Bu bazen iktidar mücadeleleri şeklinde görülebildiği gibi fikrî ayrışmalar şeklinde de görülür. Birincisinin topluma verdiği zarar çoğunlukla geçici olmaktaydı. Çünkü iki kişi arasındaki iktidar mücadelesi nihayetinde sonlanıyor ve iki aileden bir taraf iktidara geliyordu. Diğerine gelince bunun etkisi insanların düşünce dünyalarında gerçekleştiğinden, sebep olduğu karmaşa ve yıkım çok daha fazla ve uzun süreli olabilmekteydi. Çünkü etkilenen insanların zihinlerindeki soruları cevaplamak, halkın geri kalanını korumak son derece zordu ve büyük çaba gerektirmekteydi. İslâm tarihi boyunca bir fikir hareketi olmasının ötesine geçen bu yıkıcı akımların bıraktığı izlerin silinmesi hiç de kolay olmamıştır.

Yaşadığımız Dönem

İçinde bulunduğumuz dönemi düşünecek olursak, belki de Müslümanlar İslâm tarihi boyunca en zelil süreçlerinden geçmektedirler. Hemen hemen her yerde mü’minlerin düşünülmesi bir yana bırakılmış ve öncelikle koltuk derdine düşülmüştür. Bunun yanında İslâm coğrafyasının pek çok bölgesinde mezhep kaynaklı çatışmalar ve iktidar mücadeleleri devam etmektedir. Böylesi kötü bir ortamı gören dertli ve yüreği yanık bir Müslümanın, ümmetin arasına yeni sorunlar dökmeyeceği aşikârdır. Çünkü zaten birbirlerinden uzaklaşmış olan Müslümanların daha fazla kopmasına ve nefrete sebebiyet vermenin vebalini bilir. Eğer kişi bu yönde hareket etmiyorsa onun ümmet şuurunu kaybetmiş olmasından korkulur.

Fesadın Hızla Yayılması

Zamanımızda kötü alışkanlıkların nasıl yayıldığına dikkat edecek olursak ümmetin aklını dumura uğratan insanların da benzer şeyleri yapmış olduğunu anlarız. Eroin kullanan veya satan biri gözüne kestirdiği gençlerden birkaçını “Dertleri unutturuyor, mutlu yapıyor.” diyerek eroine alıştırır. Böylece müşteri halkası genişletilmiş olur: Toplum da sahip çıkamadığı birkaç gencini daha elinden kaçırmış olur. Aynı şekilde hırsızlık yapan kişi kısa sürede zengin olma hayaliyle birkaç genci etkisi altına alır ve ardından çeteleşme gelir. Hırsızlık yapmaya ve insanların sahip olduklarına zarar vermeye başlarlar. Bu arada vicdanları iyice körelir ve cana zarar vermeye girişirler. Toplumda tutunamayan ve azınlıkta kalan düşüncelere mensup olanlar da fiziksel açıdan burada bahsettiklerimiz gibi olmasalar da düşünce olarak özellikle gençleri toplumdan koparırlar ve onları kendi halkına burun kıvırır ve hatta küçümser hale getirirler. Bazen bu düşüncelerin şiddete bile yöneldiği olur. Nitekim yeryüzünde İslâm adına insanların canına kıyanlar hiç de az değildir.

Güzel Ülkemin Beklentisi

Bulunmuş olduğu coğrafya itibarıyla yüzlerce sorunla uğraşmak ve ayakları üzerine sağlam basmak zorunda olan sevgili ülkemin yeni sorunlara değil ülkesini problemlerden uzak tutacak ve insanlarının birbirine kenetlenmesini sağlayacak önderlere ihtiyacı vardır. Bunu söylerken farklı düşünceler olmasın demiyoruz ancak dile getirilen söylemlerin bir güvenlik sorununa dönüşmemesi icap eder. Bu yüzden dinî eğitimin sağlıklı öğretilememesinin boşluklarından yararlanarak yanlış bilgilerle insanları peşlerinden sürükleyenlerin şuurlu olmalarını ve girdikleri yoldan dönemlerini bekliyoruz. Bu mümkün olmadığında ise ülkenin selameti açısından atılması gereken adımlar mutlaka atılmalıdır.

Bilgisiz Liderler

Yurdumuzun en büyük sorunlarından birisi de, İslâmî ilimlerden haberi olmamasına rağmen okuduğu birkaç kitapla cahil ama samimi Müslümanların önüne geçerek onları etkileyen kimselerdir. Yöntem bilmediğinden okuduğu her Arapça kitaptaki bilgiyi hakikat zanneden hocalar da bunlar gibidir. Bu kişiler halkın güvenebileceği samimi, bilgili ve dünyayı tanıyan hocaların azalması nedeniyle geniş halk katmanlarını peşlerine takmakta ve saf yürekleri maddî ve manevî açıdan istismar etmektedirler. Sosyal medya imkânları nedeniyle de zararları çok fazla olmaktadır. Bu kimselerin dini istismar ederek hoca diye ortalıkta gezinmesi tahammül edilebilecek bir durum olmadığı gibi halkımızın dinî bilgi seviyesini göstermesi açısından da acıdır. Demek ki öyle bir dinî açlık ve bilgisizlik söz konusudur ki, insanlar bu hurafecilerin ve din istismarcılarının peşine kolayca takılıp gidebilmektedir. Allah bu ümmeti her şerlinin şerrinden muhafaza eylesin.

Sözü Hulûsi Efendi (k.s.)’ye bırakmanın vaktidir:

Bilmedinse hatt u hâli zülfünün sırrın eğer

Cehlini bil eyleme inkâr inkâr üstüne

***********

Cânını cânâna teslîm eyleyip ol câvîdân

Gönlünü dil-dâra ver ağyâra meylin bağlama

Âdemin ebrûsuna kıl secdeyi Hakk’ı gözet

Ârif ol cehli bırak inkâra meylin bağlama

**********

Unut ârif isen yârından özge ilm ü irfânı

Neyi bildinse andan başka hep ilmi cehâlet bil

 

 

[1] Buhârî, 100.

[2] 61/Saff, 2.

Sayfayı Paylaş