İNSANIN SEBZELERLE ZORLU SINAVI

Başlıksız-1

İsrâiloğulları, Hz. Mûsâ’nın önderliğinde Fir’avun’un zulmünden, yıllarca (iki asır) süren esâret ve kölelikten kurtulmuştu. Onlar sâlimen Sînâ Yarımadası’na girdiler, orada/çölde yıllarca (kırk yıl) kaldılar. Yüce Allah, onları Hz. Mûsâ Peygamber’in rehberliğinde geleceğe hazırlıyordu. Ruhlarına işleyen kölelikten kurtulup özgür ve şahsiyetli kişiler olmaları için ciddî bir eğitimden geçmeleri gerekiyordu. Yiyecek maddeleri üretmek ve onları hazırlamakla meşgûl olacak vakitleri bile olmayacaktı. Bu yüzden bıldırcın eti ve kudret helvası Rabb’in katından hazır olarak geliyordu. İki yiyecek her bakımdan onları besliyor ve onlara yetiyordu. Ancak bir süre sonra onlar bu iki hayırlı nimetten bıkıp usandıklarını söylediler ve onların yerine sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan istediler. Hâlbuki bunları yetiştirmek, yiyecek konumuna getirmek zahmetli ve zaman isteyen bir işti. Ama onlar da aceleci, tahammülsüz, âciz insanlar olduklarını gösterdiler ve o hayırlı hazır nimetlerin yerine külfetli başka şeyler istediler. Onlar esâret yıllarındaki zorlu hayatı çabuk unuttular. Yüce Allah’ın lütfettiği bu güzelim nimetlere sabır ve şükretmeleri gereğini de göz ardı ettiler. Oysa geleceğin önderleri olmak için azim, sabır, şükür, itâat ve ibadetle biraz pişmek gerekti. Ama onlarda bu özellik yoktu, Allah’a ve nimetlerine karşılık nankörlüklerini şöylece ortaya koydular:

“Ey Mûsâ! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabb’ine yalvar, bize, yerin bitirdiği sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin.’ demiştiniz de, ‘Hayırlı olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek işitiyorsunuz? Bir şehre inin, şüphesiz orada istediğiniz vardır.’ demişti. Onlara yoksulluk ve düşkünlük damgası vuruldu, Allah’ın gazabına uğradılar. Bu, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendi; bu, karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandı.”[1]

Âyette İsrâiloğullarının istekleri sayılırken sırasıyla bakl, kıssâ’, fûm, ades, basal kelimeleri kullanılmıştır.

Bakl, sapı/gövdesi olmayan bitkiler için kullanılır. Sapı/gövdesi olan bitkilere şecer/ağaç denir.[2] Âyette genel olarak bakl geçtikten sonra kıssâ kelimesi özel bir bitki adı olarak geçmiştir. Kıssâ’, acur anlamına gelir. Acur, hıyar denilen salatalığın bir çeşididir. Hıyar, en iyi-en hayırlı anlamına gelir. Bu isimlendirme de bu nimetin özellikle sıcak mevsimlerde ne kadar yararlı olduğunun kanıtıdır. İsrâiloğullarının öncelikle acur istemeleri, onun serinletici, susuzluğu giderici sulu bir sebze olmasından dolayı olabilir. Zira onlar çölde yaşıyorlardı. Bu yüzden acuru diğer sebzelerden önce anmışlardır.

Peygamberimiz (ıs.a.v.)’in acuru yaş hurma ile birlikte yediğine dair rivâyetler vardır[3] Acur hakkında Hz. Âişe’den gelen bir rivâyet şöyledir: “Annem, beni, Rasûlullah (s.a.v.)’ın yanına gerde­ğe götürmek istediği için şişmanlayayım diye bana bazı şeyler yediriyordu. Ben acuru taze hurma ile birlikte yiyinceye kadar bu isteğini gerçekleşti­remedim. (Bunları birlikte yiyince) en güzel bir şekilde kilo aldım.”[4]

Fûm, sarımsak demektir. Onun buğday yahut nohut yahut ekmek yahut da ekmek yapılan her daneli şey olabileceği de söylenmiştir.[5]

Peygamberimiz (s.a.v.)’in rahatsız edici kokuları sebebiyle soğan, sarımsak, pırasayı yemediği ve bunları yiyenlerin kokuları üzerinde iken mescitlere gelip insanlara rahatsızlık vermemelerini istediğine dair rivâyetler vardır.[6] Bu sakındırmalar, bu nimetlerin haram olduğu anlamına gelmez. Peygamberimiz, onları yedikten sonra insanların arasına karışıp, kötü kokusuyla onları rahatsız etmekten sakındırmıştır. Tabâbetle ilgili kaynaklarda sarımsağın şifâ verici pek çok özelliği sayılmıştır

Ades mercimek demektir. Mercimek vücûda hafiflik verir, böylelikle vücûdun ibadete karşı bir hafifliği olur. Şehvet ve insânî ar­zular mercimekten dolayı harekete geçmez. Buğday da taneler cümlesindendir. Sahih kabul edilen görüşe göre de (âyette geçen) fûm buğ­daydır. Arpa da ona yakındır. Medine halkının yiyeceği idi. Tıpkı mercime­ğin Hz. İbrahim’in kasabasının halkının yiyeceği olduğu gibi. Dolayısıyla bu her iki tane iki peygamberden birisi sebebiyle fazîletli olmuş demektir.[7]

Konumuz olan âyette şu hususlar öncelikle dikkatlerimizi çekmektedir:

Bunlar yerin bitirdiği toprak mahsülleri olarak nitelenmiştir.

İsrâiloğulları, “Rabb’imize duâ et.” yahut “edelim” yerine “Rabb’ine duâ et.” diyerek yersiz ve yakışıksız bir üslup kullanmışlardır. Yine onlar hazıra konmaya alıştıkları için “Rabb’in çıkarsın/yetiştirsin.” diyorlardı. Oysa o istedikleri şeylere ulaşabilmek için emek vermek, çalışıp çabalamak gerekliydi. Bu konuda tek başına sözlü duâ yeterli değildi. Yahut bunlar, insânî çabalarla elde edilebilecek şeylerdi, Peygamberin özel duâsını gerektirecek şeyler değildi.

Yüce Rabb’imiz, onların bıldırcın eti ve kudret helvası yerine bu sebzeleri istemelerini “Hayırlı olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek işitiyorsunuz? ifadesiyle kınamıştır. Aslında sayılan bu sebzeler de Rabb’imizin nimeti ve her biri son derece faydalı güzel şeylerdir. Hepsi Rabb’imizin ikrâmı ve nimetidir. Ancak bıldırcın eti ve kudret helvası zahmetsizce ve anında onlara geliyordu. Hâlbuki istedikleri toprak mahsulleri zahmetli ve uzun vâdede elde edilebilen şeylerdi. Onun için bıldırcın eti ve kudret helvası daha hayırlıydı. Tıpkı demir madenine göre altın daha kıymetli ve daha değerli olduğu gibi. Ancak bu demirin değersiz ve yararsız olduğunu göstermez. Altına göre demir daha değersizdir. Ama demir madeninin kullanıldığı yerler sayılamayacak kadar çoktur. Onların bu şekildeki istekleri nimete karşılık bir nankörlüktü. Onların itirazı tek düze bir hayata karşı idi. Zira ilâhî ikramlar her birine geliyor, hepsi onlardan istifade ediyordu. Aralarında bir fark yoktu. Oysa onlar efendilerin emrinde insanlar olmaya alışmışlardı. Bıldırcın eti ve kudret helvası Rabb’in ikrâmı olarak hem lezzetli, hem yararlı ve hem de tamamıyla helaldi. Toprak mahsulleri ise tamamen böyle olmayabilirdi. Onların zararlı olma ihtimali de vardı, helal olmayan yollardan elde edilmesi de söz konusu olabilirdi. Nitekim dünyalıkları elde etme uğruna nice insanın ayağı kaymıştır. Ama onlar esâret yıllarında alıştıkları sebze ağırlıklı yiyecekleri istiyorlardı. Oysa tekdüze beslenmek insanın akıl ve beden sağlığı için yeterli olmayabilirdi. Öte yandan onların bu nankörlükleri, bıldırcın eti ve kudret helvasının onlardan alınmasına sebep olacaktı. İstedikleri bu sebzeler bu iki özel nimetin yanında olmayacaktı.

Rabb’imiz, Hz. Mûsâ’nın diliyle âyetinde nimetlerini birbiriyle karşılaştırarak hayırlı olan-daha düşük olan ayrımı yapmıştır. Bu âyet temiz ve lezzetli olan kaliteli şeyleri yiyip tüketmenin fazîletine işaret olarak görülmüştür. Zira temiz ve leziz olanların şükrü daha içten ve daha fazla olur. Bunun için Peygamberimiz helvayı ve balı severdi.[8] Hasan Basri Hazretleri, sıcak mevsimde soğuk su içmenin daha fazîletli olduğunu söylemiştir. Gerekçe olarak da onun hamd ve şükrü daha içten ve daha fazla olur demiştir. Bu karşılaştırmada sayılan bu sebzegillerin bıldırcın eti ve kudret helvasına göre daha düşük olması ya pahada ucuz olması, ya daha az rağbet edilen olması, ya daha az faydalı olması yahut da daha zor elde edilen olması sebebiyledir.[9]

Onların eğitim yeri olarak çöl uygun görülmüştü. Çölde kalmalıydılar. Oysa istedikleri sebzeler çöl ortamında yetişecek şeyler değildi. Onun için “Şehre inin, şüphesiz orada istediğiniz vardı.” denmişti. Sonuçta onlar ilâhî kattan gelen nimetlerle birlikte Hz. Mûsâ Peygamber önderliğindeki davalarını da basit dünyevî nimetlere satmış oldular.

İnsânî olan bu taleplerine rağmen İsrâiloğullarının kınanma sebebi, onların Yüce Rabb’in katından gelene rızâ göstermeyip nefislerinin arzuladıkları şeyin peşine düşmeleridir. Oysa insan nefsi doyumsuz, istekleri sınırsızdır. Onun için nefis kendi haline bırakılmamalı, sürekli denetim altında tutulmalıdır.

Sonuç olarak bizler kul olarak helal rızık elde etmek için tedbirler alıp gayret etmeliyiz. Yüce Rabb’imizin bizler için sunduğu nimetlerden istifâde edip karşılığında şükrümüzü edâ etmeliyiz. Gerçek şükür, nimeti fark etmek, nimetin asıl sâhibi olarak Yüce Rabb’i bilmek, nimeti emânet olarak görüp O’nun ölçüleri doğrultusunda kullanmak ve dilimizle O’na şükretmekle olur. İçten ve lâyıkıyla şükretmek için nimetlerin en güzeline tâlip olmak ve onları en güzel bir biçimde tüketmek câizdir. Çünkü nimetler kullar için hazırlanıp sunulmuştur. Bunun yanında kul, Rabb’inin kendisine sunduğu ve uygun gördüğüne kanaat etmesini bilmelidir. Dünya hayatında bazen varlıkla, bazen darlıkla sınandığını unutmamalı; açgözlü, aceleci ve sabırsız olmamalıdır. Besinlerin amaç değil araç olduğu göz ardı edilmemeli, onları elde etme uğruna asıl gâyeden/davadan vazgeçilmemelidir.

 

[1] 2/Bakara, 61.

[2] Kurtubî, Tefsîr.

[3] Müslim, Tirmizî, İbn Mâce.

[4] İbn Mâce, Et’ıme 37.

[5] Mâverdî, Tefsîr; Kurtubî, Tefsîr.

[6] Bkz. Müslim, Eşribe 171, Mesâcid 72-76; Tirmizî, Et’ime 13; Nesâî, Mesâcid 16; İbn Mâce, Et’ime 59; Müsned, III, 12, 60-61.

[7] Kurtubî, Tefsîr.

[8] Kurtubî, Tefsîr.

[9] Mâtürîdî, Tefsîr.

Sayfayı Paylaş