HAYY B. YEKZAN: BİR YOL HİKÂYESİ

228-razaman-yıldız

İslâm düşünce geleneğinde, bir arayış, bir hakîkat yolcusu, ilk felsefî roman olarak İbn Tufeyl’in Hayy b. Yekzan adlı eseri gösterilir. Roman, sembollerle anlatılan alegorik bir çalışma olarak hâlâ yerini ve değerini korumaktadır. İnsanın, temiz ve bozulmamış yapısının bir anlamda İlk geldiği vatana kavuşması olarak okuyabiliriz. Yaşadığımız yüzyıl, insanı fazlaca yalnızlaştırdı. Şehir hayatı ve metropol koşuşturması, bir tür içe kapanma ve bunalım sendromunu da beraberinde getirdi.

Eser, Hayy’ın adaya çıkması ile başlar. Bir rivâyete göre, toprağın neşv ü nemâsı ile yaratılış (hilkat) fıtratına uygun meczolunarak bu adada vücut bulduğu, bir başka görüşte öldürülmek üzere bu çocuğun adaya bırakıldığı şeklinde ikircikli bir metaforu dillendirir.

Hayy, uçsuz bucaksız adada yalnız başına, üstelik de daha çocuktur. Çocuk, kavramı safiyeti ve ilk oluşu hatırlatır bize. Hayatını, ceylandan emerek idâme ettirir. Anne olarak bu hayvanı tanır. Uzuvlarının fonksiyonlarını anlamaya çalışır. Merakını, günden güne anlam arayışı içinde sistematize eder. Ceylanın, kuyruğuna dokunur, aynı uzuvların kendinde olup olmadığına bakar. Bu çağda henüz yedi yaşındadır, hayvanların mahrem yerlerinin kuyruk ve tüylerle örtülü olduğunu görür. Bu bize pedagoji dilinde tecrübî hayatın inkâr edilemez olduğunu hatırlatır.

Rol Model İnsanlar: Keşif Ehli

Yani çocuğun yetişmesinde rol modeller esastır. Bakarak öğrenecek, yaşayarak tecrübe edecektir. Hayat boyu öğrenme, bir anlamda, düşe düşe düşmemesini, yenile yenile yenmesini öğrenecektir günlük hayatında. Hayy, bu dönemde utanma duygusunun elzem bir nimet olduğunu kavrar. Yapraklarla mahrem yerlerini örtmeyi bir gereklilik olarak görür. Utanmanın böylece fıtrî bir meleke olduğunu anlar. İlk keşfettiği haslet ise utanmadır. Ceylanın boynuzları ile ağaçtan meyve düşürmesi karşısında, kendisi de ağaçlara kafa atmaya başlar. Canının yandığını anlayınca, bunun insana has uygun bir yöntem olmadığını fark eder. Bir anlamda gözlem (nazariye) yoluyla elde edilen İslâm düşünce geleğeninin istidlal yöntemini yazar, romanda kullanır.

Bu dönemin, yazarları bir anlamda bağlı ana metinleri roman üzerinde tatbik ederek bir tür çözümlemeye gitmek isterler. Kendi felsefî düşünce şekillerini, metin üzerinden bizlere aktarırlar. Dönemin hâkim düşünce yapısı, ilk felsefî teşekküllerin oluşumu ile İslâm kadim kültürünün teşekkül devresin karekteristik özelliğini ifade etmiş olur.

Eser Hayat İlişkisi

Yazar, bu metotla kendi hâkim düşünde tarzını ve yaşam felsefesini de tecrübe etme imkânı bulmuş olmaktadır. Beden ve uzuvlarımızı, nazarî bir yolla bulmak ve anlamak mümkün iken, evrenin maddî olmayan diğer varlıklarını anlamak ancak müşâhede ile mümkündür. “İbn Tufeyl de aynı gerekçelerden hareketle Aristo ve Fârâbî’nin eserlerini, İbn Sînâ’nın eş-Şifâ külliyatını, Gazalî’nin meşhur eserlerini ve kendisinin yetiştiği topraklanın meşhur filozofu İbn Bâcce’nin eserlerini hakîkate ulaşmakta yetersiz görür. Bununla birlikte Fârâbî ve İbn Bâcce’den farklı olarak İbn Sînâ ve Gazalî’nin müşâhedeye ulaştığını düşünmektedir.” tespitiyle nazar metodunun yalnız başına hakîkate ulaşmada cılız ve sıska kalacağını bize gösterir. (Dr. Ömer Türker, Hayy b. Yakzan: İnsanlık Adasında Yalnız Bir Hakîkat Yolcusu, Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 18. Sayı, 2009/1, 195-204)

İnsanlık Adasında, Yalnız Bir Yolcu

Roman, hayatımızdaki, ruh ve beden, madde ve mânâ beraberliğinin de diğer birçok yöntemle elde edilmesini hatırlatır. Nazarîden sonra mutlaka müşâhedeye ulaşan, sûfîlere kulak verilmesini ifade eder. Bu eserde, ısrarla bozulmamış saf aklını kullanan insanın, hakîkat membaı Yüce Yaratıcı’ya ulaşacağını değişik anlam arayışlarıyla anlatır.

Romanı, İSAM tarafından yayınlanan sosyoloji dergisindeki bir makâlesinde inceleyen değerli Hocamız Ömer Türker Bey, insanın kendi adasında “hakîkat yolcusu” olarak görür. Bir anlamda, kendi iç bütünlüğümüze ve ilk yaratılışımıza yeniden dönüş gibi tedâîleri de bize gösterir.

Bu bize, İslâm sanat ve estetik dünyasının kullandığı başka bir örneği hatırlatır. Kur’an-ı Kerim’de geçen ufûl sistemi, böyle bir hakîkat yolculuğunun başka bir anlatım tarzı olarak karşımıza çıkar. Hz. İbrahim, arayış içindedir. Kendini bir yaratanın olduğunu, tesâdüfî bir varlık olmadığını düşünür. Önce, yıldızları yaratıcı varlık olarak görür, sonra güneşin ortaya çıkmasıyla, “Benim Rabb’im daha büyük, daha güçlü olmalı.” diyerek güneşi Rab olarak görür. Akşam olup, güneşin de batmasıyla, varlığı geçici olanın ilah olamayacağını, “Benim Rabb’im, bunları var eden, bütün bunların idâmesini sağlayan bir güçte olan Vâcibü’l-Vücûd (varlığı zorunlu) olan Allah olmalı.” diye hakîkat fikrine ulaşır.

Bozulmamış Akıl, Allah’ı Bulur

Maturidî geleneğimizde, bir beldeye, bir bölgeye peygamber gelmemiş, ilâhî tebliğ yapılmamış bile olsa, insan yaratılış gereği aklını kullanarak Rabb’ini bulabilir. İçinde bulunduğumuz toplum, bizi aslî hüviyetimizden uzaklaştıran, kaçışı olmayan sıkı bir ortamdır. Bu ortamda modern insanı “beden hapishânesine” mahkûm olmuş bir zavallı varlık olarak görür Wolter Benjamin. Batı felsefesinin varoluşcu kolu, insanı teninde bir zindan hayatı yaşadığı üzerine gelişmiştir. Bir anlık günahın sonucu olarak da, acı ve ızdıraplarla dolu sürgün hayatı yaşadığını kabul eder.

Belki de, ruhların koşmaktan yorulduğu haz ve hız çağı, insanın özüne dönmeyi, aslî vatanına rücû etmeyi daha da anlamlı ve önemli kılmıştır. İç hakîkate ermek için durmalı ve dinlenmeliyiz. Hayata ve olaylara ibret gözüyle bakmak, rûhun dinginliğini ve aslî vatanıyla buluşmasını sağlar. Tasavvuf edebiyatında, ney, dertli dertli inlerken, kopup geldiği aslî vatanı (sazlığı) özlemektedir. İnsanın da buradan dersler çıkarabileceği söylenir. Emânet olan, bu bedeni, tekrar bozulmadan, günah ve isyan bataklığında kaybolmadan, sahibine Yüce Yaratıcı’ya dönüş, kavuşma imgesini bize hatırlatır.

Sükût: Asıl Vatana Yapılan Narin Bir Davettir

Adada, başka adadan gelen Absal, Hayy ile aynı dili konuşmakta, duygu ve düşüncelerinin birebir örtüştüğünü görmekteyiz. Konuşamazlar ama beden diliyle anlaşırlar. Bu da bize, insan, özünü korursa, fıtratına sahip çıkarsa mükâşefe yolunda bir mesâfe kat edeceğini gösterir; yazar, kendi tecrübesinden bize aktarır. Kendi dönemindeki düşünce oluşumlarını şöyle anlatır: “… Onlardan sonra bizim kuşak gelmektedir. Bunların bir bölüğü, henüz yol yürümektedir ve yetkinlik düzeyine ulaşmamışlardır. Bir bölüğü de yolculuktan yılmış, yolun yarısında kalmışlardır. Kimilerinin ne durumda, hangi aşamada olduklarını şimdilik bilemiyoruz.” diyerek o dönem sûfîlerinin mükâşefe ve riyâzet yoluyla varlık konusunda oldukça isâbetli olduklarını gözlemler. Kuru aklın, Mevlânâ Hazretleri’nin benzetmesiyle, tahta bacaklı at misâli yolcusunu yarı yolda bıraktığını biliyoruz. Böyle bir akıl, hikmetten nasîbini almamış, ben merkezli bir akıl tanımıdır.

Hayy, ellerini kullanmayı öğrenir. Adada çıkan bir yangında ilk defa ateşle tanışmış olur. Gökyüzü, Hayy için yaratılış hikmetine varmanın, Allah fikrinin doğuştan var olduğu düşüncesinin ilk keşfini sağlar.

İbn Tufeyl’in bugün tamamının elimizde bulunmayan bu eserden yaptığı alıntılar, İbn Sînâ’nın “Makâmatu’l-Ârifîn“de de dile getirdiği müşâhede yöntemine dair düşünceler olarak kabul edebiliriz.

Riyâzet: Tasavvuf Irmağının âsûde Akan Kolu

İbn Tufeyli, Hayy’ın adada elde ettiği nazariyet sonrası müşâhede yöntemini, “Ancak riyâzet, zikir ve halvetten bir an olsun ayrılmamalıdır.” diye ısrarla hatırlatır. Bununla, kalbin sonsuz keşfine ayrı bir mecrâ açmaktadır. Hikmet yolunun yılmaz müdâvimleri, nazarı aslâ hor görmeden, yani pozitif ilmi yüksünmeden, bu kademeleri aşarak sonsuzluk kervanına ulaşabilirler diye, bize 9 ve 10. yüzyıldan işaret fişeği göndermektedir.

İnsan, yaratılış gereği nezih bir fıtrata sahiptir. İçinde bulunduğumuz çevre, yaşadığımız hayat bizi ister istemez bu safiyetten uzaklaştıracaktır. Teknolojik dayatmalar, sosyolojik olgular bizi bir anlamda mânevî kirlenmeye doğru itecektir. Aslından uzaklaşan insan, riyâzet ve müşâhede yoluyla kendi aslî varoluşuna doğru yeniden dingin bir yolculuk yapacaktır.

Roman, bir anlamda bedenin tüm hasse ve hasletlerini keşfettikten sonra, rûhun aslî vatanı olana riyâziyye ve mükâşefe yöntemiyle, gönül ikliminde sessiz bir çığlığa dönüşmesini bize gösterir.

Ramazan YILDIZ/Somuncubaba Dergisi/2019

 

 

 

 

Sayfayı Paylaş