Sulhü Olmayan Cenk

somuncubaba-227-10-hamitdemir

Kişi, kendisini yaratan ve nimetleriyle yaşatan, dünyada yaptığı her işin âhirette karşılığını verecek olan Rabb’ini tanıyınca, kendisinden talep edilen şükür ve ibâdete yönelir. Zâhirî ve bâtınî ibâdetlerinin Allah’ın murâd ettiği şekilde gerçekleşebilmesi için de bilgiye muhtaçtır. Bu bilgi, Allah’ı şânına yakışır bir şekilde birlemek (tevhîd), kalbe taalluk eden ihlâs ve tevâzu gibi olumlu, riyâ ve kibir gibi olumsuz hasletleri bilmek (sır) ve kendisine farz olan ibâdetleri yerine getirebilecek kadar hükümleri öğrenmekten (şerîat-ilmihal) ibârettir.

Kul, ibâdete yöneldiğinde kendisinde günahların izleri olduğunu görür. Hızlı yol alabilmek için yüklerinden kurtulmak isteyen süvâri gibi o da daha önce işlediği günahların vebâlinden ve kendisinde bıraktığı tesirlerden kurtulmak ister. Aksi halde ibâdetten yüz çevirmekten ve ibâdetlerinin kabul edilmemesinden korkar. Günaha geri dönmeyi aklından çıkarıp, Allah’ın bütün günahları bağışlayacağını bilerek samîmî bir şekilde tevbe eder.

Tevbe ve ibâdete yöneldiğinde kendisini engelleyen 4 ana unsur olduğunu fark eder: Dünya, insanlar, şeytan ve nefis. Bunlardan kurtulmanın yollarını arar. Dünyalıklardan âhirete vesile olacak kadar faydalanmak, ancak dünyaya aldanmamak gerektiğini anlar. İnsanlarla zarûret miktarınca ya da hayırlı işlerde birlikte olur. Şeytanı düşman edinir, çünkü o da insanoğlunu düşman edinmiştir. Aksi halde şeytan, insanoğluna olan düşmanlığının hasadını toplarken insan, şeytanı düşman edinmemenin fesâdına uğrar. Nefse sürekli muhâlefet eder. Zira 4 engelden aşılması en zor olanı nefistir. Nefis insanın ta kendisi olduğu için ondan kurtulmak mümkün değildir. Bir noktaya kadar terbiye edilmesi ve takvâ ipi ile dizginlenmesi mümkün olsa da insan hiçbir zaman nefsin taarruzlarından emin olamaz.

Bunlarla birlikte insanı ibâdetten alıkoyan 4 geçici engel vardır: Maîşet ve rızık kaygısı, dünyalık beklenti ve korkuların tehlikeleri, başa gelen musîbetler ve kaderin tecellîleri. Nefis, bu 4 engeli gündem ederek insanı fitneye düşürmek, öfkeye sevk etmek ve ibâdetten alıkoyan şeylerle meşgûl etmek ister. Bunları aşmak ise tevekkül, tefvîz (işi Allah’a bırakma), sabır ve rızâ ile mümkündür.

Söz konusu engelleri aşıp ibâdete koyulmakla da mücâdele maksadına ulaşmış olmaz. Zira nefis, kendisine muhâlefet edip ibâdete niyet eden kimseyi tembelliğe sevk eder. Vaktin bolluğundan dem vurur. Oysa âhiretlik işlerde acele etmek gerekir. İnsan tembellik belâsından da kurtulup ibâdete koyulursa bu kez nefis ihlâsla yapılacak olan ibâdeti ifsâd etmeye çalışır. Ortağı olmayan bir ve tek Allah için yaptığı ibâdete başkalarını da hissedâr etmesi için insana gösteriş yapmasını telkin eder. İbâdeti, başkalarının takdîri, eleştirilmekten kurtulmak veya dünyalık bir menfaat için yaptırır. Riyâ öyle bir tehlikedir ki sadece toplulukta veya ibâdet esnâsında değildir. İnsan riyâ tehlikesinden yalnızken de kurtulamaz. Zira nefis insana, yalnız başına samîmî bir şekilde yaptığı ibâdeti başka meclislerde gündeme getirmesini telkin eder ve ibâdetin ihlâslı kalmasını engellemeye çalışır. Bunu da başaramazsa kişiyi, kendi ibâdetini küçük görecek sözler söyleterek veya tevâzu kisvesi ile ibâdetini yerdirerek riyâya sürükler. Görüldüğü gibi nefis yöntemleri ve ısrârından ötürü insanın en büyük düşmanıdır. Şâyet kul, riyâdan da kurtulursa nefis insanı kendini beğenme hastalığına (ucb) müptelâ etmek ister. Böylece kişi kendisini Allah’ın sevgili kullarından görür, ibâdetinin kabul edildiğini düşünür, ihlâslı olduğunu zanneder. Kendini beğenme hali bazen başkalarını beğenmemek şeklinde de tezâhür edebilir. Kişiyi, yaptığı ibâdetler ve dindarlık tecrübesinden ötürü başkalarının Müslümanlığını sorgulamaya veya yargılamaya sevk etmesi nefsin en ince hilelerindendir, düşülmemesi gereken gizli bir tuzaktır. Şayet nefis insanı ucb hastalığına da düşüremezse bu kez kulu ibâdete muvaffak kılan, engelleri aşmasını, şeytana gâlip gelmesini ve nefsine muhâlefeti kendisine ikrâm eden Allah’a karşı şükürden alıkoymak ister. Zira ibâdet edebilmek ve kulluğun gereklerini yerine getirebilmek belki de şükrü gerektiren en büyük nimetlerdendir. Şâyet bu tehlike de savuşturulur, Allah’a şükredilebilirse mânevî vuslatın adımları atılmış olur, irfan güneşi kulun üzerine doğmaya başlar. Bu hal, ibâdetin zevk haline dönüşmesi, velâyet nûrunun parlamasıdır. Ölüm korkusunun vuslat arzusuna dönüştüğü noktadır. Azrâil’e hasret duymaktır. Kişinin bedeni ile dünyada rûhu ile ukbâda yaşamasıdır.

Hayat serüveni gibi yukarıda resmedilen nefis mücâdelesi de, ölüm gelinceye kadar devam edecektir. Zira nefis hiçbir zaman mücâdelesinden vazgeçmez. Bir ibâdeti engelleyemezse diğerini engellemeye çalışır. Dolayısıyla nefse karşı mutlak gâlibiyet yoktur, vazgeçilmez bir mücâdele vardır. Nasıl ki Hak-bâtıl mücâdelesi kıyâmete kadar sürecekse insanın nefsi ile olan mücâdelesi de küçük kıyâmete (ölüm) kadar devam edecektir. Bu sebeple vazgeçmemek, Müslüman için esaslı bir duruştur.

Bitmeyecek bir cengi ölüme kadar sürdürmek hakîkî kulluğun anahtarıdır. Zira yaralanmak, ayağı sürçmek, yavaşlamak, geri manevra yapmak, tuzağa düşmek, başarıya ulaşınca gururlanmak, birini kazanıp diğerini kaybetmek savaşın doğasıdır. Kılıcı elden bırakmamak ve istikâmeti kaybetmemek ise yiğitlerin şanıdır.

Gazâmız mübarek olsun.

Not: Bu yazı, İmam Gazzâlî’nin Minhâcu’l-Âbidîn adlı eserinin mukaddimesinden mülhem kaleme alınmıştır.

 

Sayfayı Paylaş