SABIR AHLAKI

somuncubaba-227-14-mukadder.arif-yüksel

Beşer olarak bizler; akıl, güç, imkân ve yetki bakımından sınırlı varlıklarız. Bu sebeple her şeyi tam olarak akıl edemeyiz, her işe güç yetiremeyiz, bazılarını tek başımıza yapamayız, bazılarını şimdi yapmamız gerekmez, bazılarını ise asla yapmamamız gerekir.

İnsanın yerinde ve zamanında haddini bilmesi, elinden geleni yapıp neticeyi Allah’tan beklemesi, elinden gelmeyenleri Allah’a havale etmesi, mümkün fakat gayri meşru olanı kendi iradesi ile yapmaması “sabır ahlakı” ile mümkün olmaktadır.

Sabır; davranışlarımızın emniyet kilidi, hayatımızın güvenlik sigortası gibidir. Bundan dolayı içinde yaşadığımız toplumda güvenlik alanını genişletmek için hakkı ve sabrı tavsiye etmek, ilahî bir emirdir: “Asra yemin olsun ki insanlar hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”[1]

Mehmet Akif Ersoy Asır Suresi’nin tefsirinde şöyle der: “İnsanlar, bulundukları asrı kötülerler ve kendi kusurlarını hep o biçarenin boynuna yüklerler. Bütün güzelliklerin de geçmiş asırlarda kaldığını zannederler. İşte bunun yanlış bir düşünce olduğunu Allah asra yemin ederek ortaya koyuyor. Demek ki kusur asırda değil, asrı hüsnü istimal edemeyen (iyi kullanamayan) insanda imiş.”[2]

Sabrın gerçekleşmesi için, sağlam bir imana ve güçlü bir iradeye ihtiyaç vardır. Bunu da Allah’tan istemek gerekir.  İman ve irade ile sabrı elde ettikten sonra, sabır ve namaz ile de her konuda Allah’tan yardım dileyebiliriz.[3]

Allah’ın doksan dokuz güzel isminden biri de “es-Sabûr”’dur.   Sabrı tavsiye eden Yüce Yaratıcı’nın bizatihi kendisi es-Sabur sıfatı gereği, çok sabırlıdır, şirk, küfür, nifak ve isyanları sebebiyle insanları hemen cezalandırmaz ve sabreder, onların tevbe edip hallerini düzeltmelerini bekler, mühlet verir. Allah, aceleci değildir.[4]

Sabır, her peygamberin temel vasfı ve ahlakıdır. Hz. Eyüp (a.s.) şahsında ise sabır, bütün özelliği ve güzelliği ile müşahhaslaşmıştır. O kadar ki sabır deyince Eyüp (a.s.), Eyüp (a.s.) deyince de sabır akla gelmektedir. Her zanaatın ve becerinin bir piri vardır ve sabır becerisinin piri de tartışmasız Eyüp (a.s.)’dır.[5] Yakup (a.s.) da sevgili oğlu Yusuf (a.s.)’un diğer oğullarının planladığı entrika ile kendisinden koparılması karşısında,

“Artık (bana düşen) güzelce (hakkı ile) sabretmektir.”[6] diyerek sabır ve metanetin en güzel örneğini sergilemiştir. Öte yandan görevde karşılaştığı zorluklara yeteri kadar sabredemeyen Yunus (a.s), bir süreliğine takdir-i ilahinin bir tecellisi olarak balığın karnına hapsedilmiştir. Allahu Teâlâ, Peygamberimiz’e de sabrı tavsiye etmiş, Yunus (a.s.) gibi olmaması öğütlenmiştir:

“Sen, Rabb’inin hükmüme sabret, balık sahibi Yunus gibi olma. Hani o, (balığın karnında) kederli bir halde Rabbine yakarmıştı.”[7]

Musibetin en ağırına maruz kalmış ve sabırla yürüttüğü mücadeleyi Allah’ın yardımı ile kesin bir zafere ve fethe dönüştürmüş olan Allah Rasûlü, sabrı hakkı ile yaşamış seçkin bir beşer olarak bizlere şu tavsiyelerde bulunmuştur: “Mü’minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mümine verilmiştir. Sevindirici bir işle karşılaşırsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşırsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.”[8]  “Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı bir mükâfat verilmemiştir.” [9]

Maddî zorluklara karşı bedenimiz, manevî zorluklara karşı ise ruhumuzun direnci gereklidir. Bu sebeple sabrı, gerçekleştiği alan itibarı ile iki ana kısma ayırabiliriz:

  1. a) Bedenin Sabrı: Yanlış ve isabetsiz kararlar sebebiyle kendimizden kaynaklanan sıkıntılar, yorucu işler, hastalık ve kaza gibi irademiz dışında gerçekleşen olaylar, özellikle oruç ve hac ibadetinde karşılaşılan zorluklar beden sabrını gerektirir.
  2. b) Nefsin Sabrı: İçki, zina, gıybet, tekebbür gibi nefse güzel görünen ve hoş gelen haramları terk etmek nefis sabrını gerektirir. Sağlam bir iman ve güçlü bir irade ile sabırlı bir nefse, dolayısı ile erdemli bir kişiliğe sahip olmak mümkündür.

Sabredilen konu ve konum bakımından da sabrı üç kısma ayırabiliriz:

  1. Mukavemet sabrı: Mukavemet sabrı, hayatta kalmak ve yaşamı devam ettirmek için elden geleni ve mümkün olanı yapmak, öte yandan önlenmesi mümkün olmayan bela ve musibetlere karşı da direnç göstermektir. Buna, musibete sabır da denilir.
  2. Müdafaa sabrı: Müdafaa sabrı; haramların manevi kişilik, akıl ve mal üzerinde yapacağı tahribata engel olmak ve dışardan şeytanın, içerden nefsin saldırılarına karşı aslen temiz olan fıtratı müdafaa etmektir. Buna ma’sıyete sabır da denilir.
  3. Tekâmül sabrı: Hem dünya hayatını geliştirme ve güzelleştirme işlerinde, hem de Allah katında sadık ve muhsin bir kul olma hususunda (ibadetlerde) salih amele azimle devam etmektir. Buna taatte sabır da denilmektedir.

Mukavemet sabrının enerjisi akıl ve ilim, müdafaa sabrının enerjisi ahlak ve fazilet, tekâmül sabrının enerjisi ise yetenek ve imandır. Ancak bütün bunla işlevsel hale getirecek lokomotif güç hiç şüphesiz güçlü bir iradedir. [10]

Bir kimse bazı bilgileri eğitim ve öğretim yoluyla almış olsa bile şayet iradi bir zafiyet içerisinde ise, kişiliğine sirayet eden hafiflik ve duygularını kaplayan ihtiraslar sebebiyle aklına dengeyi, davranışlarına tutarlılığı, gönlüne köklü bir imanı hâkim kılamaz

Tembel, medeni cesaretten ve özgüvenden yoksun, başarısızlığını kadere ve içinde yaşadığı olumsuz şartların elverişsizliğine bağlayarak sorumluluktan kaçan ve acziyet duygusu içerisinde olağan üstü bir şans bekleyen kimselerin beklentisi sabır değildir.

Engeller, yasaklar ve imkânsızlıklarla her defasında girişimi sınırlanmış ya da engellenmiş kimselerin öğrenilmiş çaresizlikleri de sabır sayılamaz.

Bir akvaryuma, bir tane büyük, birkaç tane de küçük balık konulmuş. Her defasında büyük balığın küçük balığı yediği tespit edilmiş. Ortaya camdan bir engel konulmuş. Büyük balığın 28 saat süre ile cam engeli aşmaya çalıştığı sonra da bu çabadan vazgeçtiği tespit edilmiş. Bunun üzerine cam engel ortadan kaldırılmış ama büyük balığın öbür tarafa geçmek için hiç çabalamadığı hatta akvaryumun yarısına kadar gelip geri döndüğü görülmüş. Bu duruma psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik”, denir.

“Sabreden derviş muradına ermiş.” atasözü, çaresizlik içerisinde şans beklemeyi ifade etmez, “Men sabera zafera.” hadis-i şerifinde de anlatıldığı gibi, azim, sebat ve sabırla zorluklarla mücadelesini sürdürenlerin zafere ulaşacağı ve muradına ereceği anlatılır.

Bir dervişe, zor zamanlardan geçerken ne yapmalıyız, diye sormuşlar. Derviş şöyle cevap vermiş:

“Musibetin sonuna kadar sürmeyeceğini bilmeli, imtihan olduğunu düşünmeli, daha kötüsü olmaması için dua etmeli, zor zamanda yanında olanları daha sonra sevindirmeli, yanında olmayanları da terk etmeli.”

İmanı olanın ümidi de daim olur. Zira Allah’tan umut kesilmez. Ümidi olan kimse ise sonuna kadar sabreder. Gücünü imanından alan bir kişinin sabrını, hiçbir zorluk engelleyemez ve mağlup da edemez. İmanı sağlam, iradesi güçlü, sabrı çetin ve daim olanlardan olasınız.

 

 

 

[1] 103/Asr, 1-3.

[2] A. Abdülkadiroğlu, N. Abdülkadiroğlu, Mehmet Akif’in Kur’an-ı Kerimi Tefsiri, DİB yay. Ankara-1992, s.50.

[3] Bkz. 2/Bakara, 153.

[4] el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’an, Beyrut, 1967, I, 373.

[5] Bkz. 38/Sa’d, 44.

[6] 12/Yusuf, 18

[7] 69/Kalem, 48

[8] Müslim, Zühd: 64; Dârimi, Rikak: 61; İbn Hanbel, Müsned: 5/24

[9] Buhari, Rikak: 20; Müslim, Zekât: 124; Tirmizi, Birr: 77; Ebu Davut, Zekât: 28; Nesâî, Zekât: 85.

[10] Yakup Yüksel, Tasavvufta Sabır ve Şükür, Samsun 2006,  (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi)

Sayfayı Paylaş