KUR’ÂN’DA GEÇEN BİTKİLERDEN HUBÛBÂT

somuncubaba-227-02-aliakpınar

Hayat Kitabımız Kur’ân, pek çok âyetinde hubûbat denilen tahılgillerden bahseder. Ekin anlamında zer’–zürû’ on bir kere; dane anlamına habbe dokuz kere, buğday başağı anlamına sünbül-senâbîl-sünbülât beş kere; ekin yaprağı anlamına asf iki âyette geçmektedir. Yine on bir yerde çoğu zaman ekin ekmek anlamına kullanılan hars kökü geçmektedir. Hars, bir yeri onarıp ekmek anlamınadır. Ekilen tarlaya dendiği gibi, elde edilen hâsılata da hars denir. Hars, aynı anlama gelen zer’ kelimesinden daha geniş anlamlıdır.[1] Hars kelimesi Osmanlıcada kültür anlamına kullanılmıştır. Bir âyette hars, kazanç anlamına kullanılmıştır: Âhiret kazancını (harse’l-âhire) isteyenin kazancını artırırız; dünya kazancını (harse’d-dünya) isteyene de ondan veririz; ama âhirette bir payı bulunmaz.”[2] Demek ki şu sınav dünyası ekim dikim yeridir. Sonunda hâsılat elde etme vardır. Onun için “Dünya âhiretin tarlasıdır.” denilmiştir. Dünyaya yatırımda asıl hedef âhireti kazanmaktır. Yoksa dünyaya bağlanmak, dünya ve dünyalıkları amaç haline getirmek değildir.

Zirâat, ilk insandan beri var olan ve insanın hayatında çok önemli bir yeri bulunan uğraştır. İnsanın yerleşik hayat sahibi olması, dolayısıyla medenîleşmesinin temel sebeplerinden biri de ekim dikimle uğraşmasıdır. Yüce Rabb’imiz toprakla uğraşmanın, onu ekip dikmenin insana sevdirildiğini bildirir: “…Ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir.”[3] Zirâat olmasaydı yeryüzü bu kadar imar edilmiş olmaz ve yeryüzü sahiplenilmezdi. İnsan, kendi temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma ihtiyacını ve hizmetinde kullandığı hayvanlarının ihtiyaçlarını büyük ölçüde zirâat yoluyla elde etmiştir. Zirâat alanındaki yeni ihtiyaçlar, insanın hırs ve doyumsuzluğu bu alanda çok büyük teknik gelişmelere kapı aralamıştır. İnsan bir taraftan çölleri ekili alan haline getirmek için çaba sarf ederken, öte yanda mevcut ekili alanlardan azami ölçüde ürün alabilmek için çırpınmaktadır. Yüce Rabb’imiz insan için yarattığı yeryüzünün üçte birini zirâata elverişli olarak insanın hizmetine sunmuştur. İnsanoğlu bu alanın üçte ikisini zirâatta kullanmakta, kalan kısım da mera olarak hizmet vermektedir.

Kur’ân pek çok âyetinde ekim dikim konusuna yer vermiştir. Şöyle ki; her konuda olduğu gibi zirâat konusunda da asıl fâil-i mutlak Yüce Allah’tır. Her şey gibi kuru ve ölü toprağın canlanıp yeşermesi, ekilen tohumların ortaya çıkması, dikilen fidanların yeşermesi hep O’nun izniyledir: “Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz?”[4] Evet, insan toprağı hazırlar ve tohumu eker. Toprağa atılan tohumu çatlatıp yeşerten ve yetiştiren Yüce Allah’tır. İnsan toprağa ekilen her tohumdaki bu ilahî kudreti görmeli ve buna karşılık Rabb’ine şükretmelidir. Onun için Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz, ben ektim ve yetiştirip bitirdim demesin. Sadece ben ektim-diktim desin. Çünkü asıl yeşertip yetiştiren Yüce Allah’tır.”[5]

Bu yüzden olacak ki ticaret mallarının zekâtı kırkta bir olurken toprak mahsullerin zekâtı onda bir olarak belirlenmiştir. Çünkü toprak mahsullerinin yetişmesinde Yüce Rabb’in lütfu keremi çok daha açık ve belirgindir. Yerin bitirdikleri çok farklı çeşit, tat ve lezzetleriyle tam da insanların ve yeryüzünde yaşayan canlıların ihtiyaç duyduğu şeyleri barındırmaktadır. Bugün insanın yiyip tüketmediği pek çok bitki bile henüz keşfedilmemiş bir kısım faydaları barındırıyor olabilir. Zira Yüce Rabb’in yarattığı hiçbir şey boşuna ve anlamsız değildir. Öte yandan bitkiler yalnızca canlılar için gıda ve şifa kaynağı olmamakta, bunun yanında havayı temizleme, havaya oksijen katmakta ve kâinatı süsleyip tezyin etmektedir. O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik, ondan yeşili çıkardık…”[6] Bitkilerin ürettiği biyokimyasal maddeler hayatın vazgeçilmezlerindendir. Bitkilerin güneş ışığının yardımıyla kendi besinlerini kendilerinin üretmesi demek olan fotosentez bunlardandır. Bu yüzden bir bitkinin yanından geçerken onu izlemeli, onun nasıl yeşerip serpildiğini görmeli; onu değişik şekil, renk ve tatta yetiştiren kudreti derinlemesine düşünmeli, akletmeli ve ibret alıp sahibine şükretmeli. Aynı şekilde bir mahsulü soframızda tüketirken onun nasıl yetiştiğini ve soframıza nasıl geldiğini fark etmeli, üzerinde tefekkür etmeli ve asıl sahibini hatırlayıp O’na şükretmelidir.

Şu toprağı farklı özellik ve güzelliklerde yaratan, ona kırmızı, sarı, siyah, kahverengi, beyaz, gri ve benzeri çeşit çeşit renk veren, onun kimisini çorak kimisini münbit bereketli kılan, o kuru toprağı canlandırmak için gökten tam da onun ihtiyaç duyduğu miktarda ve özellikte sular indiren, yerin derinliklerinden aynı şekilde sular fışkırtan, yeryüzünün dört bir yanını deryalar, denizler, göller, akarsularla donatan, suyu bütün her şeyin hayat ve varlık sebebi kılan, insana toprağı sürme, işleme, ekip biçme melekesiyle donatan… Bütün bunları insanın emrine veren ve insana da O’nu tanıma ve yalnızca O’na kulluk etme görevi yükleyen âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır. Bu gerçeği ancak özü temiz, selîm akıl sahipleri fark eder ve yalnızca onlar bunun gereğini yerine getirirler. Ne var ki çoğu zaman insan Yüce Allah’ın bu eşsiz kudretini görmezden gelmekte, O’nu unutmakta ve O’na nankörlük etmektedir. Onun için Yüce Rabb’imiz kitabında iki yerde bahçe sahipleri kıssasını bize hatırlatır.[7] Bunlar kendilerine bahşedilen güzelim bağ-bahçelerin kıymetini bilemeyen, onları var eden ve lütfeden asıl sahibin Yüce Allah olduğunu unutan, şükür sebebi kılması gereken nimeti küfür sebebi kılan, varlığı övünme ve avunma aracı gören, elde edilen ürünün hakkını/zekâtını vermekten kaçınan, sonuçta bahçeleri ellerinden alınan kimselerdir. Oysa bu dünya nimetleri imtihan için insana emâneten verilmiş sınav araçlarıdır. İnsan onlarla sınanmakta, onlarla ya cenneti kazanmakta ya da onlar sebebiyle cehennemi boylamaktadır. Kur’ân, bu kıssaları anlatırken bu bahçelerin yerini, bahçe sahiplerinin kimler olduğunu, olayların ne zaman yaşandığını anlatmaz. Bunun sebebi ise kıssanın mesajının bütün zamanlara, bütün mekânlara ve bütün herkese şâmil olmasını sağlamaktır. Buna göre insan kendi sınav alanı bahçesini tespit etmeli ve onu sınavı kazanma aracı kılmalıdır.

Kur’ân Hz. Yusuf Peygamber’in şu sözlerini hatırlatırken bizlere çok önemli mesajlar sunar: “Devamlı yedi sene ekin ekip, biçtiğiniz ekinin yediğinizden artanını başağında bırakın. Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelir, bütün biriktirdiğinizi yer, yalnız az bir miktar saklarsınız. Sonra, halkın yağmur göreceği bir yıl gelir, o zaman sıkıp sağarlar, bolluğa kavuşurlar…”[8] Buna göre insan yeryüzün ekip dikmek, imar etmek ve rızkını aramakla görevlendirilmiştir. Bunun için ekolojik dengeyi bozmadan tecrübe ve birikimini, elde ettiği teknik her türlü imkânı kullanmalıdır. Bolluk yıllarını şımarmadan ve taşkınlık yapmadan değerlendirmeli ve gelebilecek zorlu yıllara hazırlık yapmalıdır. O gelebilecek sıkıntılı yılar için mahsulün bir kısmını depolayarak saklamalıdır. Mahsulü saklamanın en uygun yolu onu başağında bırakmaktır.

Danelerinin Dili

“Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah’tır; ölüyü çıkarır. İşte Allah budur, nasıl yüz çevirirsiniz?”[9] Taneler, bitkiler, ağaçları sarmaş dolaş bahçeler yetiştirmek için, yoğunlaşmış bulutlardan bol yağmur yağdırdık.”[10] “İnsan, yiyeceğine bir baksın. Doğrusu suyu bol bol indirmekteyiz. Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz. Bunlar sizin ve hayvanlarınız için geçimliktir.”[11]

“Gökten bereketli bir su indirdik, kullara rızık olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli ekinler, küme küme tomurcukları olan boylu hurma ağaçları yetiştirdik. O su ile ölü yeri dirilttik. İşte insanların diriltilmesi de böyledir.”[12], “O yerde kabuklu taneler, güzel kokulu otlar vardır. Ey insanlar ve cinler! Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?”[13]

Âyetlerde tanelerden kasıt arpa, buğday, pirinç, susam, çörekotu, mısır ve benzeri daneli bitkilerdir. Âyetler tohuma atılan ilâhî imzaya/kodlamaya dikkatlerimizi çekmektedir. O minicik tohum danesine o bitkinin bütün özelliklerini gizleyen Yüce Allah’tır. O tohumu çimlendirip, yarma ve yeşertme gücünü toprağa bahşeden de O’dur. Bir susam danesinde, susam bitkisinin rengiyle, şekliyle, tadıyla, kokusuyla bütün özellikleri kodlanmıştır. Toprak ve su buluşması Yüce Yaratıcı’nın kudretiyle bu özellikleri açığa çıkarmaktadır. Evet, derinlemesine düşünenler için bunda sayısız hikmet, ibret ve ders vardır. Bunları tüketen insanın bunları görmezden gelmesi düşünülemez ve ona yakışmaz. Şimdiye kadar yeryüzünde tanrılık taslayan nice insan bir tohumu yaratmaya, onu yarıp yeşertmeye ve yetiştirmeye kâdir olamamıştır.

Toprağa ekilen tohumların canlanıp yeşermesi öldükten sonra dirilmenin en açık belgesidir. Her toprağın bağrına düşen tohum, yeşerirken lisân-ı haliyle öldükten sonra dirilmenin olduğunu haykırır insana. İşte onlara bir delil daha: Ölü yeri diriltir ve oradan taneler çıkarırız da ondan yerler.”[14]

Kur’ân, hemen her insanın yakından bildiği, mahsulünden istifade ettiği ekin konusunu kimi deyimlerde de kullanır. Sözgelimi helâk edilen Ebrehe’nin fillerle donatılmış ordusu için “Yenilmiş ekin yaprakları gibi oluverdiler.”[15]  ifadesini kullanır. Peygamberimiz ile beraber olan sahâbeyi, “Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden ekin”e[16] benzetir. Yine o bize, “yerin karanlıklarına düşüp gömülen her daneyi Yüce Allah’ın bildiğini ve O’nun kontrolünde olduğunu”[17], “insanın hardal danesi kadar bir iyilik yahut kötülüğün asla zâyi olmayacağını”[18] haber verir. Yine Allah yolunda mallarını harcayanların kazanacağı sevap anlatılırken, Her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir.”[19] ifadesini kullanır. Bu şekilde insanın Allah için yaptıklarının katbekat fazlasıyla kendine dünya ve âhirette döneceği bildirilir.

Evet, dünya hayatında yeri ekip dikmek insana sevdirilmiştir. Ama insanın asıl cenneti/bağ-bahçesi Âhiret cennetidir. Onun için insan, dünya cennetlerini Allah’ın rızasını kazanmak ve âhiret cennetini hak etmek için kullanmalıdır. Dünya cennetleri, dünya nimetleri aslâ övünmek ve onlarla oyalanıp avunmak için değil, şükrederek cenneti kazanmak içindir. Âhiret kazancını isteyenin kazancını artırırız; dünya kazancını isteyene de ondan veririz; ama âhirette bir payı bulunmaz.”[20]

 

 

[1] Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili.

[2] 42/Şûrâ, 20.

[3] 3/Âl-i İmrân, 14.

[4] 56/Vâkıa, 63-64.

[5] Kurtubî, el-Câmi’, XVII, 141.

[6] 6/En’âm, 99.

[7] Bkz. 18/Kehf, 32-43; 68/Kalem, 17-35.

[8] 12/Yûsuf, 47-49.

[9] 6/En’âm, 95.

[10] 78/Nebe’, 14-16.

[11] 80/Abese, 24-32

[12] 50/Kâf, 9-11.

[13] 55/Rahmân, 12-13.

[14] 36/Yâsîn, 33.

[15] 105/Fîl, 5.

[16] 48/Fetih, 29.

[17] 6/En’âm, 59.

[18] 21/Enbiyâ, 47, 31/Lokmân, 16.

[19] 2/Bakara, 261.

[20] 42/Şûrâ, 20.

Sayfayı Paylaş