AHMET YESEVİ ve DİVAN-I HİKMETİ (Modern Çağın İlacı /Naif Ve Nazik Söylem Sırrı)

somuncubaba-227-07-r.yıldız

Tasavvuf edebiyatımızın ve irfan kültürümüzün medarı iftiharlarından biride, Pîr-i Türkistan Ahmet Yesevî’dir. Anadolu’nun manevîyat meşalesini sonsuza kadar yakan, ruhları mayalayan bir terbiye merkezinin temelini oluşturan engin bir şahsiyettir.

Kazakistan’ının Çimkent yakınlarında bulunan Sayram kasabasında dünyaya geldiği bilinir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmez. Kadir Özköse Hocamız, Ahmet Yesevî ve Divan-ı Hikmet adlı çalışmasında, hocası Yusuf Hemadanî’nin vefatını esas alarak, 11. yüzyılın ikinci yarısında dünyaya geldiğini söyler. Babası, Hazreti Ali Efendimizin yolunda, ilim ve keşif ehli Şeyh İbrahim, annesi ise Ayşe Hatun’dur. Yedi yaşında, hem annesini hem de babasını kaybeder. Kız kardeşi Gevher Şehnaz ile Yesi’ye gelirler. Burada, tanınmış Türk şeyhlerinden Aslan Baba’nın himayesine girer. İlim ve irfan terbiyesinde, gönlünü ilmek ilmek dokur. Onun feyz ve keşiflerine mazhar olur. Burada Hızır (a.s.) ile karşılaşması, bazı manevî tecellilere şahit olması, ablası tarafından müşahede edildiği söylenir. Peygamber Efendimiz’den, emanet aldığı, tasavvufta manevî olgunluğun remz ve sembol kabul edilen ‘hurma’yı Pîr-i Türkistan, Sulatnu’l-Evliya Ahmet Yesevî Hazretleri’ne teslim eder.

Merhum Ethem Cebecioğlu Hocamız, tasavvufun bir semboller ve işaretler ilmi olduğunu, bazı olayları ve menkıbeleri bunlar üzerinden okumamız gerektiğini belirtir. Hurma, bir anlamda olgunluğun, keşfin, ilim ve irfan yolunda bazı görevlerle sorumlu olduğunun da bir işaret fişeğidir. Tasavvuf geleneği, hurmaya ʺişârîʺ (sembolik) bir anlam yükleyerek, bunu ʺilâhî marifet ve hakikatler, mevhibeler, manevî hâller, ilâhî sıfatların tecellîleriʺ, ʺahlâk-ı hamîde ve meyveleri olan müşâhede, mükâşefe ve manevî hâllerʺ almamızın bu yolun inceliklerini kavramada yardımcı unsur olarak kabul edilir.

Buradan sonra ilmin ve keşfin merkezi Buhara’ya geçer. Müridi Yusuf Hemadanî’nin, irşadında ilim ve manevîyat ırmağında arınır, keşif ve keramet ehli olur. Kur’an-ı Mübin’e olan sadakati, Rasûlü Kibriya’ya olan muhabbeti, yaşıtları arasında Ülker Yıldızı gibi parlar ve öne çıkar. Gözde halifesi olur. Dönem, Batınîliğin ve Rafizîliğin kol gezdiği yakıcı bir atmosferi solumaktadır. Ehli sünnet akidesini, en güvenilir liman kabul eder ve yaşatırlar. İlim ve irfan, birbirini besleyen iki vazgeçilmez değer olarak gönüllere de ve lisanlarda insicamını bulur. Medrese ve tekke, adeta siyam ikizi gibi birbirinden ayrılmaz bir yekparelik gösterir.

Burada, Hikmet yolunda ve irşat mektebinde devrin meşhur keşif ve keramet ehli büyüklerinden feyiz almayı ihmal etmez. Bunlar arasında devirin bilinen, Marfu Kerhi, İbrahim Ethem, Cüneydi Bağdadî, Hallacı Mansur, Şibli gibi gönül ehli kimselerden, manevîyat susuzluğunu doyasıya giderir.

Ahmet Yesevî Hazretleri, mürşidi Yusuf Hemadanî’nin en gözde halifesi olmakla beraber, meratip ve adap yolunda,  hocasının vefatı ile irşat yolunda ilk olarak Halife Hace Berki, sonra Hace Hasan Endaki, üçüncü sırada kendisi görev alır. Kısa süren irşat görevini, Nakşî kolunun büyüklerinden Hoca Abdül Halik Gücdavanî’ye bırakarak, tekrar Yesi’ye döner.

Taşkent çevresinde etkili olduğu, Seyhan Irmağı’nın kuzeyinde yaşayan göçebe Türkler arasında irşat ve irfanını yaydığı, burada daha çok kabul gördüğü bilinir. Dönemin siyasî ve mezhebî tartışmaları, insanımızı en güvenilir liman olan, tasavvuf güvertesinde yolculuk yapmayı sağlar. Fırtınalı ve kasırgalı yolculuklar, ancak böyle kaptan kılavuz eşliğinde sahil-i selamete götürür.

Eserlerini, dönemin şöhret kayığında yolculuk yapan kişiler gibi, geçici heveslere bağlı kalarak vermez.  Farsça ve Arapça olan, makbul eser verme hastalığına asla tutulmaz. Eserlerini Türkçe olarak yazar.  Tasavvuf zevkini, irfan geleneğinin inceliklerini “Hikmet”lerle, manzum olarak dillendirir. Yesevî geleneğinin, irfan kültürümüzde en başta akılda kalıcı teması, Hazret’in 63 yaşına geldiğinde, Hazreti Peygamber Efendimiz’in beşer yaşına hürmeten, toprak altında kendisine bir çilehane açmasıdır. Bundan sonraki fani bedeni, burada hayatiyetini idame ettirecektir. Hatta denir ki, üç arşın yerin altında hayatını geçirmesi, talebelerinin ziyaretinde oldukça büyük bir teessüre neden olur. Hazret’in, halifesinin göz perdesini kaldırmasıyla, doğudan batıya, kuzeyden güneye sonsuz bir dünya hayatı yaşadığını görmesi, bazı beşerî mahrumiyetlerin insana, ne tür ulvi malikiyetler bahşettiğini, bizlere hatırlatmaktadır.

Baş Eseri Olan Divanı Hikmet

Tasavvuf, en bilinen tarifi ile bir hikmetler bütünü olarak kabul edilir. Bu yolda söylenen sözler, yapılan öğütler hep bu başlık altında toplanmıştır.   Anadolu’nun İslâmlaşmasında, ehli sünnet akidesinin gümrah akmasında Ahmet Yesevî Hazretleri’nin rolü inkâr edilmez. Hayatının etkisi, öncelikle kendi nefsine verdiği telkin ve tavsiyelerden geçmektedir. Kur’an ve sünneti, baş tacı yapmış, dönemin amansız itikadî tartışmalarından, sevenlerine ve tüm insanlığa, bu yolla şifa dağıtan reçeteler sunmuştur. Tarikatı, asla içe kapanma, başkasının eline bakma olarak görmemiştir.  “Eli ile bizzat yaptığı ahşap kürek, kaşık ve kepçeleri satarak geçimini temin etmiş, alın teri ve el emeği ile geçinmeye özen göstermiş, ʺhelal ve tayyib olanın istenmesiniʺ müridlerine tavsiye etmiş, ʺriyakâr zâhid, sevdalı abid, dilenci sufî ve hercai dervişʺlerden yakınmıştır.” Dini asla bir dünyevi geçim kapısı yapmamış, kendine gönül vermiş sevenlerini, her iki dünyada mesut ve bahtiyar kılacak keskin ve yalın hikmetler sunmuştur.

Tasavvuf geleneğini, işaret ve semboller üzerinden değerlendirmemiz gerektiğini vurguladığımız “Hurma” menkıbesi şu mısralarda hayatiyet bulur:

 

Hurma verip, başımı okşayıp nazar eyledi,

Bir fırsatta âhirete doğru sefer eyledi,

“Elvedâ!” deyip bu âlemden göç eyledi,

Medreseye varıp, kaynayıp coşup taştım ben işte.

 

Beşer yaşının sembolize edildiği ve irşat için erken sayılacak bir çağı esas alarak, oluşturduğu manzumlarını, dünyaya teşrifleri ile manevî yolculuk içinde geçirdiği merhaleleri enfes anlatımı ile şöyle sürdürür:

 

Bir yaşımda ruhlar bana pay verdi;

İki yaşta peygamberler gelip gördü;

Üç yaşımda Kırklar gelip hâlimi sordu;

O nedenle altmış üçte girdim yere.

 

 

Dört yaşımda Hak Mustafâ verdi hurma.

Yol gösterdim, yola girdi, nice günâhkâr

 Nereye varsam Hızır Baba’m bana yoldaş

O nedenle altmış üçte girdim yere.

 

Beş yaşımda belimi bağlayıp ibâdet eyledim,

Nâfile oruç tutup âdet eyledim

Gece gündüz zikrini deyip râhat eyledim,

O nedenle altmış üçte girdim yere.

 

Altı yaşta durmadan kaçtım insanlardan

Göğe çıkıp ders öğrendim meleklerden;

 İlgimi kesip bütün tanıdık bağlardan;

O nedenle altmış üçte girdim yere.

 

 

Yedi yaşta Arslan Baba’m arayıp buldu;

Her sırrı görüp perde ile sarıp kapadı;

Allah’a hamd olsun, gördüm” dedi, izimi öptü;

O nedenle altmış üçte girdim yere

 

 

Sekizimde sekiz yandan yol açıldı;

“Hikmet söyle!” diye, başlarıma nûr saçıldı;

Allah’a hamd olsun, Pîr-i kâmil mey içirdi;

 O nedenle altmış üçte girdim yere

 

 

Dokuzumda dolanmadım doğru yola;

Teberrük deyip alıp yürüdü elden ele;

 Sevinmedim bu sözlere kaçtım çöle;

 O nedenle altmış üçte girdim yere.

 

 

On yaşında delikanlı oldun Kul Hoca Ahmed;

Hocalığa binâ koyup, ibâdet eylemeden,

 “Hocayım!” deyip yolda kalsan, yazık sana,

O nedenle altmış üçte girdim yere.

 

 

On birimde rahmet deryâsı dolup taştı;

 “Allah!” dedim, şeytân benden uzak kaçtı;

Hay u heves, ben-bencillik durmayıp göçtü;

On ikide bu sırları gördüm ben işte.

 

On üçümde nefsani arzuları ele aldım

Nefs başına yüz bin belâ sarıp saldım;

Kibirlenmeyi ayak altında basıp aldım;

On dördümde toprak gibi oldum ben işte.

 

On beşimde Hûrî ve gılmân karşı geldi;

Başını eğip, el bağlayıp saygı gösterdi

Firdevs adlı cennetinden haberci geldi;

Cemâli için hepsini terk ettim ben işte. (Dr. Ahmet Bice, UNESCO 2016, Hoca Ahmed Yesevî Yılı Anısına)

 

Ahmet Yesevî Hazretleri’nin, Divan-ı Hikmeti’nin bir bölümünü kronolojik bir sıraya tabi tutarak buraya aldığımız “Hikmet” dolu mısralarını özellikle günümüz gençliğinin üzerinde çokça düşünmesi gerektiğini, bizlere güncel ve diri bir dille anlattığını görüyoruz.

Özellikle burada geçen ilim, hikmet, şeriat tarikat bütünlüğü, nefis tezkiye ve terbiyesi, şeytan ve nefis mücadelesi, her türlü maddi ve manevî tekâmülü de işaret etmektedir.

Bu mısraların, eğitim pedagojisi açısından ele alınması, her türlü ifade ve izah kalabalığından uzak, yalın, sade, gönül telimizi titreten bu mısraları, modern insanımıza, hassaten gençliğimize tarifsiz reçeteler sunmasını temenni ederiz.

Bu Hikmetler, belki de, bir ömrün kutlu yolculuğunda, adım adım serencamını, her türlü manevî incelik ve irfan mertebelerinin anlatıldığı güzellikler olarak kabul edip, zihnimize ve gönül dünyamıza kazımalıyız. Bu mısraların, günümüz eğitim bilimcilerine söyleyecek çok sözü olduğunu da unutmayalım.

Akran baskısı, ergenlik dönemi geçişi, şiddet, uyuşturucu müptelası, kötü çevre etkisi, bugün içinden çıkamadığı bir hâl aldı. Kadim değerlerimizin, sosyal medya dediğimiz bir algıda saman alevi gibi kaybolup gittiği bu çağda, her türlü iğretilikten uzak, Divan-ı Hikmet,  bizlere kalıcı ve tatmin edici ruhî hazineler bahşetmektedir. Bu irfan sofrasında herkese, yer bulunmaktadır.

Sayfayı Paylaş